Kuzey Makedonya

 

  Kuzey Makedonya

    Kuzey Makedonya Cumhuriyeti’nin toplam nüfusu 2.5 milyon, Başkenti Üsküp’ün ise 800-900 bin civarındadır. Toplam nüfusunun % 65 ini   Ortodoks Makedonlar, %25 ini Arnavut Müslümanlar, %5 ini Türkler, Boşnaklar, Sırplar, Hırvatlar, Romenler oluşturmaktadır.

  Üsküp’te Taş Köprü şehri yeni ve eski diye ikiye böler. Eski Üsküp çoğunlukla müslüman ailelerin yaşadığı bölgedir.


 

Şehrin ortasından geçen Vardar Nehri üzerine inşa edilmiş Taş Köprü, Fatih Sultan Mehmet döneminde Mimar Sinan tarafından yapılmış olup adına Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’de denir.  Batılılar tarafından ise Justinyen Köprüsü olarak anılır. Çünkü MS 6. yy da Justinyen,  hem kaleyi hem de bu köprüyü şehre inşa ettirmiş, 1421 – 1451 yılları arasında II. Murat döneminde tipik Osmanlı köprüsüne dönüştürülmüştür. 214 metre uzunluğunda, 6 metre genişliğindedir. Altından geçen Vardar Nehrinin kaynağı Makedonya’nın Gostivar şehrinin Vrutok köyüdür. 388 km uzunluğundaki nehrin, 301 km si Makedon topraklarında 87 km si Yunanistan topraklarındadır. Yunanistan’daki adı Axios ‘tur. Ege Denizi ne dökülür.


 

IMG-20200413-WA0070

     Vardar Nehri üzerinde üç tane hareket etmeyen gemi vardır. Bunlar restoran ve otellerdir. Köprü, Eski Şehir ile Üsküp Meydanı’nı birbirine bağlar. Köprünün  tam ortasında köprünün mihrabını görüyoruz. Osmanlı, o zamanlar eğer namaza geç kalan olursa kıble yönünü şaşırmasın, köprü üzerinde namazlarını kılabilsinler  diye bu mihrabı yaptırmıştır.


Yahya Kemal Beyatlı Üsküp’te doğmuş olup Üsküp için yazdığı bir şiiri ile burayı kaybolan şehir olarak tanımlamıştır.

1000 metre yüksekliğinde Vodno Dağı  eteğine kurulmuş Üsküp şehrinde, gece aydınlatması ile ışıldayan Milenyum Haçı, Hiristiyanlığın 2000 yıl anısına dikilmiştir. Şehrin her tarafından görülen Milenyum Heykeline  Vodno Dağı’nın ortasına kadar araçlarla gidilebiliyor sonrasında  teleferikle cıkılıyor.


Üsküp’te üç büyük deprem olmuş. İlki 518, ikinci 1555 ve üçüncüsü 26 Temmuz 1963 yılında 20 saniye süren 6.1 şiddetinde. Bu depremlerde şehrin % 80 i yıkılmıştır. Osmanlı Eserleri de dahil birçok yapı hasar görmüştür. Tika ve Bursa Belediyesi restorasyon işlemlerini üstlenmiştir. (Üsküp Belediyesi ile Bursa Belediyesi kardeş belediyelerdir.)

    Üsküp 1392 yılında, Yıldırım Beyazıt döneminde, Mehmet Yiğit Paşa tarafından fethediliyor. 100 yıl sonra 1492 de, Mustafa Paşa Cami inşa edilmiştir. Mustafa Paşa Üsküplü’dür, II. Beyazıt ve I. Selim’in vezir-i azamıdır. 1519 yılında vefat etmiştir. Türbesinde sadece sandukası olup, asıl mezarının İstanbul’da olduğu söylenir.  Depremde çok büyük hasar görünce, 2011 de  Tika tarafından restore edilmiştir.


   Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde 20 tane handan bahseder fakat günümüzde sadece 3 tanesi ayakta kalabilmiştir. Kurşunlu Han, Kapan Han ve Sulu Han. Kurşunlu Han’ın kubbesindeki kurşunlar I. Dünya Savaşında eritilerek mermi  yapımında kullanılmıştır. Hanlar o zamanların konaklama yerleriydi, Kurşunlu Han’ın 60 odası, Yunus Emre Türk Kültür Merkezi tarafından hala restore edilmektedir.


    Üsküp’ün en yüksek minareli cami Yahya Paşa Cami 53 metre uzunluğunda. 1506 da yapılmıştır. Yahya Paşa  Yıldırım Beyazıt’ın damadıdır.

Bir başka  gri kubbeli cami görüyoruz.  İsa Bey Zaviyeli Cami 1475 te yapılmıştır. Zaviyeli camilerde içlerinde odalar olup, dervişlerin (müslümanlığı yayan dervişlerin) konakladığı camilerdir.  Y. Kemal Beyatlı’nın annesinin kabri de burada bulunmaktadır. 

Caminin solunda  Tefeyyuz İlköğretim okulu  gözüküyor. Türkçe eğitim vermektedir. Fenerbahçeli Eljif Elmas’ın okuduğu okul.


16 yy da yapılan Saat Kulesi‘nin 37 metre yüksekliğinde olan minaresinin üst kısmı 63 depreminde tamamen yıkılmış olup, Tika tarafından restore edilmektedir. Kimin eseri olduğu konusunda kesin bilgi yoktur.

    Türk Çarşısı içinde, Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nden bildiğimiz kadarıyla 2150  dükkan bulunmaktadır fakat günümüzde 750-800 dükkan Arnavut ve Türklerce, çok az sayıda da Makedonyalılarca faaliyet göstermektedir.


    Arasta Cami 63 depreminde zarar görüyor, 50 yıl kadar restore edilmiyor, Bursa Belediyesince restore edilerek ibadete açılıyor. Bazı sokak isimleri eski Osmanlı isimleridir hala. Kiril alfabesi ile yazılmış Evliya Çelebi Sokak levhasını görüyoruz. Yahya Paşa Cami yanında da Mustafa Kemal Atatürk Caddesi  ismini korumaktadır.


    Çok işlek olan Bit Pazarı Çarşı Caddesi’ndeyiz. Çocuk Tiyatro Merkezi’nde Elveda Rumeli dizisinde rol alan oyuncuların bu tiyatroda gösteri yaptıklarını öğreniyoruz, buraya çok yakın  Üsküp Türk Tiyatrosu da bulunmaktadır. Buradan Sulu Han’ a ilerliyoruz. Sulu Han 15 yy da yapılmış. Kurşunlu Han 60, Sulu Han 40 odaya sahiptir. Sulu Han ismini bahçesindeki şadırvandan yada  eskiden arkasından geçen Serava Nehrinden  almış olabilir. Bugün burada Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü eğitim vermektedir.


Murat Paşa Cami 15 yy eseridir. Depremler ve yangınlardan harap olmuş, Bursa Belediyesi tarafından restore edilmiştir. Türkçe vaaz veren camidir. TRT’den Üsküp ten canlı yayınları izlenebilir.


    Mustafa Paşa Cami de 1492 yılında yapılmıştır .

Ve çifte hamamı görüyoruz. İki ayrı kubbe, iki ayrı giyinme odası, kadın ve erkek ayrı giriş kapıları olan hamamlara çifte hamamlar denir. 1531 yılında yapılmıştır. Murat Paşa Çifte Hamamı da denir. Üsküp’te iki tane çifte hamam vardır. Davut Paşa  Çifte Hamamı diğeridir. İkisi de sergi salonu, galeri olarak kullanılmaktadır. Kapan Han ismini farsçadan ”kaffan” dan almış ”terazi” demek. Asıl büyük kantar eskiden Sulu Han’da bulunurmuş. Dışarıdan gelen mallar ilk önce bu handa toplanıp tartılıp,  diğer hanlara dağıtılırmış. 40 odası varmış Sulu Han gibi yalnız burada daha üst düzey tüccarlar konaklıyormuş. Günümüzde de restoran, nargile kafe, avukatlık bürosu ve İsa Bey Medresesi olarak eğitim vermektedir  Makedonya Atatürk Düşünce Derneği de burada  bulunmaktadır.


    2014 yılında bir proje ile yeni heykeller, yeni yapılar, ya da var olanların dış cephe kaplamaları yenilenmiştir. Bu heykellerin hepsi Makedonlar’ın milli kahramanlarına ait heykellerdir. Ölüm tarihine bakınca bunların Osmanlıya karşı isyan eden büyük  Makedonlar olduğunu görüyoruz.

  Beyaz çatılı eski Etnografya Müzesin görüyoruz.  Yeni yapıların çoğu, Yeni Şehir’e sonradan yapılmıştır.


    II. Filip Heykeli : Büyük İskender’in babasıdır. MÖ 382-336 yıllarında yaşamış, kardeşi I. Ferdika vefat ettikten sonra 23 yaşında tahta geçmiş  ve Büyük İskender İmp. temellerini atmıştır. Küçük orduları birleştirip büyük Makedon Ordusunu kurmuştur. Tek gözlü Filip olarak ta bilinir, çünki bir savaşta gözünü kaybetmiştir. 46 yaşında suikaste kurban gidiyor, 20 yaşında Büyük İskender tahta geçiyor.  Kent meydanın tam ortasında Büyük İskenderin’in atı  üzerindeki muhteşem heykeli 28 metre yüksekliğinde görülür.


Büyük İskender  MÖ 356-323 yılları arasında yaşamıştır. Meydanda Büyük İskender ve Filip’in gençlik heykelleri, bunların yanında aile temalı heykelde, annesi Olimpia, ortada çocukluğu, sağda da babası II. Filip bulunmaktadır, aslanlar ise her ülkede gücün sembolüdürler. B. İskender’in  çok sevdiği atı Bukefalos Pakistan’da Bukefolya şehrine ad olmuştur. Büyük İskender Makedonya’dan Hindistan’ a kadar uzanan geniş topraklara sahip olmuş, Pers İmparatorluğu’nu yenmiş  Gordion Düğümünü (Ankara, Eskişehir, Kütahya, Afyon  arasında bulunan  Frigya) çözmüş, daha doğrusu çözemiyor sinirlenip kesiyor onun için lanetlendiği söyleniyor.


B. İskender‘i nasıl ki Yunanistan’la paylaşamıyorlarsa, Çar Samuil’i de Bulgaristan’la paylaşamamaktadırlar. Makedon tarihinde son Makedon imparatoru olarak geçerken, Bulgar tarihinde ise son Bulgar İmparatoru olarak geçmektedir.


Rahibe Teresa da paylaşılamayanlar arasındadır. 63 depreminde yıkılan Rahibe Teresa’nın evinin olduğu yerde  bir plaket ve üzerinde Rahibe Teresa burada dünyaya gelmiştir 1910 yılında Kosova vilayetine bağlı Üsküp şehrinde yazar. Asıl ismi Agnes Gonca Boyacı. Katolik bir Arnavut’tur. Arnavutlar’la paylaşılamamaktadır. Hayatı boyunca yaptığı hayırlar ve iyilikler yüzünden 1979 da Nobel Barış Ödülü almıştır. 1980 de buraya geldiğinde  soruyorlar ”Kendinizi nasıl görüyorsunuz” diye. ”ben dünyaya aitim” cevabını veriyor. 1997 de Hindistan da ölüyor 2016 da da Papa tarafından Azize ilan ediliyor. 


Ulaştırma bakanlığına ait binanın da dış kaplamasının değişmekte olduğunu ve üzerindeki heykellerin  Olimpia’nın gençliğine ait olduğunu görüyoruz. Yine Olimpia’ya ait, hamileliğinden anneliğine heykeller silsilesini görüyoruz. Sağlı sollu ikişer tane aziz heykeli.  Sağdakiler Kiril alfabesinin yaratıcılarına ait  Aziz Kiril ve kardeşi Metodius, MS 9 yy kiril alfabesini bulmuşlar, soldaki heykeller ise onların öğrencilerine ait olup misyonerlik görevlerini devam ettirmişler.


    Arkada Üsküp Kalesi’ni görüyoruz. MS 6.yy da yapılmış Doğu Roma İmp Justinyen tarafından. Justinyen Üsküp doğumludur. Kale ordu kampı olarak kullanılmıştır Doğu Roma İmp. zamanında.  Osmanlı döneminde de askeri kışla cephanelik olarak kullanılmıştır.


    Aziz Dimitria Baş Piskopaslık Kilisesini görüyoruz. Osmanlı döneminde katedral olarak kullanılmış MS 13. yy a aittir. 63 depreminde tamamen yıkılıyor. Makedon hükümeti restore etmiştir. Arkada camlı olan yer Yahudi Anı Müzesi, Makedonya Milli Mücadele Müzesi  arkasında da Makedon Halk Tiyatrosu.


Kuzey Makedonya Meydanı’nda bulunan Zafer Takı’nı görüyoruz. Ülkenin Avrupa Yatırım Bankasına borçlandığı dönemde protestolar neticesinde beyazlığını kaybetmiş, renkli boyalarla boyanmıştı. Meydanda ki heykellerin tamamlanması 2012 de bitiyor. Açılışı Zafer Takı’nın açılması ile oluyor. Eskiden askerler sefere gitmeden önce Zafer Takı’nın altından geçiyorlar, kutsanıyorlarmış, zaferle döndüklerinde de aynı taktan geçip şehir meydanında kutlama yapıyorlarmış.


    Kuzey Makedon Caddesi, İstanbul’da İstiklal Caddesi neyse burada da popüler bir cadde. Bir o kadar da hüzünlü bir cadde. Osmanlı döneminde Tren Garı Caddesi olarak anılıyormuş. Bu yolun sonun da bir tren garı ve üzerideki saat 26 temmuz 1963 yılında 05:17 de deprem anında durmuş ve halen o anda durmaktadır. Tren garı 1938 yılında yapılmış,  54 ve 64   yılı göçlerinde eski Üsküp tarafından bu caddeyi kullanarak İstanbul’a göçler olmuştur.


Rahibe Teresa Anı Evi bu cadde üzerindedir. Ve heykeli de bulunmaktadır. Yanında hala tamamlanmamış, kubbesi altın varaklı bir kilise görüyoruz Konstantin Helena Kilisesi. Sırbistan Niş doğumlu Doğu Roma İmparatoru Konstantin İstanbul’u başkent yapmış, ölüm döşeğindeyken hiristiyanlığı ilk kabul eden imparatordur.  Annesi Helena ise Hz İsa’nın çarmıha gerildiğinde İsa için  çivi bulduğu söylenen kişidir.


Makedonya’da gezerken Londra’nın iki katlı otobüslerinin, Berlin’de, Paris’te bulunan Zafer taklarının benzerlerini  burada da gördük. Bu benzerlikler halk tarafından da çok yadırganmış. Ekonomik durumu bu kadar kötüyken kaynakları olmamasına rağmen borçlanıp böyle bir meydanın inşasını her cuma 18:00 ile 20:00 arası protesto etmişler, halk bu paraların hastane gibi alanlarda harcanmasını istemiş. Fakat milliyetçi parti Yunanlara tarihlerini kaptırmamak için kendi kahramanlarını buraya yerleştirmişler. Tarih boyunca biz de varız demek istemişler. Fakat Yunanistan’ın bu ülke üzerinde ki baskısı kendini her daim göstermiş Belgrat’tan bu tarafa gelen otobanın adı B. İskender otobanıyken değişmiş, Havalimanı B. İskender Havalimanıyken değişmiş ve yapılan bu heykellerde kalkacak diye Yunanistan’ın  baskısı hala devam etmekteymiş.


Alaca Cami (Şarena Camii – Rüstem Paşa Camii ): İki mütevazi  kadın İstanbul’dan buraya gelin olarak gelmişler, eşlerinden kalan mirası buraya aktararak bu camiyi inşa ettirmişler. İçi dışı rengarenk süslü, resimli bir cami. Tabandan tavana kadar her yer kalem işlemeleri ile süslenmiş. Sadece  Mihrap ve Minber mermer. Bordürlerde boğazı, yalıları, Vardar nehrini , Üsküb’ü ve çevreyi resmedmişler. İslamiyette camilerde resim yok insan figürü kullanılmıyor


    Makedonya’nın denizi yok ama denize de ihtiyacı yok. Ohri Gölü deniz kadar büyük ve güzel bir göl. Ohri de 45 bin lik nüfus, yazın 220 bini buluyormuş. Nisan dan eylül sonuna kadar farklı etkinlikler,  festivaller yapılmaktadır.


Ohri Gölü etrafında da üç tane yerleşim yeri var Struga, Ohri ve Arnavutluk sınırları içinde ki Pogradaş. Ohri incileri ile ünlüdür, inciyi yapan üç aile vardır . İkisi Makedon diğeri Türk. Aldığınız her ürünün bir sertifikası da sizlere mühürlü olarak veriliyor. Dükkan önündeki ürünlerin çoğu çakma olduğu söyleniyor. Diğer turistik yerler; Ayasofya Kilisesi ve Elvada Rumeli dizisinin çekildiği sokaklar, Halveti Tekkesi, Kılıç Ali Paşa Camii.


    Ohri’de Kiril alfabesini bulan iki kardeşin heykelini görüyoruz. Kentin maketini elinde tutan Aziz Kliment Heykeli ve Aziz Naum Heykeli, Kiril  kardeşlerin  öğrencileridir. Elinde haç tutan bir heykel, bize İstanbul’da suya haç atma geleneğini anımsattı. Bu geleneğin aynısı burada da yaşanıyormuş,  Hz İsa’nın ruhunun tekrar çıkarıldığına inanılıyor. Bu alana bu dönemde 35-40 bin civarında insan geliyormuş. 

Safranbolu evlerine benzer evler görüyoruz. Evin zemini 70 metrekare dersek, çatıya ulaştığınızda 170 metrekareye varılıyor, giriş katı taş sonrası ahşap ve taş karışımı ve son katlar sadece ahşap . Uşak -K ula tarafında da bu tarz evleri görmek mümkün.. Öpüşen çatılar birbirine değecek kadar yakın ama birbirinin ışığını kesmeyecek şekilde. Buranın Ohri’den önceki adı Işıklı Kent yani Lychnidos,  güneşin gölün üzerine yansıması, o ışıl ışıl suyun da  buraya yansıması ile bu ismi almıştır.


Ayasofya Kilisesi: Osmanlı geldiğinde var olan en büyük yapıyı cuma cami olarak değiştiriyormuş. Fakat burası bir kilise olduğundan içindeki frekslere zarar vermiyorlar üzerlerini sıvayla kapatıyorlar. Türkiye de birçok kilisenin tahrip olduğunu ve biz Türkler’in bunları iyi koruyamadığımızı düşünürüz.  Fakat burada aynı tahribatı görünce ikonoklazm (ikona kırıcılar) akıllara geliyor Kiliselere ibadete gelenler kendilerini öyle bir kaptırıyorlarmış ki birseyler beklentisi içine girip, kendinden geçiyorlarmış oysa din adamları ” buraları biz size araç olsun diye yaptık ama siz amaç olarak kullanıyorsun onlara tapıyorsunuz ”diyerek İsa’nın gözlerini kırmak zorunda kalıyorlarmış. Bu döneme hiristiyanlıkta İkonaklast dönem deniyor.

Bu kilise kültür merkezi olarak kullanılıyor. Bizim ülkemizden de Fazıl Say konser vermiştir. Asıl tiyatroları kalenin eteklerindedir.


   Doğal Yaşam Parkı görülmeye değer, tekne turu yaptığınızda kireçli, sodalı gölde  suyun fokurdadığını , doğanın bakir güzelliğini, serbestçe dolaşan tavus kuşlarını görebiliyorsunuz, avlanmak, bitki örtüsüne zarar vermek yasak, yüzer restoranlarda canlı müzik eşliğinde önceden rezervasyon yaptırmak şartıyla keyifli zaman geçirebilirsiniz


   Makedon paralarının üzerinde de tavus kuşu vardır. Burada da tavus kuşlarına dokunulmuyor. Tavus kuşu ve yılan cennetten kovulan ilk iki hayvanmış. Hz Adem ve Havva’yı yoldan çıkaran, yasak elmayı yemesine sebep olan hayvanlarmış , yılan planlamış tavus kuşu da destek vermiş.

    Ohri’den sonra elma bahçeleri ile dolu Resne‘ye gidiyoruz. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin organize olup İkinci Meşrutiyeti ilan ettikleri coğrafi bölgedir, Jön Türkler’in girişimi sonucu. İkinci Meşrutiyet’ten önce Abdülhamit kontrolün elinden çıkıp çıkmadığını merak eder ve Bitola (Manastır) şehrine bir korumasını gönderir. Koruması raporu iletmek üzere postaneye giderken suikaste kurban gider, Abdülhamit Balkanlar’da tüm kontrolün elinden çıktığını düşünerek II. Meşrutiyeti ilan eder.


    İttihat ve Terakki’nin önde gelen isimlerinden biri de  Resneli Niyazi’dir. Arnavut’tur. Mücadele zamanı Resne dağlarında bir geyik avlarlar ve sonrasında yavru bir geyik görür, avladıkları geyiğin annesi olduğunu düşünen Niyazi Bey bunu Gülhane Parkı’na teslim eder, oraya gelen ziyaretçiler geyiği ve muhabetini çok merak ederler, günümüze kadar geyik muhabbeti olarak bu deyim gelir yerleşir.


Yine ondan kalan ” Ne şehittir ne gazi, pisi pisine gitti Niyazi’‘ deyimi vardır.  Meşrutiyetin ilanın dan sonra Bursa’ya gider ve nutuk atar, beraber yola çıktığı arkadaşları ile fikir ayrılığına düştüğünü, bunun  hesabını soracağına dair sert bir konuşma yapar daha sonra Arnavutluk’tan İstanbul’a gitmek üzere iken düzmece bir kavganın ortasında kalır, çok kötü dayak yer, hayatını kaybeder.  Yakın korumalarından bile şüphe duyarlar kimin dövüp kimin öldürdüğü bilinmediğinden bu deyim günümüze kadar gelmiştir.


Bitola, bizim deyimimizle Manastır’dayız. Kiliselerin bulunduğu yerdir aslında. Osmanlı için en önemli şehirlerdendir. Çünkü kolordularından en önemlilerinden biri burada bulunmaktaymış. O dönem üç kışla (kırmızı, sarı ve beyaz) mevcutmuş. Kırmızı kışladan günümüze bir şey kalmamış, beyaz kışlanın da sadece orduevi bölümü görülmekte. Sarı kışla ise Atatürk’ün eğitim almış olduğu lisenin bulunduğu yer. Kolordu burada bulunduğundan Konsolosluklar şehri diye de anılmaktaymış. Çünkü Osmanlı’nın Balkanlarda nasıl bir politika izleyeceğini merak eden diğer ülkeler buraya konsolosluklar açıyor ve istihbarat faaliyetlerini de yürütüyorlarmış.


    Yeni Cami önündeyiz. Kilisenin temelleri üzerine yapılmış. Yugoslavya döneminde de cami olarak değil sanat galerisi olarak kullanılmış, restorasyonu hala devam etmekte, bittiğinde yine cami gibi görünecek fakat kültür merkezi olarak hizmet verecekmiş.

Saat kulesi Osmanlı zamanında yapılmış daha sonra Makedonlar tepesine haçı yerleştirmişler.

Kanatları olan genç bir heykel görüyoruz. (2002) Bu ülkede iç savaşa benzer bir olayda hayatını kaybeden gençler anısına dikilmiş bir heykel.

Altında Megasport yazan ahşap bina, arkasında ki sokak ve kilise Elveda Rumeli dizisinde dükkanların olduğu yerlerdir.

    Makedon bayrağı tarihte iki kez değişmiştir. İlkinde İskender’in kalkanı sonra Makedon yıldızı şeklini almış. İskender kalkanının simgesini Yunanistan daki  binaların üzerinde hala görmekteyiz. Makedonya bizim topraklarımıza dahildir düşüncelerini korumaktadırlar.


Şirok Sokağı İstanbul’daki İstiklal Caddesi gibi. Bu cadde üzerinde Atatürk’ün ilk aşkı Eleni Karinte ile göz göze geldiği binayı gördük . (15 – 18 yaşlarını burada geçirmiş)  Bu aşk yarım kalan bir aşk. Kızın babası tütün tüccarı  ilişkiye sıcak bakmıyor, keza Zübeyde Hanım da sıcak bakmıyor. M. Kemal kızı kaçırıyor iki gün sonra ulaşabiliyorlar, kızın babası kızını alıyor ve kapatıyor, aradan yıllar geçince bir mektup yazıyor

” Kemal Atatürk’e

    Bir zamanlar bir yerde…Çok seneler geçti, ben hala senden bir haber bekliyorum. Herhangi bir zamanda mektubumu alırsan, beni hatırla, kağıttaki göz yaşlarımı göreceksin. Yıllar geçiyor, buralarda seninle ilgili çok şey konuşuluyor, bir şeyler oluyor. Bu satırları okurken başka kadını seviyorsan mektubumu yırt ve ona sor  ”Manastırlı Eleni Karinte adında bir kadının bir günlük tanıdığı ve aşık olduğu adama bütün ömrünü harcamış olduğuna inanıyor mu?  Benim seni sevdiğim kadar o kadını o kadar çok seviyorsan,  kendisine hiçbir şey söyleme. Senin kadar mutlu olmasını diliyorum. Fakat balkondaki kızı hatırlıyorsan  ve başkasını sevmiyorsan  seni sevdiğimi ve ömrüm boyunca bekleyeceğimi bilmeni istiyorum.  Geleceğini beni unutmayacağını biliyorum. Babam vefat etti. Beni senden ayırdığından tam bir yıl geçti  beni eve kapattı ve bir ay çıkmama izin vermedi. Ağlıyordum. Biliyordum, tüm kilitleri boşunaydı. Beni evlendireceği adamı sadece bir kez gördüm  ve kendisi bana onu sevebileceğimi söyledi. Ben de kendisine ”hayır ben sadece ilk aşkımı seviyorum” dedim bir daha da  görmedim. Babam beni hiçbir zaman affetmedi, ben de affetmedim kendisini. Ölmeden bir gün önce ”Eleni biliyorum yanlış yaptım sana hiçbir zaman iyi bir baba olamadım. Affetmeni istemiyorum sen de isteme benden, Allah ikimizi de affetsin. Senin için en iyisini isterken en kötüsünü yaptım” dedi Babam kötü bir adam değildi.  O zamanlarda ki gibi artık genç ve güzel değilim. Bütün hayatım bir gün içinde.

Ebediyen seni seven ve seni bekleyen Eleni Karinte‘n”

Bu yarım kalan çok bilinmeyen, resmi kurumlar tarafından da teyit edilmeyen aşk mektubu ama böyle bir aşkın yaşandığı riayet edilir.

Manastır Mustafa Kemal’i, Mustafa Kemal yapan bir şehirdir.

 

 

Fotoğraf, Genel Kültür, Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Hitler ve II.Dünya Savaşı

Adolf Hitler 1889 da gümrük memuru bir babanın oğlu olarak Avusturya'da dünyaya geldi. En büyük hayali ressam olmaktı. Gençlik yıllarında askeri kitaplar okumuş, savaşlarla ilgili bilgiler ilgisini çekmişti. 13 yaşında babası ölünce liseyi bırakmış, yetim çocuklar pansiyonuna yerleşmişti. Resim çizmeyi bırakmamış fakat Güzel Sanatlar Akademisi sınavlarını başaramayınca babasından kalan yetim maaşı ile hayatını devam ettirirken, 18 yaşında annesini de kaybedince Viyana'ya gitmeye karar vermişti. Bu dönemde yahudi problemlerini gözlemlemiş, siyah saçlarından ötürü arkadaşlarının ona yahudi demesini çok içerlemiş ve Viyana'dan nefret etmişti.

Mimar ve ressam olmaktı hayali. En büyük lüksü operaydı. Özellikle Wagner'e hayrandı. Güzel Sanatlar Akademisi için tekrar sınavlara girdi, fakat yine başarısız oldu. 21 yaşında, babadan kalan yetim aylığını da kardeşine verince, evsizler yurdunda, bazen de işçilerle birlikte bir evde düşük kira ödeyerek kalıyor zamanını kitap okuyarak ve beste yaparak geçiriyordu.

Viyana'ya gelmeden önce memleketi olan Linz şehrinde Stefanie adında bir kadına aşık olmuş onu unutamamıştı. Viyana'da kazanacağı başarılarla onu etkilemek istiyordu. Kadınlar tarafından çok çekici bulunmasına rağmen aşkına sadık kalmış hiçbirine yüz vermemişti. Hitler hayvanları çok sever onların işkence görmesine tahammül edemez, içki içmez ve sigara kullanmazdı. İleride Viyana için hayalleri arasında birlikte varoşlarda yaşadığı, banklarda yattığı işçiler için geniş, aydınlık konutlar tasarlamaktı. Kendi çizdiği kartpostalları sokaklarda satıyor, topluluklarda nutuklar atıyor, onun deli olduğunu sanıyorlardı. Yahudi olan Psikanalizin yaratıcısı  Freud'dan da  nefret eder, onun üst sınıfa mensup olmuş bir yahudi olduğunu düşünürdü.

Yahudilere olan düşmanlığının temelini bu şehirde Viyana'da atmıştı. Avusturya krizinin asıl sorumlusunun yahudiler olduğunu düşünmekteydi.

23 yaşında Münih'e gitmiş mimariyle ilgilenmişti. Avusturya kendisini asker kaçağı ilan edip tutuklamış fakat sağlıksız bularak serbest bırakmıştı ve tekrar Münih'e dönmüştü. I. Dünya Savaşında da gönüllü olarak savaşmış, Ordu gazetesinde karikatürler çizmiş, savaş sırasında ki başarıları nedeniyle iki nişan almış olup bacağından yaralanınca gazi nişan unvanını da bunlara eklemişti. Orduda daha fazla yükselememesinin nedenlerinden biri Alman vatandaşı olmamasındandı fakat kendisini tutkulu bir Alman vatandaşı olarak görüyordu.

I. Dünya Savaşı sonunda imzalan Versay antlaşması  şartlarına karşı çıkmış, Alman İşçi Partisine girmişti. Parti içinde ki karşıt görüşlere rağmen Führer(Yol gösterici, klavuz) ilan edildi ve partinin  adını Nasyonel Sosyalist Alman İşçi Partisi olarak değiştirdi üyelerine de Nazi denildi.

1924 yılında hükümeti devirmek için darbe yapmak istedi başarılı olamadı ve 5 yıl hapis yattı bu arada ''Kavgam'' kitabını yazdı. Hapisten çıkınca milletvekili seçilerek parlamentoya girdi ve 1933 yılında başbakan (şansölye) ilan edildi. Hayallerinden hiç vazgeçmedi. Kavgam kitabında yazdığı gibi Avusturya'nın Alman ulusunun bir parçası olması gerektiğini savunuyor ve bunun için de kararlı görünüyordu. 1934 te Cumhurbaşkanı oldu. Führer adında bir devlet başkanlığı makamı yarattı. Yasama ve yürütme organlarını kendine bağladı. Ekonomiyı düzeltme sözü ile, yeni iş yerleri ve otobanlar yaptı, savaş hazırlıklarına hız kattı. Alman ırkının üstün ırk olduğunu empoze ederek  öncelikle yahudileri ve diğer azınlıkları düşman olarak gösterdi.

Avusturya Çekoslavakya ve Polonya yı işgal etti. Hitler kafasına koyduğunu yapan bir karakterdi. O dönem Avusturya'da yaşayan Yahudi olan, psikanalizin yaratıcısı Sigmund  Freud kendisini tarla faresine benzetmişti. Şimdi o tarla faresi Avurturya Şansölyesini ayağına çağırmış bir ültimatom vererek, Avusturya'nın Alman Ulusuyla birleşmesi konusunda referandum yapmasını talep etmişti. (Referandum sonucunda % 99 u Almanya ile birleşmeyi istemişti) Avusturya Şansölyesi Hitler kadar güçlü değildi, Hitler'in ülkesini istila edeceğini anlayınca Fransa ve İngiltere'den yardım talep etti, ama bu iki devlet (Milletler Cemiyeti) Şansölize'yi kaderiyle başbaşa bıraktılar. Ve Hitler Viyana'da yaşayan halkın içindeki kötülüğü de körükleyerek halkı sokaklarlara çıkardı, sokaklar ''Yahudilere ölüm'' sloganları ile çınladı, Yahudilere ait dükkanlar taşlandı, komşu komşuyu ihbar etmeye başladı. Bu arada dünyada bir tek  Mussolini liderliğindeki İtalya, Hitleri destekliyordu. 1938 yılında Almanya hiç zorlanmadan Avusturya'ya girdiğinde, Nazi askerleri büyük bir ihtişamla karşılandılar, yollarına çiçekler döşendi. Avusturya halkı, o zamanlar kaba kuvvetin hakim olabileceği, basit bir yaşam, tek bir parti, tek bir ırk, kendilerininki gibi zayıf olmayan bir lider istiyorlardı. Hitler'in onları zayıflıktan, fakirlikten ve Yahudilerden kurtaracağına inanıyorlardı. Nitekim Hitler Avusturya'ya ilk geldiğinde O'nu gamalı haçlı bayraklarla ''tek halk, tek ülke, tek lider'' sloganları ile karşıladılar.

Hitler kendine ''Hiçlikten gelen adam ''derdi, işgalle yahudilere yapılan zulüm artmış, Berlin yahudiler için Viyana'dan daha güvenli bir yer konumuna gelmişti. Avusturyalılar yaptıkları bu zulumlarla dünyayı kendilerine şaşırtıyorlardı. Bu olaylara şaşıran yine yahudi yazar Stefan Zweig  olmuş, Amerikaya sığınmış bir süre sonrada intihar etmişti.

Hitler, Alman halkının birleşmesini, devlete mutlak adanmışlık, ve güçlü bir imparatorluk istiyordu. Bu lider gerektiğinde tanrı yerine geçebiliyor, Yahudileri öldürmenin suç değil , toplumu kötülükten, pislikten kurtarmak olduğunu söyleyebiliyordu. Son derece uygar hoşgörülü Viyana halkı da değişmiş, Hitler'in Viyana ya gelmesiyle yahudi komşularına saldıran, bunu yaparken de hiç suçluluk duymayan bir toplum olmuşlardı.

Polonya halkı çok uzun yılar ''devletsiz bir halk'' olarak yaşadı. I. Dünya Savaşı sonrası ''Versay Antlaşması''ile Polonya Krallığının kurulmasına karar verildi. Bu antlaşmaya göre Polonya, Sovyet Devrimine karşı bir tampon bölge işlevi görecekti. Polonya'nın kuzeyindeki Danzig kentine de işte bu yüzden bağımsızlık statüsü verildi.

Versay Antlaşması;

I. Dünya Savaşı sonrası 1919 yılında İtilaf Devletleri ile Almanya arasında, Fransa'nın Paris Versay Banliyösinde imzalanmıştır. Almanya'nın ordusu 100 binle sınırlandırılmış, denizaltı ve uçak yapma hakları ellerinden alınmış, yurt içi ve dışından silah alım satımı, biyolojik ve kimyasal çalışmaları yasaklanmış, donanması ve gemileri kayıtsız şartsız itilaf devletlerine teslim edilmesi istenmiş ve savaş tazminatı olarak çok ağır bir meblağ ödemeye mahkum olmuştu.

Versay Anlaşması hükümleri ancak 10 Ocak 1920 yılında yürürlüğe girdi. Almanya bu antlaşma ile çok toprak kaybetti, deniz aşırı sömürgeleri elinden çıktı, Alman halkının hepsinin savaş suçlusu sayılması onurlarını kırdı bunun üzerine Almanya'da aşırı bir milliyetçilik akımı başladı, Alman halkının iktidara Hitler'i getirmesi ile ikinci Dünya Savaşı başladı.

1933 yılında Hitler başa gelince ordusunu genişletme emrini verdi Ordu 100 binden 300 bine çıkacaktı. Bu iş büyük bir gizlilikle yürütüldü. Denzialtı inşası, askeri uçakların dizaynı ve pilotların eğitimi gizlilik içinde yapıldı. 1935 yılında Hitler bir kumar oynamaya karar verdi. Fransa ve İngiltere'ye Alman Hava Kuvvetlerinin varlığını bildirmek istedi böylece ne tepki vereceklerini bilmek istiyordu. Versay Anlaşmasına karşı olmasına rağmen Fransa ve İngiltere çok büyük bir tepki vermediler. İlerleyen günlerde Hitler bu sefer ordusunun tanıtımını yaptı, 100 binle sınırlı kalması istenen ordusu 500 bin olmuştu. Karşı tarafın tepkisi yine zayıf oldu. Hitler bu boşluktan faydalanıp Rey boylarına asker yerleştirdi. Sınırda Fransız askerleri çoğunlukta olmasına rağmen, Fransızlar sessiz kaldılar. Milletler Cemiyetinin İtalya-Habeşistan sorunu ile ilgilenmesi, İtalya ile İngiltere'nin arasının açılması, İtalya yüzünden Fransa ile İngiltere'nin arasının açılması, Hitler'in önünü açtı.

1936 da Berlin-Roma ve Berlin-Tokya Mihveri kuruldu. Hitlerin amacı Alman halkını birleştirmekti. En çok ta Avusturya ve Çekoslovakya'da Alman bulunmaktaydı. Buraları işgal etmek istemesinin amacı buydu. Almanya'nın Avusturya ve Çekoslavakya'yı işgal etmesi Rusya'yı endişelendirdi. İngiltere ve Fransa'nın bu konudaki vurdum duymazlığı üzerine Almanya ile işbirliğine gitti. Rusya Almanya ile Saldırmazlık Paktı imzaladı. II. Dünya Savaşı başladığında her ne kadar Hitler Rusya ya girse de hedefinde Fransa topraklarına girmek vardı  ve bu pakt ile, Rusya Almanya'dan gelebilecek bir tehlikeyi önlemiş görünüyordu.

(Mihver, kelime anlamı olarak Almanca eksen demektir. Almanya, İtalya ve Japonya ittifakını tanımlamak için ilk defa faşist Macar Lideri Gömbös tarafından telaffuz edilmiş, Mussolini tarafından da resmen kullanılmıştır. Bu bloğa; Macaristan, Romanya, Bulgaristan,Finlandiya, Bağımsız Hırvatistan Devleti, Vichy Fransası, Arnavutluk, Habeşistan, Mançukuo, Tayland, Burmanya, Hindistan, Filipinler ve Irak dahil olmuştur.  Ayrıca İran Şahı Rıza Pehlevi Almanya'dan yana tavır almış, İspanya ise Mihver Güçlerin taraftarı olarak kalmıştır.)

1938 yılında Hitler Danzig sorununu çözmek istedi. 17 bin yahudi, gestopa tarafından tutuklanıp  Polanya-Almanya sınırına getirildi, Polonya'ya verilmek istendi. Polonya, Yahudiler ''vatansız'' diyerek kabul etmedi, gerilim daha da arttı, bunun üzerine 17 yaşında ki Polonyalı bir genç Paris'te  bir Alman diplomata saldırıda bulununca Hitler düğmeye bastı ve Danzig'i işgal emrini verdi.

Artık Almanya'nın önünde Polonya'yı almak için bir engel kalmamıştı. Polonya Batılı devletlerden yardım istedi. Hitler buna sinirlendi ve hemen akabinde Polonya'ya girdi. Polonya, Fransa ve İngiltere'den verdikleri garantiyi yerine getirmelerini istedi.  Fransa ve İngiltere destek verdiler ve Polonya Almanya'ya savaş ilan ederek İkinci Dünya Savaşı'nı başlatmış oldu. 1 Eylül 1939

 

Danzig Koridoru( Polonya Koridoru):

Versay Antlaşması ile oluşturulmuştur.  Almanyanın kontrolunde olan Doğu Prusya ile Almanya arasındaki bağlantı kesilmiş, bir arazi şeridi Polonya topraklarına katılmış, Danzig liman kentini de içine alan bu şeritle Polonya'nın Baltık Denizi'ne olan bağlantısı sağlanmıştır. 1938 yılı sonunda Almanya, Polonyadan Doğu Prusya ile kara bağlantısını sağlayabileceği bir toprak şeridini kendisine vermesini talep etmiştir. Polonya buna razı gelmeyince  Hitler saldırmaya karar vermiştir. II. Dünya Savaşı'nın ilk bombasıda Danzig'e atılmıştır.

Polonya'yı işgalden sonra Almanya bu toprakları Rusya ile paylaşmıştır. Sonra Norveç, Danimarka, Fransa ve Hollanda'yı işgal etmişlerdir. İtalya'da Arnavutluğu işgal etmiş Yunanistan'ı da ele geçirmek istemiş ama başaramamıştır. Akabinde Almanya; Macaristan, Yunanistan ve Romanya'yı da ele geçirmiştir.

Bu arada Japonlar ABD'nin Pearl Harbor üssüne saldırarak Amerikalılarında savaşa girmelerine neden olmuşlardır. (Mihver Devletlerin oluşumu ABD'yi kızdırmıştı. Japonya'nın ordusu için kullandığı yakıta ambargo koydu, Panama Kanalı'nı da Japonlara kapattı. Eğer Çin'e olan saldırıları keserlerse ambargoyu kaldırabileceğini söyledi. Fakat Japonya bu gücünü başka devletlere bırakmak istemiyordu. Pasifik'te ABD'den gelebilecek bir tehlikeye karşılık Pearl Harbor'a saldırdı.)

Japonya'nın ve Mihver Kuvvetlerin ilerlemesi ancak 1942 yılında durdurulabilmiş; 1943 yılında Doğu Avrupa'daki Alman yenilgileri, İtalya'nın müttefiklerce işgali, Pasifik'teki Amerikan zaferi ile Mihver Devletler kontrolü kaybedince tüm cephelerden geri çekilmek zorunda kalmışlardır. 1944 te Batı İttifak Kuvvetleri Fransa'yı, Sovyetler Birliği'de kaybettiği toprakları geri alıp, Almanya'yı ve müttefiklerini işgal etmiştir. Sovyetler Birliği ve Polonya kuvvetlerinin Berlin'i ele geçirmesi ile Almanya teslim olmuş ve Avrupa'da savaş sona ermiştir.8 Mayıs 1945.

Japon ordularının Amerika Birleşik Devletlerince yenilmesi ve Japon Adalarına el konulması ile Japonya teslim olmuş ve 15 Ağustos 1945 yılında Asyada ki savaşta sona ermiştir.

Hitler ve ölmeden bir gün önce evlendiği karısı Eva Braun Hitler, bir sığınakta siyanürle kendilerini zehirleyerek ölmüşlerdir. Önce köpekleri Blondi'yi zehirlemiş, sonra 17 yaşından beri Hitler'in yanından hiç ayrılmayan onu deli gibi seven Eva siyanürü içmiş, Hitler de siyanürü içtikten sonra garanti olsun diye kafasına da bir el sıkmıştır. Cesedinin Stalin'in elinde oyuncak olmasını istememişti.

 

II. Dünya Savaşı Sonunda

Savaşı demokrasiyi savunan ülkeler kazadı

Sömürgecilik azaldı

Birleşmiş Milletler kuruldu

Almanya ikiye bölündü

İngiltere ve ABD desteği ile 1948 yılında Filistin'de İsrail Devleti kuruldu

Varşova Paktı ve Nato kuruldu.

Türkiye ABD ye yakınlaştı

Rusya Balkanlar'da güçlendi

Dünya barışının korunması amacıyla insan hakları sözleşmesi yayınlandı.

65 milyondan fazla insan hayatını kaybetti.

 

II.Dünya Savaşı'nın çıkış nedenlerini özetleyecek olursak;

I. Dünya Savaşı sonucu çıkan problemlerin çözüme ulaşamamasındaki eksiklikler

Buna bağlı olarak Versay Antlaşması ile; Almanya'nın savaş suçlusu ilan edilmesi, ordularına kısıtlama getirilmesi, çok büyük meblağ savaş tazminatı ödemek durumunda bırakılması (Bu tazminatı da iki yıl ödediği sonra ödemeyi bıraktığı söylenir)

Almanya'nın Versay Antlaşması sonucu ekonomik kriz yaşaması

Hitler'n temiz bir ırk yaratmak arzusu ile Yahudilere katliamlar yapması, Danzig Koridor'unu bahane ederek Polonya'ya saldırması

Milletler Cemiyetinin sessizliği.

Savaştan yeni çıkan Avrupa Milletlerinin yeni bir savaşa girmek istememeleri

1929 ekonomik krizi

Çin'in Mançurya Bölgesini işgal eden Japonlara karşı ve de Etiyopya'nın ülkesini işgal eden İtalyanlara karşı Milletler Cemiyetinden yardım istemesi fakat yardıma  sessiz kalmaları

Avrupa'da yükselen komünizme karşı Hitlere bir takım tavizler vererek, Hitlerin komünizmi durduracağına inanmaları

Atatürk ve II. Dünya Savaşı

Atatürk hasta yatağında ziyaretine gelen Başbakan Celal Bayar'a ''Çocuğum ne yapılacaksa çabuk yapılmalı, iki yıllık bir zamanınız var, dünya bir savaşa gidiyor, bu durum karşısında bütçe görüşlerine ve formüllerine uyarak hareketsiz kalmak doğru değildir '' demiştir.

Atatürk çıkacak bir savaşta tarafsız kalmak, bir ittifak içine girmemek gerektiğini özellikle belirtmiştir. Almanya ve İtalya'nın dünyayı kana bulamaktan çekinmeyeceklerini  eski dostumuz olan Rus Sovyet Hükümetinin bu maceracıların yanlış hareketlerinden yararlanmasını bileceğini  fakat bizim küçücük bir hata yapmamız halinde başımıza mütareke yıllarından daha büyük felaketler geleceğini söylemiştir.

 Aynı kararlılığı İsmet İnönü de göstermiştir.  İngiltere Başbakanı Churchill İngiliz uçaklarına üs verilmesini isteyince buna kesinlikle karşı çıkmıştır. Çünkü bu savaşa girmek anlamına gelecekti. Churchill yine Balkanlardan açılacak bir cephe ile bizi savaşa sokmakta çok ısrarlı olunca  Türk Hükümeti savaştan yeni çıktıklarını ellerinde yeterli askeri malzeme olmadıklarını ileri sürerek  red edeceklerdi.

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kosova

Screenshot_20200401-130517_Gallery
Screenshot_20200401-130410_Gallery
20190821_072225
20190821_143501
20190821_143545
20190821_143621
20190821_143911
20190821_144446
20190821_144527
20190821_144402
20190821_144119
20190821_144429
20190821_144658
20190821_145557
20190821_150504
20190821_150606
20190821_150620
20190821_150641
20190821_153205
20190821_153241
20190821_153329
20190821_153414
20190821_153454
20190821_190727
20190821_153618
20190821_184307
20190821_112937
20190821_113524
20190821_113635
20190821_113551

2008 yılında Sırbistan ile girdiği savaş sonrası bağımsızlığını ilan etmiş olmasına rağmen, Sırbistan'ın üzerinde hak talepleri hala devam etmektedir. Amerika'nın arkasından Arnavutluk üçüncü olarakta Türkiye bağımsızlığını kabul eden ülkelerdir. Mamuşa Bölgesinde çok fazla Türk yaşamaktadır. Hatta buradan I. Dünya Savaşında Çanakkale Cephesinde savaşmak için gelen 6 bin kişi geri dönememiş ve Gelibolu Yarımadasındaki Şehitlikte yatmaktadırlar.

Kosova'nın başkenti Priştina'dır. Bizim Eskişehrimiz gibi  tam bir öğrenci şehridir. Priştina kelime anlamı olarak havası bozuk yer demekmiş.  Ovalık olup çok bereketli topraklara sahip. Nüfusunun büyük çoğunluğu müslüman olup, müslümanların da çoğunluğunu Arnavutlar'ın oluşturduğu, Arnavutça konuşulan, latin alfabesinin yanında özel harflerin de kullanıldığı Avrupa'nın en fakir ikinci ülkesidir. Yol kenarında gördüğümüz tabelalarda kiril alfabesi yazılı olmakla beraber üzerleri boyanmıştır.

Sınıra yakın ve belli başlı köylerde Sırplar yaşamakta, ekseriyetini yaşlı Sırplar oluşturmaktadır. Bu ülkenin yaşamış olduğu savaş Bosna'dan farklı olarak; Sırplar Bosna'da yaptıklarını burada da tekrarlayacaklardı fakat Arnavutluk Elbistan şehrinde 800 bin kişilik geçici bir kamp kurularak, buradaki insanlar hızlıca oraya tahliye edilip, soykırım olması önlenmiştir. UÇK denilen askeri grup bağımsızlıkları için mücadele etmiştir.  Kosova'nın kendine ait bir odusu olmakla birlikte kontrolü Nato'ya bağlıymış.  Bağımsız bir ülke dedik yalnız kendi parası hala yok, savaş sonrası yönetimi 2009 yılında Avrupa Birliği ele almıştır.

Kosova yı gezerken Türkiye'ye çok benzettim, kaldırımlar bozuk, trafik düzensiz, elektrik posta telleri direklerde, binaların sıvaları dökülmüş, bir çok yerde trafik lambaları yok.

Kosova bayrağında ki 6 yıldız bu ülkede yaşayan 6 etnik grubu temsil eder. Arnavutlar, Sırplar, Türkler, Goraniler, Boşnaklar, Romanlar. Arabaların plakaları da  01 den 06 ya kadar şehirleri simgelemektedir.

Kosova'nın nüfüsu 1.5 - 2 milyon. Sırplara göre ise nüfus 2.5 milyon, tabii kendi Sırp vatandaşlarını da sayarak. Başkentin nüfüsu 450 - 500 bin civarında. Genel nüfusun çoğunluğunu  gençler oluşturuyor, her yerde rastlamak mümkün.

Ülkenin şu an görünen hali tam bir şantiye yeri, etrafta nalburlar, inşaat malzemesi satanlar çoğunlukta. Sofya ve Belgrat'ta gördüğümüz merkezi ısıtma sistemine ait o dönemin bacalarını burada da görüyoruz.

Kosovalılar ABD ye sempati duyan bir halk, Bill Clinton'a minnettarlıklarını göstermek adına hem bir heykel dikmişler, açılışını da Clinton gelip bizzat kendisi yapmış, şehrin en önemli bulvarlardan birine de adını vermişler. Eşi Hilary Clinton da onu yalnız bırakmamış. Bu meydana bir butik açmış, Senatör olamayınca bu şekilde yatırımlar yapmış ülkeye. Burada ki markaların tümü Amerika menşeyli. Arada Türk markalar, örn Tatlıses Dönercisi, Konyalı Ahmet Usta karşınıza çıkabiliyor.

Saat Kulesinin hemen arkasında Rahibe Teresa Bulvarını görüyoruz. Gerçek adı Gonxhe Bojaxhiu. (Gonca Boyacı) Makedonya Üsküp doğumlu, katolik, yapmış olduğu yardım kampanyaları ve dünyaya bakış açısı nedeniyle Nobel Ödülünü alan kişidir. Arnavut kökenli olması nedeniyle kendi adına Rahibe Terasa Katedrali yapılmıştır.

Arnavutların tamamının müslüman olduğunu düşünürüz ama Enver Hoca'nın baskı dönemi sonucunda, İtalya'ya gidip katolik olmayı tercih eden sayı azımsanmayacak kadar çok.

Hasan Priştina Devlet Üniversitesi'ni görüyoruz. Burada öğrenci sayısı 80-100, üniversitelerde tek bir bölüm olup sadece o dalda eğitim görüyorlarmış. Aklımıza hemen İzmir'e büyük hizmetleri olmuş Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Priştina'nın buralı olduğu geliyor. Ali Şen'in memleketi de Prizen.

Üniversitenin tam ortasında da Ulusal Kütüphane Binasını görüyoruz. Newyork Times Gazetesinin yapmış olduğu bir ankete göre dünyanın en saçma binası seçilmiş. Binanın kubbeleri, Arnavutlar'ın geleneksel takkesi plisi yada atomların birbirine bağlanması sonucu oluşan moleküllere benzetilmektedir.

Bir kilise varken yanında bir tane daha yapıldığını görüyoruz. Kubbeli olan ortodoks, kırma çatılı olanlar da katolikler için yapılmış.

Eğitim Bilim Bakanlığı, bizdeki adıyla Milli Eğitim Bakanlığı'nın önünden geçiyoruz. Devlet Kurumlarının önlerinde hep aynı bayraklar var. Arnavutluk, Kosova, Amerika, Avrupa Birliği Bayrakları.

Sarı renk bina görüyoruz.  Ulusal Tiyatroları ve tam karşısında da İskender Bey'in heykeli ve hemen yanında buranın ilk cumhurbaşkanı İbrahim Rugova. Kendisine Balkanlar'ın Gandi'si denilmekte. Savaşmadan, konuşarak, anlaşarak çözelim sorunları dediği için bu lakab verilmiş kendisine.

Bir binanın dış cephesinde Kosova Republic yazısını görüyoruz. Ortasında da bir kız simgesi var. Genç nüfusu temsil ediyor. Atındaki resimde de ''Hoti nerede, hesabını verin'' yazıyor. Sırpların savaş esnasında alıp götürdükleri birçok kişinin, daha sonra haber alınamadığı  görüntüleri  varmış ellerinde.

Sırp Tripotunu görüyoruz. Sırplar'ın üç parmağı neden kullandıklarını hatırlıyoruz. Ve onun altında kurşunların kovanları eritilerek yapılmış olan bir anıt gözümüze çarpıyor. Anıtın üzerinde de Kosova'nın bağımsızlık mücadelesini destekleyen ülkelerin bayrakları var.

Yaşar Paşa Camii önünden geçiyoruz. Restorasyon çalışmaları devam ediyor, Tika tarafından. Daha ileride Fatih Camii (Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış), Tika tarafından restore edilmiş, aktif durumda.

Ara sokakta da Etnografya Müzesi bulunmakta.

Sarraflar Çarşısından geçerken, İstanbul Kapalıçarşı'daki sarrafların buradan gelmiş Arnavutlar olduğunu öğreniyoruz.

Burada Adem Yaşar ve arkadaşları (UÇK) Kosova Kurtuluş Ordusunu kurmuşlar, dünyadaki bütün Arnavutlar'ı biraraya getirmişler, ülkeleri için kahramanca savaşmışlar lakin ailesi ile birlikte hayatını kaybetmiştir.

Gençlik Merkezinin yanında New Born yazısını görüyoruz. Yeni doğan. Bu ülkenin sloganı olmuş. İlk bağımsızlık gününde açılmış olup her yıl farklı bir renge boyanmaktaymış. 5. Bağımsızlık Kutlama Gününde de Kosova'yı tanıyan ülkelerin bayrakları ile boyanmış.

Rahibe Teresa Caddesinde, bir binanın ön cephesini kaplayan, başı önüne eğik yürüyen bir adamın resmini görüyoruz, İbrahim Rugova. Kosova'nın ilk Cumhurbaşkanı.

Murat Hüdavendigar Türbesi: Eski Yugoslavya Sırp ideri Miloseviç'in Anıtı'nın yakınında Murat Hüdavendigar'ın iç organlarının gömülü olduğu türbesi bulunmakta, naaşı da daha sonra Bursa Çekirge'de kendisinin ölmeden önce yaptırmış olduğu türbeye gönderilmiştir. Hüdavendigar Allah adına şehit olan manasına geliyor. Savaş sonunda bir Sırp askerinin hançeri ile  şehit edilmişti Hüdavendigar. Müzede Murat Hüdavendigar'ın ve yaverlerinin balmumu heykellerini görebilirsiniz.

Kosova 1389 yılında Sırp Krallığı ile yapılan Kosova Savaşı ile Osmanlı topraklarına katılmıştı. 1912 yılında I. Balkan Savaşı ile Sırbistan'ın eline tekrar geçmiş, II. Dünya Savaşı döneminde de Yugoslavya'nın bir eyaleti olmuştu. 1998 - 99 Kosova Savaşında, yaklaşık 10 bin kişi ölmüş, 218 camii yıkılmıştır.

Kosova'nın en güzel açık hava müze şehri, festivaller şehri olan Prizren;  Şar Dağlarının eteklerine kurulmuş, dağlardan akan buz gibi suyu merkezi sistemle evlere kadar getirmiş, Prizren Kalesi, Taş Köprü (Akdere Nehri üzerinde), Bayraklı Camii (Ezan okunurken minaresine bayrak asılırmış ki diğer camilerde görsün ezan aynı zamanda okusun diye), Hamamı, Sinan Paşa Camii (Aziz Sava'nın kemiklerini yaktıran kişi), Arasta Camii (Sadece minaresi ayakta kalan camii), Namazgah, Halveti Tekkesi, Yunus Emre Enstitüsü, Safranbolu evlerine benzer evleri   Osmanlı'dan günümüze ayakta kalan tarihi eserlerdendir. Her evi birbirine bağlayan, sokağa çıkmadan geçişi sağlayan kapıcıkları hepimizin ilgisini çekti. Prizen kelime anlamıyla Büyük Kale demektir.

Şadırvan Meydanda oldukça meşhur bir çeşmanin yanındayız. Bu çeşmeden su içenin tekrar geleceğine ve de bekar erkeklerin buradan su içmesi halinde, buranın kızları ile evlenecekleri rivayet edilir.

Bu alan aynı zamanda film festivallerinin yapıldığı, gençlerin tercih ettiği çadır festivallerinin yapıldığı alan.

Ünlü bir şarkıları var ''Prizen'e giden yollar, Maraş'tan geçer.''diye. Maraş denilen bölgeyi, hemen arkasında ilk Arnavut Birliği'nin kurulmuş olduğu bina (günümüzde müze olarak kullanılmakta), Arasta Camii ni görüyoruz.

Bir evin bahçe kapısı üzerinde A4 kağıdı büyüklüğünde ilan görüyoruz. Vefat eden kişiye ait bilgilerin yazılı olduğu ölüm ilanıymış. Doğum tarihi, gömüleceği yer, hayır yapılacağı yer gibi detaylar yer alıyormuş, bizde ki camilerde verilen sela gibi düşünebiliriz. Hiristiyanların kağıdı siyah oluyormuş, bazen de kırmızı olup ortada bir tane yıldız varsa ölen kişi ateist demekmiş.

Halveti Teknesindeyiz.  Halvet TDK da bütünleşmek biraraya gelmek anlamında kullanılıyor. 17 yy da inşa edilmiş, Halveti Tarikatına ait. Bahçesinde sürekli akan çeşmesi ayrıca kivi meyvelerinin asma gibi yetiştirilmesi çok hoş bir görüntüydü. Sunni bir tarikat olup, zikir esnasında diz çöküp kıbleye karşı oturarak dünyevi düşüncelerden uzaklaşarak yalnız Allah'ı düşünerek sesli ibadet yapıyorlarmış.

 

 

20190821_112114
20190821_113543
20190821_114423
20190821_114234
20190821_114214
20190821_113729
20190821_114326
20190821_114139
20190821_114121
20190821_113850
20190821_113648
20190821_112049
20190821_114445
20190821_114224
20190821_113824
20190821_112628
Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

BEŞ ÜLKE BEŞ ŞEHİR(Nazike Yaşır gezi notlarından alıntı)

13 Temmuz’da başlayan gezi, 20 Temmuz’da sona erdi. Yedi gece, sekiz gün süren gezide sırasıyla; Köln, Lüksemburg, Paris, Brüksel, Amsterdam şehirlerinde bulunduk. Üç gece Paris’te, iki gece Amsterdam’da, diğer şehirlerde de birer gece konakladık. Çok yorucu bir o kadar da zevk aldığım çok şey öğrendiğim bir gezi oldu. Cumartesi günü çok sarsıntılı bir uçak yolculuğundan sonra Düsseldorf Havalimanı’na indik. Yolculuğumuz beklenenden uzun sürdü. Pilotumuzun yaptığı açıklama, karşı rüzgardan dolayı yolculuğun yarım saat uzayacağı şeklindeydi. Gezi programımızda Düsseldorf yoktu. Düssel, Ren Nehri’nin bir kolu olan çayın ismi, kent adını bu nehir kolundan alıyor. Gezinin sonuna kadar bize eşlik edecek otobüse binip Köln’e yola çıktık. Rehberimiz İlker Bey gezinin başlangıcında bizi uyardı. Çok yorucu bir gezi olacağını, bir günde birden fazla ülkeye geçeceğimizi, günde bazen 300 km yol gideceğimizi, gezi sonunda belki de toplam 50 km yol yürüyeceğimizi anlattı. Amma da abarttı diye düşündük ve gezi sonunda telefonlardaki adımsayarda yer alan rakamları kilometreye çevirdiğimizde 60 km yi bulduğumuzu gördük. Bu tarz gezileri Asya ülkelerinin ve Türklerin yaptığını söyledi rehberimiz. Aramızda bir balayı çifti olduğunu öğrendik, alkışlarla mutluluk dileklerimizi ilettik. Otobüsle ilgili bazı kurallardan bahsetti rehberimiz; otobüsün 12 saat kullanılabildiğini kalan 12 saatte asla kullanılmayacağını, takometrenin kontrol edildiğini, kurallara uyulmazsa otobüsün trafiğe çıkmasının engellendiğini ve ağır cezalar verildiğini belirtti Bu yüzden saatlere ve kurallara uyma zorunluluğundan bahsetti maalesef diyerek ve bu maalesef bizi gülümsetti. Köln şehrindeyiz. Avrupa’nın hayat kaynağı Ren Nehri. Nehir Avrupa ekonomisinin en önemli su yolu ve taşımacılığın %30 unu sağlıyor. Nehir şehri ikiye bölüyor, nehir üzerinde yedi köprü var. Köprülerden biri Hohenzollern tren köprüsü ve bu köprü üzerinden günde şehirler arası ve ülkeler arası ulaşımı sağlayan 1400 tren geçiyor. Hohenzollern Tren Köprüsü’nden geçerken köprünün tren ve yaya yolunu ayıran bölümde yer alan çelik tellerin görünmediği sıklıkta çevrelenmiş asma kilitler gördük. Sevgililer isimlerini kilide yazıyorlar, köprüye kilitliyor, anahtarlarını nehre atıyorlar, kilitledikleri kalplerini sevgilisinden başka kimseye açmayacaklarına inanıyorlar. Kenti gezerken boyunlarına pembe tüller sarmış veya kısa beyaz duvak takmış kadınlar ve ardında neşeli kalabalık gruplar gördük. Bekarlığa veda partisinin bir gereğiymiş. Duvarında levha asılmış bir binayla karşilaştık. Sembol bir yapıymış ve 11 bin tuğladan yapılmış. Köln’de yaşayan ve 2. Dünya Savaşında soykırım kamplarında ölen 11 bin Yahudi’yi simgeliyormuş. Köln’de sadece 116 Yahudi hayatta kalmış

Köln Katedrali çok görkemli bir yapı. Dünyanın üçüncü, Avrupa’nın ikinci en büyük ibadethanesi. Dış cephesinin büyük bölümü kararmış, bazı yerleride beyaz. Hava kirliliğinden dolayı kararan yerler özel bir teknikle temizleniyormuş. 1248 yılında yapımına başlanmış ve 632 yılda tamamlanmış. Gotik mimari tarzında yani yukarıya doğru sivrilen kuleleriyle yapıldığı dönemin en yüksek binası olmuş. Katedral kutsal emanetlerin olduğu yer, üç kralın kemikleri burada gömülü. Gotik dış cephe cehennem, içi cennetin göstergesi. Dış cephede aniden fırlamış gibi duran heykeller yedi günahı temsil ediyor. Muhteşem, Seven adlı filmi izleyenler bu yedi günahı hatırlayacaklardır. Katedrale giriş ücretsiz, içeride tarihi binanın muhteşemliği,vitrayların eşsiz güzelliği sizi çarpıyor. Sanatın mimarlık, resim gibi dallarının gelişiminde dinin kaldıraç görevi gördüğünü bu tarz eseleri gördüğünüzde daha iyi anlıyorsunuz. 2. Dünya Savaşı’nda kentin %90 ı yıkılmış, katedral daha az zarar görmüş.Nedeni de savaş pilotlarının katedrali işaret noktası olarak görüp ona göre kenti bombalamalarıymış. Bu yüzden hemen katedralin yanına 45 metre derinlikte sığınak kazılmış ve kazı sırasında bulunan tarihi eserler o hengamede korunmuş. Buluntular sığınak girişindeki bölümde sergileniyor. Şehirde gezerken yağmur çiseliyordu, bize göre hava soğuktu ama yayalara açık bölümde bulunan fıskıyelerin altında çocuklar neşeyle oynuyordu. Yaz mevsimi ortalaması 16, kış ortalaması 2 derece imiş.

Lüksemburg’a doğru yola çıktık.Rehberimiz Almanya’nın bütün yollarının betonarme olduğunu söyledi. 2. Dünya Savaşı’nda bu yollardan savaş uçaklarının iniş kalkışı gerçekleşsin diye betonarme yapılmış. Yol kenarlarında güneş enerjisi panelleri ve rüzgar türbinleri gördük. Güneşi bu kadar az gören bir ülkede tükettiği enerjinin %45 ini yenilenebilir enerjiden karşılayan bu ülke ile güneşin hiç eksilmediği kendi ülkemizi ister istemez kıyaslıyor ve iç sızı duyuyorsunuz. Yolda mola verdik. Su, etikette 1.20 euro. kasada ödeme yapmaya gittiğinizde 1.45 euro. Bu fark dikkatimizi çekti. Aradaki fark depozito imiş. Suyu kullandıktan sonra belli yerlerde bulunan otomatlara boş şişeyi atıyorsunuz, depozito ücretini size otamatik olarak geri ödüyor. Almanya 2050 yılında hammadde olarak sadece geri dönüşüm maddelerini kullanacakmış. Al sana bi iç sızı daha!

Lüksemburg 570 bin kişinin yaşadığı bir ülke. Kişi başına düşen milli gelir 110 bin dolar. İstanbul’un yarısı kadar bir ülke. Asgari ücret 2200 euro. Dünyadaki demir cevherinin % 40 ı Lüksemburg’a ait. Parlementer monarşiyle yönetiliyor. Halkın çeşitli katmanlarından insanlar; doktor, işçi, öğretmen… monarka (rehberin kullandığı terim ilgimi çekti hükümdar demekmiş)tavsiyelerini iletiyorlar yani bir çeşit danışman görevindeler. Bu şekilde yönetilen dünyadaki tek ülke. Ülkede doğan çocuklar çok dilli yetişiyor. Resmi dil Lüksemburgca, Fransızca ve Almanca olmak üzere üç dil ayrıca İngilizce de öğretiliyor. Dört dili bir Lüksemburg’lu mükemmel konuşuyor. Moselle Nehri’nin bir tarafı Almanya suyun öteki yakası Lüksemburg. AB’de sınırlar kalktığı için ülke değiştirdiğimizi yol kenarındaki tabelalardan anlıyoruz. Her yer yemyeşil, bakımlı. Ülkede otoyoldan dolayı geyikler karşıya geçemediğinden, geyiklere özel köprü yapılmış ve geyiklerin doğal ortamlarında olduklarını hissetmeleri için köprü ağaçlandırılmış. Benelüks Ülkeleri; Belçika, Hollanda(Netherland) ve Lüksemburg’un ilk hecelerinin birleşmesi ile oluşmuş Avrupa Birliğinin ilk gerçekleştiği ortaklık. Bu ortaklık AET( Avrupa Ekonomi Topluluğu) ile devam ediyor ve bugünkü AB’ye geliniyor. Akşam saatlerinde şehre ulaştık, saat gece 22.00 olduğu halde ortalık aydınlıktı. Otelimize yerleştikten sonra yürüyerek çevre turu yaptık. Her yerde altyapı çalışmaları vardı. Rehberimiz, yaz mevsimi olduğu için (bize göre sıcaklık ilkbahar bile değildi) bu çalışmaların hız kazandığından bahsetti. Caddelerde çok az sayıda insan vardı. Bütün ülke nüfusu hepi topu 500 bin kişi sakinlik bu yüzden diye kendimizce bir açıklama getirdik. Sabah kahvaltısını beğendik. Kahvaltıdan sonra şehir turuna çıktık. Binaların tarihi eserlermiş gibi göründüğüne bakmayın hepsi yenidir, dedi rehberimiz. Avrupa’da kumtaşı bol miktarda bulunuyor, işlenmesi kolay, binalar bu malzemelerden yapılıyor. mimari açıdan estetik görünüme de çok önem verdikleri için hepsi tarihi eser gibi duruyor. Kuzey Avrupa nemli ve soğuk olduğu için binaların dış cephelerinin boyanması söz konusu değil, o yüzden kumtaşı dayanıklı bir malzeme. Yüzlerce yıl önce yapılan görkemli mimari eserlerin ana malzemesi de kumtaşı. Deprem riski yok. Fay hattı geçmiyor, belki de bu yüzden eserlerini korumada başarılılar. Bizim ülkemizi düşündüğümüzde ahşap yalıların yangınlarda yok olması, antik kentleri yerle bir eden şiddetli depremler ve cehalet pek çok değerli varlığımızın yok olmasının sebepleri arasında maalesef.

Lüksemburg turuna devam ediyoruz. Soykırım Anıtı’nı ve Halk Kahramanı Düşes Charlotta de Lüksemburg’un heykelini kent meydanında gördük. Charlotta de Lüksemburg 2. Dünya Savaşında Almanların ülkesini işgali nedeniyle BBC’de halkına moral veren yayınlar yapmış ve çok etkili olmuş. Gastronomi alanında bir nevi krallık tacı olan Üç Michelin Yıldızı’na sahip restorantı gösterdi rehberimiz. Rezervasyonlarını birkaç ay önce yaptırırsanız ve bizim ülkemizde aldığımız bir maaşı verirseniz menüden bir yemek siparişini verip yemeği tadabiliyorsunuz. Binaların çatıları güneşi çeksin diye koyu renk malzemelerle kaplanmış ve kar yere düşerken tehlike arz etmesin diye çatı uçlarına bir çeşit set görevi gören çıkıntılar konulmuş. Lüksemburg’ta müzeler ve internet ücretsiz. Ülkede tarımda çalışan nüfus oranı %1 , beyaz yakalıların (özellikle bankacılık) oranı ise %70.

Yeni Lüksemburg’un dışında en eskisi 17.yy’dan kalma tarihi binaların çok iyi korunduğu eski Lüksemburg bölgesine gittik. Zenginler yukarıda, fakirlerin oturduğu tarihi kent aşağıda bulunuyor, problem isyan çıkma ihtimaline karşı zenginler fakirleri yukarıdan gözlüyormuş. Eski kentin bulunduğu yerde tünel girişleri gördük, tüneller kenti 23 km boyunca sarıyormuş. Silah Meydanı’ndayız. Jan darm yani silah insanları (bizim kullandığımız jandarna) savaş çıktığında silahlarını bu meydana teslim alıyorlar ve savaş ganimetlerini yine bu alanda paylaşıyorlarmış. Bugünkü Lüksemburg ordusu 900 kişiden oluşuyormuş.

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Belçika-Hollanda Gezisi(Nazike Yaşır gezi notlarından alıntı)

Manş Denizi’nin altından geçen İngiltere’ye giden tünel girişinin olduğu Lille şehrindeyiz. Tünelde gidiş-dönüş ve servis yolu var. 21 milyar dolarlık proje. Galya Bölgesindeyiz. Flaman ülkesi, iki dilli Flemenkçe ve Fransızca. Belçika’dayız ve yine yolun kenarındaki bir amblemle yeni bir ülkeye geçiyoruz. Brugge, bir Ortaçağ kenti. Araçları ve modern giyimli insanları bir kenara çektiğimizde rahatlıkla Ortaçağda geçen bir filmi Brugge’de çekebilirsiniz. Kenti nehir yoluyla gelenler kurmuş. Kuzeyin Venedik’i diye adlandırılıyor kent. Bütün kanallarda kuğu var ve kuğu kentin sembolü. 17. yy dan itibaren Brugge hiç değişmemiş. Kanallardan ötürü, rutubeti önlemek için her evde sömine yakılıyormuş. Aynı zamanda kent bir Başpiskoposluk merkezi. Meslek loncalarının olduğu binalar ve Mark-Pazar yeri(market) kentin önemli bölgeleri. Belçika danteli ünlü, Brugge’da dantelden yapılmış kent planını gösteren bir harita ilgimizi çekti. Waffle, çikolata ve bira adeta Belçika’nın olmazsa olmazı. Brugge’da pek çok müze var bunlardan biri de bira müzesi, bira yapımı öğretiliyor, biranızı yapıyorsunuz, şişenin üzerine adınızı yazıp teslim ediyorlar, tabii ki belirli bir ücret dahilinde. 1100 çeşit bira var Belçika’da, 450 bira çeşidi de endüstriyel. Kutsal Kan Kilisesi, İsa’nın çarmıhtayken damlattığı kanın sergilendiği kilise. Kent, Unesco Dünya Mirası listesinde, mücevher gibi bir şehir.

Belçika’da Brugge Markt Meydanı 7. yüzyılda çamur deryası bir alanmış. Topraktan set duvarlar yapmışlar, bu alana suyun girmesi engellenerek kurtulmuş. 11.yy da şehirleşme başlamış, Belediye Sarayı hariç 2. Dünya Savaşı’nda bu alan yerle bir edilmiş. Binalar tarihi gibi duruyor ama yeni, kullandıkları kireç taşı malzemesi ve aslına uygun mimari yapılanma, tarihi bir meydan görünümü kazandırmış. Kral Marx’ın ünlü Das Kapital’in ilk cildini yazdığı bina bu meydanda, bir çok da müze var. Verilen serbest zamanda Salvador Dali Müzesi’ni gezdim. Deli Dahi Dali sıfatıyla anılan, hayranı olduğum sanatçının resim ve heykellerinin sergilendiği müzede birçok fotoğraf çekmeye çalıştım. Fotoğrafları büyütüp, incelediğinizde başka bir dünyadan bu adam diyeceksiniz belki, müzeden çıkarken ben böyle dedim. Meşhur patates kızartması yeyip, çikolata alışverişimizi yaptık. İkram edilen çikolatalrın tadına bakmayı bile ihmal etmedik. Burada çikolata kanunu varmış ve çikolataların % 100 kakao yağından imal edilmesi gerekiyormuş. Güneşin yüzünü çok az gören Belçika’da çikolata tüketimi kişi başına yılda sekiz kilogram, mutluluk hormanı seratoninin salgılanmasına yol açan çikolatanın tüketimi bu yüzden fazla dedi rehberimiz. Güneşin yerini çikolata ne kadar tutar bilemedim. Dantelleri çok ünlü, özellikle rahibe işi denilen tür çok ilgi görüyor. Rehberimiz Brüksel’e varmadan önce Belçika’daki Emirdağlılardan bahsetti. Hollanda ve Belçika’daki Emirdağlı sayısı, Türkiye’dekinden fazla imiş. Belçika’da Emirdağlı Belediye Başkanı varmış. Bir televizyon programında izlemiştim, Belçika vatandaşı bir trustle röportaj yapılmıştı.” En çok neyi merak ediyorsunuz?” sorusuna ”Türkiye’nin başkenti Emirdağ’ı ”diye yanıt vermişti trust. Belçika’da namımızın yürüdüğü işlere de imza atmışız çok şükür(!) Kırmızı ışıkta geçen veya dönülmez işaretli yerden döneni görünce ”Türk işi ” diyormuş Belçikalılar.

Brüksel’deyiz. Rehberimiz 1960-1970 arası çok göç alan ve diğer Avrupa şehirleriyle kıyaslandığında daha bakımsız bir kenttir dedi. Belçika’nın 11 milyonluk nüfüsunun %30 u göçmenmiş. Atomium, Brüksel’in sembol yapısı. Expo 1958 Dünya Fuarı’nın teması ”atom çağı” ve bu temaya göre yapılmış. 9 küre ve 23 metrelik tüp kanallarla bağlanan demir atomun 165 milyar kez büyütülmüş halini gösteren dev bir yapı. En tepedeki küre de restorant, diğer kürelerde öğrencilerin bilimsel çalışma yaptığı alanlar var, ücretli gezilebiliyor. Eyfel kulesi gibi bir kaç aydan sonra söküleceği planlanırken çok ilgi görmüş ve kalıcı hale gelmiş. Brüksel’in bir başka simgesi de Çiş Yapan Çocuk, hakkında pek çok rivayet var, bunlardan birisi; 1451 yılında Lotari Dükünü henüz bir çocukken sepetin içinde savaş meydanına götürmüşler. Savaşın en kritik anında Dük sepetten ayağa kalkarak çişini yaparken askerler bunu hücum emri olarak algılamışlar ve Belçika savaşı kazanmış, heykele milli maçlarda Belçika forması giydiriliyormuş, 843 kıyafeti varmış.

Akşam Brüksel’de konakladık ve sabah kahvaltıdan sonta Amsterdam’a doğru yola çıktık, gezimizin altıncı günündeyiz. Amster ırmağın adı, dam ise geçiş noktası anlamına geliyormuş. Hollanda, ülkenin idari iki bölgesinden birinin adı, Netherlend ise ülkenin adı, aiçak topraklar (deniz seviyesinin altı) demek, Hollanda sözcüğü bize daha kolay geldiği için kullanıyoruz. Ülkenin 1/4 deniz seviyesinin altı metre altında, ülkenin en yüksek noktası 322 metre. Denizden toprak kazanan ülke Hollanda. Okyanusun önüne 34 km uzunluğunda 18 metre yüksekliğinde set çekilerek gelgit hareketinin ülke topraklarına zarar vermesi önlenmiş. Bu setten önce gündüz kara, gece deniz olan ülkeymiş Hollanda. Bu setlerin dışında pek çok ırmağın geçiş noktasında bir ülke, bu yüzden sürekli suyla mücadele var. 1200 yeldeğirmeni(teknolojik aygıtlara geçmeden önce kullanılmış) drenajlar, kanallardaki sensörler gibi su seviyesini kontrol eden bir sisteme sahipler. Rehberimiz ilginç bir bilgi verdi. Bir uzman şöyle diyor; Eğer İsviçre halkının tümü bir yıl süreyle ülke dışında tatile çıksaydı geri döndüklerinde ülkeleri hala yerinde duruyor olurdu. Ancak eğer Hollandalılar bunu yapsaydı geri döndüklerinde ülkelerinin yarısı ve evlerinin yüzde 75’i yok olmuş olurdu. Yani su seviyelerini, sistemde aksaklılklar var mı sürekli kontrol etmek zorundalar. Aksi halde tuzlu su, meralarını binbir emekle ülkelerine kattıkları ekili topraklarını yok eder. Bu büyük emek; toprağın kıymetini bilmeyi, saygıyı, korumayı da beraberinde getiriyor elbette. Toprak bu kadar kıymetli ve az olunca araba yerine bisiklete yönelmiş koca ülke. Hafta içi ve hafta sonu kullandıkları iki ayrı bisikletleri varmış. Biri uzun mesafe bisikleti ve teknik donanımı daha güçlü. Bisiklet yolları otoyollarında da var. Sadece bisikletleri yolcu olarak alan tekneleri ve otopark gibi dört katlı bisiklet parkları var. Köyde, şehirde bisiklet geliyor mu diye etrafı gözlemekten helak olduk. Bisiklet yoluna girdiğinizde bisikletli size çarpar ve siz yaralanırsanız cezayı yaralanan ödüyor, bisiklet zarar gördüyse onun bedeli de size ait. Çocuklar ilkokul öncesinde yüzmeyi ve bisiklet kullanmayı öğrenmek zorunda. Her taraf su kanalı olduğu için düştüğünde hayatını kurtarabilsin diye. Çevreye çok önem veriliyor, kanallarda ördekler, kuğular salınarak yüzüyor. Su üstünde yüzen poşet, çöp hiç görmedik. Kanallar sürekli temiz tutuluyor ve Amsterdam’daki kanallarda yüzme yarışmaları gerçekleşiyor. Hava kirliliğini önlemek için elektrikli araba teşvik ediliyor.Evinizin önüne belediyeden yetkililer gelip(özellikle küçük yerleşim birimlerinde) arabanızı şarj edeceğiniz sistemi kuruyorlarmış.

Delft’e gidiyoruz; küçük çok iyi korunmuş tarihi binaları, kralların gömüldüğü tarihi kiliseleri, ünlü ” İnci Küpeli Kız” tablosu – Hollandalı Mona Lisa diye adlandırılır- ressamı Johannes Vermeer Delft’de yaşamıştır onun adını taşıyan bir müze, mavi-beyaz (delft blue) çinileri, antika dükkanları, kanallarıyla biblo gibi bir şehir. Alışveriş için pazara gitmek yerine kanal boyunca yürüyerek ara sokaklarında gezerek şehri tanımaya çalıştık. Botanik Müzesi’ni gezmek istedik maalesef geç kalmışız kapanmış. Doğu kapısı denilen tarihi bir bölgeyi gezdik. Çiseleyen yağmur altında, ördeklerin yüzdüğü içinde nilüferlerin çiçek açtığı kanal aralarında tertemiz havada unutamayacağımız bir yürürüş yaptık. Holanda’da özellikle küçük yerleşim birimlerinde ikinci el mağazalar o kadar çok ki. Az kullanılmış ayakkabıdan tutun da, ceket, elbise, şapka ne arasanız var. Dikkatinizi çekiyorum geliri çok yüksek bir ülkeden söz ediyorum.

Lahey’deyiz. Lahey Adalet Divanı sözünü haberlerde sık sık duyarız. Birleşmiş Milletler’in bir kurumu ve Milletlerarası Adalet Divanı’dır. Barış Sarayı da denilen görkemli binanın önündeyiz. Binanın önünde hiç sönmeyen barış ateşi var ve her dilden barış sözcüğünün yazıldığı bir alan mevcut. Dünyanın çeşitli ülkelerinden getirilmiş taşların oluşturduğu bir alan görülüyor. Türkiye bölümünde Kapadokya’dan gönderilmiş bir taş bulunuyor. Ayrıca Nelson Mandela’nın kaldığı hapishanenin duvarından koparılmış bir parça ve yıkılan Berlin Duvar’ından bir parça taş yer alıyor. Lahey’de Kraliyet Sarayı, yabancı elçilikler yer alıyor, kentin 1/3 ü yeşil alan. Lahey Adalet Divanı’nda yer alan Hollandalı yargıçlar Srebrenista Katliamı’nda Hollanda askerlerinin Boşnakları korumayıp Sırplara teslim etmesini dikkate alarak Hollandalı askerleri suçlu bulmuşlar. Katliama göz yuman suçluların cezasını çektiği hapishanenin önünden geçtik. Hollanda cezaevlerinde kalacak suçlu bulunmadığı için cezaevleri kapanıyormuş, ne diyelim Allah başka dert vermesin.

Rotterdam’a gidiyoruz. Dünyanın en önemli üçüncü liman şehri. 2. Dünya Savaşı’nda 1940 Mayıs’nda bombalanmış. Almanlar şehri kolayca ele geçireceklerini düşünürken ummadıkları bir dirençle karşılaşmışlar. Kenti hava saldırılarıyla ele geçirmişler. 100 bin kişi evsiz kalmış. Savaşta çok hasar gören kent yeni bir mimari anlayışla yeniden inşa edilmiş. Mimarlik alanında okuyan öğrencilerin ufkunu genişletmeleri için bu kenti bence görmeleri şart. Kübik evler en ilginci, altıgen şeklindeki tripleks 78 küp ev ve belli bir açıyla eğik duruyor. Her küp ev bir dalı, 78 küp ev birlikte ormanı temsil ediyormuş. Tetris ev denilen birbirine geçme bloklarla yapılan ilginç binalar gördük ve Hollandalı ünlü filozof Rotterdam doğumlu Erasmus’un adının verildiği köprüden geçtik. Rotterdam Limanı’nda gördüğümüz neredeyse bir apartman boyundaki yolcu gemisinin bol bol fotoğrafını çektik. Avrupanın en büyük limanında toplanan yolcular ( bir daha dönmemek üzere) Amerika’ya giden gemilere buradan binerek yeni kıtaya göç ederlermiş. Amerike’ya giden son geminin kalktığı yerde, göç eden kişilerin anısına bavul heykellerinin bulunduğu bir alan yaratılmış ve gemi bacalarıyla limanın işlevi ölümsüzleştirilmiş.

Atlas Okyanusu kıyısında rehberimizin tavsiyesi üzerine somon, patates kızarması ve iki ayrı sos eşliğinde sunulan lezzetli, bir yemek yedik. Okyanus kıyısında midye kabuğu topladım. Gezi grubundan bir çift yağmura ve havanın serin olmasına aldırmadan okyanusa daldılar, üşümediklerini söylediler ama ben pek emin değilim. Gezimizin son iki gününde konaklayacağımız Amsterdam’daki otelimize yerleştik. Çok yorulduğumuzdan vakit geçirmeden yattık, perdeleride sıkı sıkı kapattık çünkü dışarıdan hala gün ışığı sızıyordu. Derin bir uykuya dalmıştık ki çok yüksek desibelde mekanik bir sesle yataklarımızdan fırladık. Uyku sersemliğiyle duvarlara çarparak önce sesin kendi telefonumuzdan geldiğini zannederek herkesi uyandırdık utancıyla telefonlarımızı susturmak için ekranı açtık. Hayır telefonlarımızdan değildi, odanın telefonuna sarıldık oradan da gelmiyor, sonra yangın alarmı olduğunu idrak ettik. Odanın kapısını açtım, koridorlarda yığınla insan merdivenlere yönelmiş, gidiyor. Önce birisi odada sigara içmiştir, bir şey olmaz diye düşündüm ama Titanic’e de batmaz diyorlardı kahramanlığa gerek yok deyip çantamızı bağrımıza basarak kalbalıkla birlikte bir kat aşağıya inmiştik ki yanlış alarm geri dönün odalarınıza dediler. Geri dönerken bornozlu insanlarla burun buruna geldik. Odamıza dönünce arkadaşım Işık’la bu duruma çok güldük. Neyse, böyle bir hatıra her kula nasip olmaz deyip uykuya daldık, tabii ki siren, yangın merdiveni, alevler eşliğindeki rüyalarla…

Sabah kahvaltıda heyecan yaratan gecenin kritiğini yaptık. Rehberimiz, Hintlilerin dikkatsizliğinden, sistemin çok hassas olduğunu alarmın o yüzden çalmış olabileceğini söyledi. Aklımıza Almanya’ya konser vermeye giden İbrahim Tatlıses’in otel odasında mangal yaktığı geldi. Rehberimiz odada sigara içen veya yemek yapanın 200 euro ceza ödeyeceğini söyledi, alarm çalınca hangi odadan koku geldiğini sistem tespit ediyor, tehlike olmadığı sensörler aracılığıyla onaylandıktan sonra odanın kapısı otamatik olarak kilitleniyormuş. Bir nevi suçüstü yakalanıyor, ceza bedeli otel faturasına ekleniyormuş. Bugün Hollanda’nın tablo gibi güzelliklere sahip köylerine ve yazlıkların bulunduğu sahil kasabalarına gidiyoruz.Yolda geniş yemyeşil meralar ve süt reklamlarında gördüğümüz besili iri büyükbaş hayvanlar gördük. Hollanda, dünyaya en çok kaymak ihraç eden ülke, peynir çeşitleriyle tanınmış bir marka ülke. Rehberimiz diyor ki, bizim Ezine peyniri Hollanda peynirine beş basar, iyi de senin Ezine’ni Türkiye’den başka kimse bilmiyor ki. Sorun tam da rehberimizin dediği gibi marka olmak ve tanınmaktan geçiyor. Kır yaşamını görmek için Marken adlı kasabadayız. Meradaki hayvanların yanında kimseyi göremedik. Her şeyin teknolojik olduğundan bahsetti rehberimiz. Hayvanlar kendiliğinden süt sağım merkezlerine gidiyor, memeleri makinalarla yıkanıyor, sağılıyor, memelerde yara varsa ona göre yazılımı yapılan araçlardan ilaç püskürtülüyormuş. Çiftçiler aile işletmeleriyle gurur duyuyorlar, ülkede Süt Birliği çok güçlü lobiymiş, monarşiyle yönetilen ülkede Kral’ı bile yerinden edebilecek güce sahipmiş. Çevre bakımına ve düzenine çok dikkat ediyorlar, köylerde bahçe düzenini ihmal edersen önce uyarılıyor, düzensizlik devam ederse belediye ekip gönderiyor bahçenin bakımını yapıyor, gönderilen faturada mecburen ödeniyormuş. Köyde peynir üreten bir aile işletmesine gittik. Yerel kıyafetleriyle ailenin kızı bize peynir yapımını anlattı. Lavantalı, isli, biberli, kekikli burada sayamayacağım çeşitte peynir ürünlerinden bahsetti. Peynirleri kesmezseniz dolaba koymaya gerek yok dedi. Peynir kesilmezse altı ay, kesilirse altı hafta dayanıyormuş. Üretici peynir yapımını anlatırken peynir altı suyunu ciltlerine sürerek cildi canlı tuttuklarını söyledi.Tabakların yanında hangi tür peynir olduğunu yazan bilgi notunu okuyarak küçük kesilmiş peynirlerin tadına baktık, alışverişimizi yaptık.

Hollanda’nın simgelerinden biri olan yeldeğirmenini yakından gördük. Yel değirmenlerini durduktan sonra kollarını kesinlikle X biçimine getirmezlermiş, bu işaret kötü bir şey oldu demekmiş, kolları haç biçimine getirirlermiş. Marken bir balıkçı kasabası, daha önce ada iken bir yolla karaya bağlanmış. 500 kişi yaşıyor, nefis evleri, bakımlı bahçeleriyle gözlerimiz kamaştı. Evlerin çok geniş pencereleri var, pencerelerin iç tarafındaki eni geniş bölümü genellikle orkide çiçeği ve çeşitli porselen vazolarla dizayn etmişler, görüntü harika.

Volendam daha büyük bir sahil kasabası, yazlık evler muhteşem, balık ürünleri nefis. Deniz manzarası karşısında midye yedim, çok beğendim. Tahta ayakkabı-Hollanda’nın bir diğer simgesi- imalat yerleri var, hediyelik eşya olarak alabiliyorsunuz. Otobüsle Amsterdam’a dönerken rehberimiz herkes ayağa kalksın ve sol tarafa baksın dedi. Yüksek bir set gördüm ve ürperdim. Setin gerisi deniz ve biz deniz seviyesinin altındaki yoldan gidiyorduk. Burası Netherland yani alçak topraklar denilen Hollanda’yı en iyi anlatan yerdir dedi.

Amsterdam’dayız, zemin suyla dolu olduğu için 11 milyon kazığın üstüne inşa edilmiş bir şehir ve kanallar kenti. Kanalların üzerinde 250 köprü var ve bu köprüler büyük deniz araçları kanaldan geçerken açılıp kapanabiliyor. Bu kentte randevunuza geç kaldığınızda ” köprünün kapanmasının bekledim” dediğinizde geçerli bir mazeret olarak kabul edilebiliyor çünkü doğal olarak trafik duruyor. Amsterdam’da 2500 yüzen ev var, bu evlere elektrik bağlanmış, kanalizasyon sistemine dahil edilmiş, yüzen evler sabit yerlerinde durmak zorunda, yüzemiyorlar. 2. Dünya Savaşı’nda kent tahrip olduğu için konut yetersizliğinden yüzen evlere izin verilmiş, bu evlere günümüzde artık izin verilmiyor. Bisikletliler kenti Amsterdam, kanallar özel bir sistemle temizleniyor, temizlenirken her yıl kanallardan 40 bin bisiklet çıkıyormuş, bütün ülkede bu araç çok gözde ama sanki Amsterdam’da daha yoğun kullanılıyor. Kentin nüfüsu 1 milyon, bisiklet sayısı 1 milyon 200 bin. Hollanda Başbakanı işine, yabancı ülke devlet adamlarıyla görüşmeye bisikletiyle gidiyormuş. İtibarından tasarruf eden Başbakan’ın yere döktüğü kahveyi paspasla temizlediğini bu gözler televizyon haberlerinde gördü. 65 yaş üstü bisiklet kullananlarda ölümlü kazalar oluyormuş o yüzden yaşlılar özel eğitime alınıyormuş. İster istemez ülkeniz aklınıza geliyor yine ve yüreğiniz acıyor. Amsterdam’da tekne turu yaptık. Dağıtılan kulaklıkla Türkça açıklamalarla kent tanıtıldı. Kanal boyunca bazı evlerin yana yatarak yanındaki binaya yaslandığını gördük. Kazıkların üzerindeki kent demiştim, çürüyen kazıklar değiştiriliyormuş.Çok güzel bir turdu, Amsterdam’ı tanımak için bence tekne turu şart. Rehberimiz coffeshop denilen yerlerde hafif uyuşturucu denilen marihuana, haşhaş gibi ürünleri sipariş edip, mekanda veya sokakta içilebileceğini söyledi. Amsterdam sokaklarında dolaşırken sık sık burnunuz iğrenç bir koku algılayacak ve burada uyuşturucu içilmiş diyeceksiniz demişti. Gerçekten de bir müddet sonra nerede içilmiş ayırt edebiliyorsunuz. Meraktan içi esrarlı çöreklerden yiyenler oldu, yerlerde süründü haberiniz olsun dedi rehberimiz.

Amsterdem’ın kalbinin attığı Dam Meydanı’ndayız. Birçok müze, tarihi bina, Kraliyet Sarayı, anıt ve kilisenin bulunduğu alan bir buluşma noktası. 800 yıllık bir geçmişe sahip. Rehberimiz, Amsterdam’ın çok ilgi çeken ünlü sokağını anlattı. Bir dönem denizcilerin toplanma yeri olan bu bölgede gemilerine binip gidenlerin %40 ı ölüyor geri dönemiyormuş. Bunu bilen denizciler her türlü dünyevi zevkleri tatmak istermiş ve bu istekten meşhur Kırmızı Fener Sokağı doğmuş. Dam Meydanı’na çok yakın bu sokakta bir metrekarelik vitrinlerde kırmızı ışıkta kendini sergileyen kadınlar, mavi ışıkta ise transeksüeller varmış. Hollanda ‘da bu tarz yerler dışında hiçbir evde kırmızı ışık kullanılmıyormuş, ve bu sokağı en çok kadınlar merak edip gezmek istiyorlarmış. Amsterdam çiçek pazarını gezdik. Binbir çeşit çiçek, tohum ve lale soğanının bulunduğu pazarda alınan lale soğanlarının Türkiye’deki iklim şartları farklı olduğu için genellikle tutmadığı söylendi. Serbest zamanda The Amsterdam Dungeon adlı interaktif korku ve eğlencenin bir arada sunulduğu ilginç bir müzeyi seçtik, biletimizi aldık. İlk gösteri için zindana tıkılmıştık ki duvarda gösterinin aşamalarını gösteren afişi gördük. Buluşma saatini aşacak bir zaman dilimini kapsadığı için biletimizi ertesi güne değiştirdik. Gezimizin son gecesini geçirmek üzere otelimize haraket ettik. Amsterdam Havaalanına çok yakın olan otelimize giderken bir köprünün altından geçtik, köprünün üstünden de uçak, piste gitmek için ilerliyordu.

Gezimizin son günü, eşyalar toplandı, son kontroller yapıldı, kahvaltıdan sonra otobüsümüze bindik, Amsterdam’ın merkezinde bulunan otoparkta otobüsümüz park edildi, verilen saatte buluşmak için sözleştik. Otoparktan havaalanına gidilecek. Rehberimiz buluşma yerine ulaşmak için bazı merkezi yerleri söyledi, notlar aldık. Bir gece önce Işık’la Amsterdem’da serbest zamanda gideceğimiz yerleri çalışmış notlar almıştık. Amsterdam şehir haritası dağıttı rehberimiz, bu harita da bize yol gösterdi. Bazı orta yaşın üzerinde turist grupları gördük. Rehberleri de dahil olmak üzere kadın-erkek hepsi ihtiyar delikanlı olan bu grupların oluşturulması çok akıllıca geldi bana. Grup üyelerinin birbirinin halinden anlaması, birbirinin hızına ayak uydurmaları grup üyeleri açısından çok rahatlatıcı. Grubumuz farklı yerlere dağıldı, buluşmak için altı saat süremiz var. Bir gün önce ertelediğimiz müze ziyareti için girişteki kuyruğa girdik. The Amsterdam Dungeon adlı çok ilgi gören bir interaktif müze görmeyi tercih ettik. Korku-eğlence karışımı çeşitli dramalarla anlatılan hikayeler ışığında olaylar gelişiyor. Girişte hazırlanmış mizansenle fotoğraf çektiriyorsunuz. Birinizin eline balta tutuşturuyorlar; arkadaşınız kafasını giyotin gibi bir yuvaya koyuyor, baltayı havaya kaldırıyorsunuz, kahkahalarla fotoğraf çektiriyorsunuz sonra yer değiştiriyorsunuz. Başlangıçta yirmi kişilik bir grup oluşturuyorlar. Sayı tamamlanınca bizi bir hücreye tıktılar, üzerimize hücrenin demir kapısını çarparak kapattılar. Bir mühdet bekledik yan taraftan pelerinli yüzü makyajlı biri aniden çıkageldi, yüreğimiz hopladı. Aramızdan birini seçti, onu tek başına küçük bir yere tıktı, tepeden hızla inen demir parmaklıklarla şansız genç içerde kaldı. Bir tünelden geçtik başka bir odaya girdik, her köşede meşaleler yanıyor ve ortam yarı karanlık. Anladığım kadarıyla yine aramızdan seçtiği birini suçlu buldu, dilini kızgın demirle dağlama ve vücudundaki etleri kopartan işkence aletleriyle seçilmiş kişiye işkence yaptı. Sık sık işkence yaptığı kişiyi uyardı, bağırması için teşvik etti, genç bağırırken yaptığı abartılı hareketlere çok güldük. Bizi bir tünele yönlendirdi işkenceci, sırayla girdik. Çok dar ve karanlık tünellerden geçerken başınızın üstünde salkım saçak bulunan nesneler yüzünüze saçınıza değiyor, ayaklarınız yumuşak birşeylere dokunuyor, çığlıklar ve kahkahalar eşliğinde nihayet bir başka odaya geldik. Her yeni oda farklı bir oyuncuyu karşımıza çıkarıyor. Büyükçe bir yere geldik duvar diplerindeki sıralara dizildik, bir hayaletten bahsetti oyuncu, duvarda gelinlikle bir tablosu olan genç ve güzel bir kadını gösterdi ve ayaklarımızı iyice geriye çekmemizi istedi. Tamamen ortalık karanlığa büründü ve yanıp sönen ışıklarla birlikte tablodaki kadın gerçeğe büründü ayaklarımızın dibinde süratle gidip gelmeye başladı, çok korkanlar oldu, başka bir odaya geçtik, arkadaşım Işık arkasındaki müze ziyaretçisini gerçek mi değil mi anlamak için kolunu dürterek kontrol etti, o kadar havaya giriyorsunuz ki. Bu dürtme meselesi aramızda sık sık kahkahalarla anma vesilesi oldu. Bir başka odaya alındık yine farklı bir oyuncu aramızdan bir kadını seçti, onu cadı olmakla suçladı ve odunların arasına kollarını bağlayarak kadını yerleştirdi, odunları tutşturdu, ortalık bir an karardı. Aydınlanmasıyla çok başarılı bir mizansenle seçilen kadın yerine çok gerçekçi görünen bir yanmış ceset gördük. Birbirine açılan odalardan sonuncusuna girdik, çıkabilirsiniz dediler, ama oyuncu yoktu sadec müze ziyaretçileri vardı. Yarı karanlık odada labirentlerde ilerlemeye başladık ama sık sık kendimizle karşılaşıp duvarlara tosluyorduk çünkü duvarlar aynalarla kaplıydı. Nihayet çok çaba sarfederek çıkışı bulduk, çok yaratıcı buldum finali. Yolunuz düşerse bu müzeye mutlaka gidin derim.

Çok ilgi gören bir müze Van Gogh Müzesi, girişte uzun bir kuyruk bekliyorduk ama kimse yoktu. Biletler internetten satılıyormuş ve on günlük ziyaretçi kontenjanı dolmuş, büyük hayal kırıklığına uğradım. Diamond Müzesi’ne gittik biz de. Ev görünümlü üç katlı bir müze. Girişte pırlantanın çıkarılış öyküsü, tarihi, Amsterdan’daki mücevher ticaretiyle ilgili bir video gösteririsi vardı. Kraliyet ailelerinin kolyeleri, taçları, ünlü sanatçıların pırlantaları, pırlantaların kıratlarını gösteren bir tablo, işlenirken hangi aletlerin kullanıldığı gibi bilgi veren bölümler vardı. En ilginci Van Gogh’un Yıldızlı Geceler adlı tablosunun gerçek pırlantalarla yapılmış kopya(replika) tablosunu yapmışlar. Üst katta ise Wimbeldon Turnuvası’nı hatırlatan pırlanta görünümlü raket ilginçti. Her tarafı aynalarla kaplı bir odada bir şarkı eşliğinde ışık gösterileriyle şıkır şıkır aydınlanmış pırlanta odasına girdik. Müze çıkışında kent merkezindeki Vondel Park’ta dinlendik. Rehberimiz pazar yerine mutlaka gidin demişti, pazarı dolaştık ve Amsterdam’ın o ünlü balıklarından biriyle karnımızı doyurduk ve kentle vedalaştık. Havaalanında bavulları teslim ettikten sonra giriş yaparken sizi bir kabine alıyorlar, adeta teslim oluyorum der gibi ellerinizi kaldırıyorsunuz ve kabin etrafınızda dönerek sizi tarıyor. Ülkemize duyduğumuz özlemle yola çıktık. Bu geziden içim burkularak döndüm. Ülkemin her alanda ne kadar geride kaldığını görmek beni çok üzdü. Aklın, bilimin yolundan uzaklaştıkça mesafe daha da açılacak korkarım. Canım ülkemi Üçüncü Dünya Ülkesi seviyesine indirenlere hakkımı, hakkımızı helal etmiyorum.

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

FRANSA (Nazike Yaşır gezi notlarından alıntı)

Yola düştük, rotamız Fransa’nın kuzeydoğusunda yer alan Metz bölgesinde, bir ada üzerindeyiz. Moselle ve Seille nehirlerinin birleştiği yerde kurulmuş, yaklaşık 3000 yıllık geçmişe sahip bir ortaçağ kasabası ve çok iyi korunmuş bir bölge. Komedi Meydanı denilen alanda tiyatro ve opera binası bulunuyor ve Fransa’nın halen kullanılan en eski tiyatro – opera binası. Fransız İhtilali’nde bu meydanda kurulan giyotinlerde onlarca kişi idam edilmiş. Tanrı’nın Işığı Kilisesi’ndeyiz. Gotik tarzda yapılmış. İlk hiristiyan din şehidi Stefanos, Yahudiler tarafından taşlanarak öldürülmüş ve parçalanan her bir uzvu kiliselere gönderilip onun adına kiliseler yapılmış. Rehberimiz, ilginç bir bilgi verdi. Kilisede kadınlar adet gördükleri için hep sol tarafa oturuyormuş,(bugünde geçerli mi bilmiyorum) tarih boyunca erkekler kadınlardan hep korkmuşlar. Metz’de meydanda sandık, çekmece, sandalye gibi farklı malzemelerin kullanıldığı ve bu malzemelerle çiçek düzenlemelerinin yapıldığı ilginç bir alanı gezdik. Bu bölgede çiçek festivali yapılmış ve bu düzenlemeler festivalden kalan sergi alanlarıymış.

Şampanyanın başkenti Reims’e gidiyoruz. Yol kenarında küre, daire, ve kare biçiminde formlar gördük, bu bölgede çok kaza olduğundan gece sürücülerin dikkatini çekmek ve uyarmak için gece bu formlar ışıl ışıl parlıyormuş. UNESCO Kültür Mirası olarak kabul edilen Reims Katedrali görkemli bir yapı ve 25 kralın taç giyme törenine tanıklık etmiş ve katedral duvarına bu kralları isimleri yazılmış. Katedralde toplam 2303 heykel var. İçeri girdiğinizde vitrayların güzelliği başınızı döndürüyor. Katedralde çıkan yangında bazı vitraylar zarar görmüş onun yerine modern sanatın göstergesi vitraylar yapmış bazı sanatçılar. Katedralde Baba, Oğul ve Kursal Ruh adına daima üç kapı var. Katedral Meryem Ana’ya ithaf edilmiş. Katedralin içinde daha 12 yaşında ülkeyi kutaracağına dair Tanrı’dan sesler duyduğunu iddaa eden ve erkek kılığına girerek Fransa’yı kurtaran ve cadı olduğuna hükmedilerek yakılan ve 490 yıl sonra kilise tarafından azize ilan edilen Jan Dark’ın heykeli var. Ayrıca Güney Afrika Lideri Özgürlük Savaşçısı Nelson Mandela’nın ayakkabıları bir vitrinde sergileniyor.

Rehberimizin korkulu rüyası, cehennem dediği Paris’e gidiyoruz. Gezimizin ikinci günü 14 Temmuz ve bu tarih Fransa Ulusal Günü ya da Bastille Günü. 14 Temmuz 1789 tarihinde Fransız ihtilali sırasında Bastille hapishanesi halk tarafından basılmış ve kraliyetin hükmüyle hapse atılan ve itiraz hakkı bulunmayan mahkumlar serbest bırakılmış. Kaçırılmayacak bir tören dedi rehberimiz. Gündüz geçit töreni, savaş uçakları ve ordunun gücünü gösteren tanklar, toplar… Gece de Eyfel Kulesi’ni merkez alan ve yarım saat süren muhteşem havai fişek gösterisi. Pek mutlu olduk ama bizi öldüren kurşunu attı rehberimiz. Otobüsle gece şehre girmek bayram olduğu için yasak, kendi imkanlarınız ile gitseniz bile hiç tavsiye etmem, sıkıyönetim var, bu gece eylem bekleniyor ayrıca dünyada hırsızlığın en çok olduğu kent, bu gece çok kalabalık olduğu için risk çok fazla dedi. Her şeyi göze aldık, telefonlar edildi araç ayarlandı. Şanzeli’den geçerken ünlü markaların vitrin canlarını korumak için kalın tahtalarla mağaza girişlerini ve vitrinlerini boydan boya kapattığını gördük. Eylem olacağı beklentisi ve bu eylemlerde maddi hasarın çok olması mağazaları bu tarz tedbirler almaya itmiş. Her yerde güvenlik görevlisi vardı. Bu görüntülerden sonra gösteriye geleceğim diyenlerin sayısı hızla düştü ve muhteşem havai fişek gösterisini otel odasında canlı yayında, gezi grubundaki arkadaşımızın yanında getirdiği takımla pişirdiği Türk kahvesi eşliğinde seyrettik. O gece eylemlerden dolayı 80 kişinin tutuklandığını öğrendik.

 

Paris’e günde 1 milyon 260 bin araç giriyormuş. Çok ağır ilerleyen bir trafikte kente giren araçların yoğunluğu bu inanılmaz rakamı doğruluyor. 6 saatlik park ücreti 50 euro, kentin park ücreti çok yüksek. Turizm 12 ay ve yılda 35 milyon turist geliyor. Seine Nehri olmasa Paris, Paris olmazdı dedi rehberimiz. Nehir üzerinde 37 köprü var, kentin altında 2 bin kilometre uzunluğunda; elektrik, kanalizasyon, metro düzeni var. Modanın başkenti Paris’te ünlü mağazalar ilk çıkan ürünlerini Şanzelize’de sergiliyor. Bu caddede sağ tarftaki mağazalar daha prestijli markalar tarafından tercih edilmiş çünkü insanlar caddenin güneş gören bu sağ tarafında yürümeyi tercih ediyorlarmış. Dünyanın en önemli markaları cadde boyunca sıralanıyor, bu mağazalar satıştan çok dünyaya kendi ürünlerini göstermek için Paris’i vitrin olarak kullanıyorlar.

Programımızda üç gece konaklama var. Otelimiz kent merkezinden 15 km uzakta. Kent merkezindeki otellerin çok küçük odaları olduğu için misafirlerimiz memnun kalmıyorlardı o yüzden kent dışındaki otellere yöneldik, dedi rehberimiz. Gezimizin üçüncü günü şehir merkezine doğru gelirken çok yoğun bir trafiğin içindeydik. Kimi binaların tepelerinde bahçeler olduğunu, buralarda ağaç yertiştirdiklerini gördük. Şehir turu yaptık. Şanzelize’den geçerken yabancı bir ülkeye ait tek turizm bürosunun bu meşhur caddede olduğunu gördük, o büro Türkiye’ye ait, maalesef Türkiye’yi Fransızlar tercih etmiyormuş. Meşhur Zafer Takının bulunduğu yerde trafik lambası yok, dünyanın en geniş döner kavşağı burada bulunuyor, 400 metre genişliğinde. Zafer Takı Eyfel Kulesi’nden sonra Paris’teki en önemli yapı, kavşak 12 caddenin birleşim noktası ve kavşakta şoförlük ustalık istiyor. Zafer Takı’nın altı 1. Dünya Savaşı’nda kimliği belirlenemeyen meçhul askerlerin gömüldüğü yer ve 2. Dünya Savaşı’da Nazilerin işgalinde bile sönmeyen bir ateş meçhul askerlerin anısına sürekli yanıyor.

Seine Nehri turu için teknelere bindik ve nefis bir yolculuk yaptık. Notre Dame Katedrali’nin etrafı kapatılmış, turumuz programında burayı gezmek vardı, maalesf uzaktan bakmakla yetindik. Eyfel Kulesi’ne çıkmak için uzun bir kuyruk bizi bekliyordu. Bir gün önce ulusal bayramları olduğundan kule ziyarete kapatılınca, dün giremeyenlerde gelince kuyruk daha da uzamış. Ülkede sıkıyönetim olduğu için, adeta havaalanına girer gibi sıkı bir güvenlik kontrolünden geçiyorsunuz. Bu demir yığını için bukadar beklemeye değer mi diye söylenip duruyorsunuz ama yukarı çıkınca fikriniz değişiyor. İkinci kata kadar asansörle çıkıyor, daha üst katlara çıkmak için ayrıca ücret ödüyorsunuz. ya da 1665 basamakla kulenin en yüksek katına çıkıyorsunuz. İkinci kattaki manzara muhteşemdi. Kent planının güzelliğine hayran kalıyorsunuz. Kahve eşliğinde bir müddet manzarayı seyrettikten sonra merdivenlerden birinci kata indik . Kulenin inşa öyküsünü video ve fotoğraflarla anlatan bölümde vakit geçirdik ve manzaraya bakarak oda arkadaşım Işık’la merdivenlerden inerek zemine ulaştık.

Gece 23.00 da Lido Show denilen Paris’in en meşhur gösterisine gitmek için hazırlandık. Bu eksta turu alan sekiz kişiydik. Limuzin tarzında bir araç bizi otelden aldı, araç sahibi Türk, iki üniversite bitirmiş, vatandaşlık almış, ve Paris’te şirketi var, yanında sekiz kişi çalışıyormuş. Paris’teki altyapı çalışmaları çok sık karşımıza çıkıyor dedik, Paris 2050 ‘ye hazırlanıyormuş. Yollarını elektrikli araçlara göre yeniden planlıyorlarmış, toplu taşıma sistemini moderleştirme çalışmaları varmış, drone larla sağlanacak hizmet sistemini planlıyorlarmış. Gösteri Şanzelize’de. Işıklar Kenti denilen Paris’in gece görüntüsü çok etkileyiciydi. Çok şık kadınların bir önceki gösteriden çıkışlarını, salonun yeni gösteriye hazırlanmasını beklerken izledik. Yerimiz sahnenin hemen dibiydi. Şampanya eşliğinde etkileyici bir gösteri izledik. Işıklandırma, köstüm, sunum mükemmeldi. Alçalıp yükselen sahnede yapılan buz pateni dansı yine bileklerine kadar su içinde dans eden kızlar, denge fiziki dayanıklılık zarafet ve ustalığın harmanlandığı çiftin dansı mükemmeldi. Çok pahalı bir gösteriydi ama hepimiz iyi ki gelmişiz dedik.

Gezi boyunca aldığım notları gözden geçirirken Eyfel Kulesi’nden sonra Ressamlar Tepe’si adıyla bilinen Montmartre Tepesi’ni gezdiğimizi hatırladım. Rehberimizin anlattıklarından birkaç not daha ileteyim. Eyfel Kulesi yedi senede bir boyanıyor, ve 50 ton boya kullanılıyor, boyama işlemi üç ay sürüyor. Jotun ile boyanıyor, Türkiye reklamları da buna göre yapılıyor. Kulede 2.5 milyon parça var. 18 bin parça perçinleme elle yapılmış ve dünyanın en çok ziyaret edilen yeri. Guy de Maupassant Fransa’nın ünlü bir yazarı ve Eyfel Kulesi’nden nefret ediyor ama her gün yemeğini kuledeki bir restorantta yiyor. Bu ne yaman çelişki usta dediklerinde yazarın yanıtı: O kadar çirkin bir yapı ki şehrin her yerinden görünmesine tahammül edemiyorum, kuleyi bütünüyle görmediğim tek yer burası!

İlk küvetli otel Paris’te yapiımış. Zafer Takı’nın bulunduğu yerin 12 caddenin birleşme noktası olduğunu ve dünyanın en büyük döner kavşağının burada olduğunu yazmıştım, buna istinaden çok yerinde bir benzetmeyle bu bölgeye Paris’in göbek deliği diyorlarmış. Şanzelize Caddesi boyunca binaların yüksekliği, çatı ve pencereleri aynı olmalı, binaların 2. ve 5. katlarında uzunlamasına Fransız balkonlar bulunmalı. Fransız balkonun işlevi yere kadar uzanan pencerelerden içeriye bol ışık girmesi ve bu balkonların binanın ağırlığını azaltması. Bizim yaz mevsiminde adeta evimizin bir odası gibi kullandığımız balkonlara Fransızlar yılın 300 gün hava kapalı olduğu için çıkamıyorlar. O yüzden ülkemizde yeni yapılan binalarda kullanılan Fransız balkon tarzı bana hep gereksiz gelirdi. Balkona çıkamayacak kadar dar yere niye balkon denir ki derdim meğer binanın ağırlığını azaltıyormuş. Her sokağın köşesinde bir rakam ve bulvar adları yazılı. Paris aynı zamanda kokunun başkenti. Parfümün bitki esans oranı %25 ve pahalı bir ürün, ışığa ve ısıya maruz kalmazsa ömrü sekiz yıl, eau de parfüm de ise bitki oranı %15 ve ömrü üç yıl ve parfüme göre daha ucuz bir ürün. Söz parfümden açılmışken unutamadığım bir roman olan Patrıck Süskınd’ın Koku adlı eserini önermeden geçemeyeceğim. Okuduktan sonra bu kitabın filmi asla çekilemez derken yanıldığımı filmi izlerken gördüm çok başarılı bir uygulama. Monmarte Tepesi’ne gitmek için yola çıktık. Picasso, Salvador Dali, Van Gogh, Renoir gibi sanatçılarım mekanı Ressamlar Tepesi’ndeyiz. Otobüsümüz bizi belli bir noktada indirdi, adı üzerinde tepe. Dar yollardan yokuş tırmanacağız. Bu bölge yukarıda saydığım ünlü ressamların yaşadığı dönemde Paris’in kirası ucuz semtleri arasında. Bohem yaşantıya sahip sanatçıların bir araya geldiği bu bölge aynı zmanda kabarelerin genelevlerin yoğun olduğu bir yermiş.Yokuş tırmanmadan önce karşı caddede kırmızı renkli bir değirmen gösterdi rehberimiz. Moulin Rouge meşhur can can dansının görkemli revülerin sergilendiği yer. İşlevine bugünde devam ediyor. Nicole Kıdman’ın başrolde oynadığı aynı adla ödül alan (Moulin Rouge) filmi bu bölge dikkate alınarak çekilen etkileyici bir film. Rehberimiz bizi bir fırına götürdü. Baget ekmek Fransa’da sevilen bir ürün, parasını ekmeği uzatan kişiye değil bir makinenin içine koyuyorsunuz, satıcının elinin paraya değmemesi için. Paris Fırıncılar Derneğinin düzenlediği bir yarışmada en büyük ödülü aldığını gösteren amblem vitrinde görünüyor. Bir cafenin önünden geçiyoruz, rehberimiz burayı hatıtladınız mı diye soruyor. Çoğumuz ilk kez geldiğimiz için birbirimize baktık ünlü Amelie adlı filmde, film kahramanının çalıştığı cafe imiş. Yaşadığı ev ve alışveriş yaptığı marketi gösterdi . Bu filmi seyretmiştim, rehber söyleyince hatırladım. Kiliseler, müzeler, cafeler, restorantlarıyla çok renkli bir bölge Ressamlar Tepesi .

Dahanelerneler.com ilavesi: Rehberimiz Ressamlar Tepesinde iki saatlik serbest zaman tanıdı. Arkadaşlarım birşeyler yemek içmek istediler. Ben onlardan ayrıldım . Tek başıma çevreyi dolaştım. Önce sokak şarkıcısı Zaz’ın ünlenmeden önce şarkı söylediği sokak başına gittim. Tam da o yerde bir poz verdim . Sonra Sacre Coeur Bazilikasına gittim. Sacre Coeur Kutsal Kalp anlamına geliyor. İsa’nın kutsal yüreğine ithafen bu ad verilmiş. Bazilikayı ziyaret etmeden önce Paris ‘i birde buradan seyrettim, merdivenlere oturarak. Tarihi binaları, yeşil dokusu beni bir kez daha büyüledi. Birden Amelia filmi aklıma geldi. Filmin çekildiği bölümlere gittim. Birkez de oradan baktım hem Paris’e hem Sacre Coeur’a. Önümde muhteşem bir manzara, arkamda muhteşem bembeyaz bir eser…. beni içeri doğru çekti. İsa nın beyazlar içinde göğe çıkışı resmedilmiş dev mozaik etkileyici..İçerde İncil’den okunan bab, ibadet eden hiristiyanlar, mum dikenler, u şeklinde turlayarak ziyarette bulunanalar, ve benim gibi oturarak izleyenler…

(Kilisenin beyazlığından bahsetmiştim; yapı malzemesi kalker taşı, yağmur suyu ile tepkimeye girince çamaşır suyu ile yıkanır gibi her yağmurda kilise kendi kendini yıkıyor, bir de sonradan öğrendim burada sürekli incilden bölümler okunuyor, hani bazı camilerde nasıl sürekli kuran sesi duyarsınız…) Buradan çıkınca Ressamlar Tepesi’nin arka sokaklarına gittim. Amelia’nin çalıştığı cafe ve alışvriş ettiği marketi bir kez daha ziyaret ettim. Güzel bir filmdi…

Empresyonist ressamların buluşma noktası olmuş Ressamlar Tepesi. Bu akıma dahil sanatçıların kullandığı Le Bateau Lavoır adlı atölyeyi gördük. Yaptıkları resimlerin boyası kurusun diye ressamların eserlerini koydukları vitrin gibi bir yeri gösterdi rehberimiz. Birçok ressamın katıldığı pansiyonun önündeyiz, pansiyon duvarına sanatçıların isimleri yazılmış. Herhangi bir lüksü olmayan ısıtma sisteminin sorunlu olduğu bir pansiyon burası. Yaşadıkları dönemde yaptıkları resimlerden para kazanamayan birçok ressam öldükten sonra ünlenmiş, rahat eden de mirasçıları olmuş. Dolaşırken bir dans okulunu gösterdi rehberimiz, can can dansının öğretildiği okulmuş. Kalabalık bir turist grubunun bulunduğu yerde Aşk Duvarı adı verilen ve 250 farklı dilde seni seviyorum sözcüklerinin yazılı olduğu bir duvar gördük. Bu duvar küçük bir parkın içindeydi. Duvarın üzerinde kırmızı boya lekeleri, kırılan kalbin simgesiymiş. Sokakları dolaşırken rehberimiz duvarda sadece göz olan küçük bir figür gösterdi . Montmarte Tepesi’ndeki sokakların duvarlarına insan uzvunun parçalarını simgelyen küçük kalıpların nerede olduğunu tespit edip insanı tamaladığında 50 bin euro para ödülü kazanıyormuşsunuz. Uzuvları tamamlayan kişiden sonra sokakların duvarlarına konan küçük kabartmaların yeri ve biçimi değişiyormuş. Para ödülü sponsorluğunu ünlü şirketler üstleniyormuş. Duvardan geçen adamın, daha doğrusu tam geçmeyip vücudunun yarısı geçmiş bir adamın yanından geçtik. Hikayesi; Marsel Aym adlı bir Fransız yazar ve romanlarda mekan hep Montmarte. Dutilleud adındaki öykü kahramanının duvarın içinden geçme özelliği var ve bunu hep hayatını kolaylaştıran bir özellik olarak kullanıyor. Evli bir kadınla sürdürdüğü ilişkiyi kıskanç koca fark ediyor. Öykü kahramanı Dutilleud sevgilisinin kocası aniden eve gelince duvar içinden geçmeye çalışırken bu özelliğini yitirdiğini görüyor ve duvar içine hapsoluyor. Görkemli bir villa gördük. Antalya konserinde başarısız olan ve yuhalanan ünlü sanatçı Dalida’nın Antalya dönüşü bu evde intihar ettiğini öğrendik. Paris’in bu bölgesini çok beğendim. Rehberimiz tax free denilen vergi iade sisteminden bahsetti. Bir mağazadan aldığınız 50 euro (en az) tutarındaki bir ürünün faturasını aldıktan sonra pasaportunuzu göstererek tax free belgesi istiyorsunuz. Dönüşte havaalanında tax free bölümünde kuyruğa giriyorunuz; ürün faturası, tax free belgesi, aldığınız ürün ve ürünü alan kişi orada olunca size vergi iadesini hemen ödüyorlar. Aldığınız belge birçok ürünü alıp toplam 50 euro olması değil herbir ürünün bedeli 50 ve üstü olmalı. Bu oran ülkeden ülkeye değişiyormuş. Ressamlar Tepesi’nde otelimize dönerken otobüsün sağ tarafında hayret nidaları duyduk. Naktığımızda yere serilmiş örtülerde çeşit çeşit işporta malı ürünler ve etrafında bir sürü insan gördük. Ey Işıklar Kenti Paris, karizman fena çizildi.

Paris’te son günümüz. Disneyland’a gidiyoruz. Rehberimiz; Film stüdyoları ve tema farkı olarak iki bölüm var. Sadece biri için bilet veriyoruz. Her iki bölümüde görmek isterseniz, bu istekte olan arkadaşınızı bulun, belli bir saatte yer tespit edip buluşun biletlerinizi takas edin dedi. Her iki yeride görme kararı vermiştik, daha sonra fikir değişti. tema parka girdik. Çok renkli bir dünya. Çocuklar için altı yaş üstü gitmeli bence. Anılarda yer edebilmeli ve anımsayabilmeleri için. Rehberimiz haritaları dağıttı, buluşma noktası ve saatini söyledi, akşama kadar vaktimiz var. Verilen haritaya göre gideceğimiz yerleri tespit ettik. Çok geniş bir alan, bu alanda belirli saatlerde geçit törenleri oluyor. Walt Disney’in ünlü kahramanları, müzik dans eşliğinde geçiyor, her geçit töreni birbirinden farklı ve coşkulu. İstediğiniz yere kuyruğa girip, bekleyerek girebiliyorsunuz. En çok beklediğiniz yerler Disneyland’ın en popüler yerleri. Beklemeden de girebiliyorsunuz, bunun için eksta ücret ödüyorsunuz pahalı bir giriş.(fastpass) Bu kartınızı gösterip öncelik hakkını kullanıyorsunuz, kapitalist sistem elinizdeki parayı almak için her türlü düzeni kurmuş. Alice Harikalar Diyarı adlı bölümden sonra, Small Word adlı gösteriye katıldık, bayıldım. kayıklara binip farklı bir dünyanın içine dalıyorsunuz, kanalların etrafında binbir çeşit bebekler, hayvanlar dans ederek şarkı söylüyor. Harika bir yer, bayıldım. Robinson Cruose’nin adasına gittik, çok güzel canlandırmalarla; mutfağını, evini , hayatını nasıl devam ettirdiğini anlatan çok başarılı görsellerle sizi o dünyaya götürüyorlar. Perili Köşke çok kuyruk bekleyerek girdik. Önce sizi karanlık ortamda o atmosfere hazırlıyor sonra raylar üzerinde vagonlara binip odalardan geçerek ses ışık efektleriyle köşkü dolaştırıp hayaletlerle tanıştırıyorlar, etkileyiciydi. Star Wars unutamayacağım bir deneyimdi. Yine çok uzun bir kuyruktan sonra çığlık seslerinin yankılandığı yere yaklaştıkça ”ben ne ettim de girdim bu kuyruğa ”dedim kendime ama çok bekleyince ayırdığın zamana da kıyıp çıkamıyorsun. Neyse rokete bindik, çantalarımız uçmasın diye sapını ayaklarımıza doladık ve uçuşa geçtik. Ben daha önce böyle bir şey yaşamdım. Rokete binerken kendimi cesaretlendiriyordum, bak medeni Avrupalılar çocuklarını getirmiş, korkulacak birşey olsa küçük çocuklarını bindirmezlerdi demiştim ama yolculuk bitince o medeni Avrupalıların yakasından tutup çocuklarınıza bunu yaşatmaya hakkınız yok, demek isterdim. Tam bir travma’ Gözlerimi açtığım yerlerdeki yıldızlı gökyüzü, uzay muhteşem ama gerçekten çok sert ve hızlı dönüşler yüreğinizi ağzınıza getiriyor. İnince kendimi çok azarladım. ”gelmişsin 58 yaşına, ergenler gibi ne işin vardı bu rokette” diye. Eğlenceli bir o kadar da yorucu bir gün geçirdik. Bana sorarsanız bütün günü Disneyland’da geçirmek yerine Paris’in müze ve saraylarına gitmeyi tercih ederdim. Paris’in saray ve müzelerini gezmek için bir gün yetmeyeceği aşikar, ayrıca gelip gezmek gerekiyor. Pek çok fotoğraf ve video desteğini gezi arkadaşım Işık Koyunkaya’dan ve bir videoyu da Emine Savran ‘dan destek alarak sundum, kendilerine teşekkür ederim.

Gezinin beşinci günü Paris’e veda ediyoruz. Ülkenin zenginliğine bakınca elde ettikleri refah düzeyinin, sömürdükleri ülkelerin kanından canından olduğununda farkına varıyorsunuz elbette. Afrika’daki 22 ülkenin resmi dili Fransızca üstelik onca yoksulluğa rağmen bazıları Fransa’ya sömürge vergisi vermeye devam diyor. Rehberimiz pek mutlu cehennem dediği Paris’ten ayrılıyor kendi deyimiyle cennete gidiyoruz. Asıl gezi şimdi başlıyor, Atlas Okyonusu’na doğru gidiyoruz diyor. Gideceğimiz ülkeler ırkçıdır, ülklerinde yaşayan yabancıları sevmezler ama turistlere iyi davranırlar, diyerek sanatlı bir anlatımla; Güneyliler bahçelerinde , kuzeyliler misafirlerini evlerinde ağırlarlar diyor rehberimiz. Bakalım göreceğiz. Paris’teki trafik adım adım, ambulans sesi duyuyoruz, hepimiz pür dikkat bu yoğun trafikte ambulans nasıl geçecek diye bakıyoruz. Ambulans son hızla geliyor, hızını kesmeden sağa ve sola ayrılan arabaların arasından süzülerek geçip gidiyor.Patates, şeker pancarı,tahıl ekili topraklardan geçiyoruz.Fransız tarzı patates kızartması çok ünlü. Önce düşük ısılı yağda bir iki dakika patatesi bekletip çıkarıyorlar. Yiyecekleri zaman yüksek ısılı yağda kızartıyorlar, içi yumuşacık dışı kıtır kıtır yer fıstığı püresi ile servis ediyorlar. Çok farklı sosları varmış, birisi o kadar acıymış ki, sorumluluğu üstleniyorum diye kağıt imzaladıktan sonra servis ediyorlarmış.

Manş Denizi’nn altından geçen İngiltere’ye giden tünel girişinin olduğu Lille şehrindeyiz. Tünelde gidiş-dönüş ve servis yolu var. 21 milyar dolarlık proje. Galya Bölgesindeyiz. Flaman ülkesi iki dilli. Flemenkçe ve Fransızca. Belçikadayız ve yine yolun kenarındaki bir amblemle yeni bir ülkeye geçiyoruz. Brugge, bir Ortaçağ kenti. Araçları ve modern giyimli insanları bir kenara çektiğimizde rahatlıkla Ortaçağda geçen bir filmi Brugge’de çekebilirsiniz. Kenti nehir yoluyla gelenler kurmuş. Kuzeyin Venedik’i diye adlandırılıyor kent. Bütün kanallarda kuğu var ve kuğu kentin sembolü. 17. yy dan itibaren Brugge hiç değişmemiş. Kanallardan ötürü, rutubeti önlemek için her evde şömine yakılıyormuş. Aynı zamanda kent bir Başpiskoposluk merkezi. Meslek loncalarının olduğu binalar ve Mark-Pazar yeri(market) kentin önemli bölgeleri. Belçika danteli ünlü, Brugge’da dantelden yapılmış kent planını gösteren bir harita ilgimizi çekti. Waffle, çikolata ve bira adeta Belçika’nın olmazsa olmazı. Brugge’da pek çok müze var bunlardan biri de bira müzesi , bira yapımı öğretiliyor, biranızı yapıyorsunuz, şişenin üzerine adınızı yazıp teslim ediyorlar, tabii ki, belirli bir ücret dahilinde. 1100 çeşit bira var Belçika’da, 450 bira çeşidi de endüstriyel. Kutsal Kan Kilisesi, İsa’nın çarmıhtayken damlattığı kanın sergilendiği kilise. Kent, Unesco Dünya Mirası listesinde, mücevher gibi bir şehir.

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Arnavutluk Gezisi

Screenshot_20191214-151852_Gallery
Screenshot_20191214-151707_Gallery
20190821_112114
Screenshot_20191214-155756_Gallery
Screenshot_20191214-155747_Gallery
Screenshot_20191213-214700_Gallery
20190821_072427
20190821_072225
Screenshot_20191214-155733_Gallery

İşkodraya doğru ilerlerken bunker denilen sığınaklar gözümüze çarpıyor. Bu savunma alanları mantar gibi olup, küçük bir penceresi olan, içeride 180 derece açıyla silahı yerleştirdiğiniz ve karşıdan gelenlere ateş açabildiğiniz, yukarıdan gelen bombardımanlara karşı da gayet sağlam olan mevzii yerleri.

İşkodra da halkın çoğu bisiklet kullanıyor, lüks arabalar çoğunlukta, özellikle üç arabadan biri mercedes. Lüks arabaların çoğu çalıntıymış. Kaçak sigara, tütün, 16'lı silah, sepet anten İşkodra çarşısında rahatlıkla bulabileceğiniz ürünler.

Şehrin merkezinde trafiğe kapanan güzel bir caddesi var, sabah saat 8 itibariyle burada corza (piyasa) başlıyor ve 10.30 da bitiyor, daha sonra sokakta kimseyi göremiyorsunuz, insanlar iki saat için giyiniyor, süsleniyor, piyasaya çıkıyor. Arnavutlar da müslüman olan da var, hiristiyan da. Ve gayet mutlu saygılı yaşıyorlarmış.

Rozofa Kalesi; Rozofa kralın gelinidir Hamile ama eşinden değil, bu dönemde bir kale yapmaya çalışıyorlar kaleyi gündüz yapıyorlar, gece yıkılıyor, tekrar yapıyorlar, gece yıkılıyor, bunun üzerine  tanrılara danışalım diyorlar ve yanıt kısa sürede geliyor, içinizde bir günahkar var diyerek Rozofa'nın öldürülmesi gerektiğini ancak bu takdirde kalenin yapımının tamamlanacağını söylüyorlar..Rozofa da bu durumu kabul ediyor, yalnız diyor ki ''Bir elimi dışarıda bırakın çocuğumu seveyim, bir göğsümü dışarıda bırakın çocuğumu emzireyim, bir gözümü dışarıda bırakın çocuğumu görebileyim ''. Bu şekilde kendisini gömüyorlar. Günümüzde kalenin tepesinden köpüre köpüre gelen bir su var, Rozofa'nın sütü diyorlar buna.

İşkodra Kalesi aynı zamanda Balkan Savaşlarında elimizden çıkan son kale

İşkodra gölünde tatlı su balıklarını ve satanları görüyoruz.

Ülkenin % 60 dağlık. Kendilerine Arnavut demiyorlar. Şiptar diyorlar. Ülkeye de Şifonya diyorlar, kartallar diyarı demek. Bayraklarında da çift başlı kartalları görüyoruz. Konuştukları dil Arnavutça. Latin Alfabesini kullanıyorlar, bazı özel seslere ait noktalı harfleri bulunmakta

Arnavutluk denilince iki lider akla geliyor. Biri Enver Hoca, diğeri de Gjergj Kastrioti diğer adıyla İskender Bey. Bizim bildiğimiz Büyük İskender değil. Osmanlının Balkanlar da ilerleme kaydettiği dönemde buraya geldiklerinde yapılan savaş sonucunda Edirne Sarayına götürülmek üzere kendisini alıyorlar devşiriyorlar ve müslüman oluyor. Gerçekten gözü pek, korkusuz, doğru kararlar verebilen bir asker olarak kendi memleketine görevli geri dönüyor. Buraya gelince dinini tekrar değiştirdiğini açıklıyor ve Osmanlıya kafa tutuyor, İskender Bey'in simgesini bir kaç yerde görüyoruz, özellikle Kastrioti yazan benzin istasyonlarında da gördüğümüz, bir şapka ve üzerinde keçi boynuzu onun simgesi. Arnavutların inatçı olduğu da hep söylenir, bu sembol bize bunu hatırlattı.

Ama şöyle de bir hikaye var; savaş zamanı keçi boynuzlarına doladıkları çaputları, gece yakınca, hayvanlar can havliyle sağa sola kaçışırlar ve de düşman karşı tarafın donanmasını kalabalık zannederek hücüm etmekten vazgeçermiş.

İskender Bey'in anıt mezarının yanından geçiyoruz. Yıkık halde bir kilise, sütunlar ve Arnavutluk Bayrağını görüyoruz. Orjinal bir mezar değil içi boş. Tepede de İskender Bey'in heykeli var. İskender Bey'in kemiklerinin tılsımlı olduğu, taşıyana güç cesaret verdiği söylentisi ile kemikleri mezardan çıkartılarak kolye v.s yapılmış.

Diğer bir lider Enver Hoca'ya gelince; Hoca lakabıyla camii hocası gibi düşünmemek gerek, ikinci dünya savaşı sıralarında Fransaya gitmiş, Fransızca öğrenip, öğretmen olarak ülkesine dönmüş. Tam o dönemde de bu ülke İtalyanların işgali altına girmiş. Ülke büyük değişim göstermiş özellikle Tiran da tüm kamu binalarını İtalyanların yaptığı sonraları Çin ve Rusyanın da yaptığı binalar şehirde  kendini göstermiş, bunların dışındaki binalar adeta köy evleri havasında kalmış.

Enver Hoca buraya geldiğinde ilk işçi partisini kuran grubun içerisinde yer almış ve kısa zamanda İtalyanları buradan püskürtüp, başbakan olarak tarih sahnesine çıkmış. Kendisinin bir söylemi var ''Arnavutluk dünyanın ilk ve tek köminist, ateist devleti olacaktır''

Bu söylemden yola çıkarak ülkeyi buna göre hazırlıyor ve 46 yıl boyunca demir yumrukla ülkeyi yönetiliyor. Ülkeye gelir gelmez her kente uğrayan demiryollarını geliştiriyor. Dinin yaşanmasını da yasaklıyor. Sosyal konutlar yaptırıyor Tito gibi, ama her bir odada bir aile yaşayacak şekilde yapılıyor. İbadet etmek yasak demiştik, ibadet edenleri ihbar etmeyenler en az onlar kadar cezalandırılıyor. Daha sonra Radyo Kurumunu açıyor, çünkü kendi düşünce ve fikirlerini halkına empoze ettirmek, bilinç altına yerleştirmek istiyor. Bir süre sonra ülkeye televizyon geliyor. Televizyonun ilk açılış konuşması da çok ilginçtir. ''Günaydın Sayın Başkan'' Zira televizyon bir tek Enver Hoca da var.

Bu ülke  o dönemde günümüzdeki Kuzey Kore gibi kapalı bir ülke. Dışarıdan ziyaretçi alımı sınırlı olup, yılda sadece 3 bin kişinin gelmesine izin veriliyor, o da Makedonya Ohri ye gelen Hollandalı turistlerin günü birlik girişleri. İş amaçlı gelenlerin de propoganda yapması yasak olduğu gibi onları takip eden sivil görünümlü polisler var

Muhalif sesler çıkması halinde de başkent Tiran a çok yakın Elbasan şehri yakınlarına bir hapishane yaptırıyor ve onları burada topluyor.

Enver Hoca daha ölmeden önce kendisi için büyük bir anıt mezar tasarlatıyor. Buna Tiran Pramiti diyorlar  ama kendisi normal bir mezarlıkta gömülü, bugün adını ananda yok oysa bu ülkede ençok Enver adı yaygın o dönemden kalan bir etki.

Enver Hoca'nın yaptığı iyi şeylerden biri; iki topluluk varmış burada biri dağlık bölgede yaşayan gega diğeri sahil kesimde yaşayan toska bunları birleştirmeyi başarmış ikinciside okuma yazma oranını % 98 e çıkarmış

Enver Hoca ölünce halkın eli kolu bağlı kalıyor, fabrikalar işleyemeyecek duruma geliyor, ve Adriyatiğin tam karşısına İtalya'ya gidiyorlar, İtalyan mafyasından yasa dışı işleri ögreniyorlar

Arnavutluk Avrupa Birliği üyesi değil öyle bir düşüncesi de yok

Enver Hoca; İtthat ve Terakki Cemiyetinden geliyor, Enver, Talat ve Cemal Paşalar bu balkan coğrafyasında sevilen kişilerdi. Enver Hocanın ailesi de müslüman kökenli bir aileydi. Arnavutlar, Osmanlı'ya en yakın ve sadık millet olmuşlardır tarih boyunca. Abdülhamit'ın korumaları kahvecibaşısı, tatlıcıbaşısı, şerbetçibaşısı hep Arnavut kökenliymiş.

Arnavut ciğerine değinecek olursak burada bunu ne seven ne de yapan varmış. Balkan Savaşları esnasında İstanbul'dan gelip yerleşen Arnavutlar ekonomik sıkıntılar neticesinde sakadatı değerlendiriyorlar ve bu beğeni kazanıyor ''kim yaptı, Arnavut yaptı, Arnavutun Ciğeri'' diyerek günümüze kadar geliyor.

Elbasan tava  ise tam da buranın Elbasan şehrinden çıkmış, paçadan yapılan bu yemeği yiyen sultan çok beğeniyor, adına paça demek kaba olacak diye Elbasan tava demişler.

Türkiye'de pırasa böreğini Arnavutların çok yaptığı ve sevdiği söylenir, aslında bununda gerçekle alakası yokmuş, pılasa demekle  doydum demek istiyorlarmış.

Arnavutlar açık sözlü, deli dolu, aklından geçeni söyleyen, bir anda sinirlenip  bir anda gözleri dolan topluluk.

Para birimi lek, adını da buranın Anayasasını yazan kişiden Lek Duvagidi'den almış. Anayasadan ziyade sözlü yasa daha geçerliymiş. Besa söz demekmiş.

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Karadağ Gezisi

Screenshot_20191213-104753_Gallery
Screenshot_20191213-105035_Gallery
20190820_122938
20190820_123007
20190820_123024
20190820_123041
20190820_123122
20190820_123234
20190820_123709
20190820_123440
20190820_124655
20190820_123353
20190820_124000
20190820_124316
20190820_123537
20190820_123829
20190820_123406
20190820_123740
20190820_123001
20190820_123035
20190820_123146
20190820_123340
20190820_123421
20190820_123425
20190820_123516
20190820_123607
20190820_123633
20190820_123717
20190820_123746
20190820_123900
20190820_124036
20190820_124409
20190820_124540
20190820_124707
20190820_124740
20190820_124805
20190820_125045
20190820_125128
20190820_124914
20190820_125135
20190820_125342
20190820_125357
20190820_125433
20190820_125501
20190820_125538
20190820_125730
20190820_125739
20190820_130031
20190820_131027
20190820_131250
20190820_131334
20190820_131435
20190820_131624
20190820_131711
20190820_131727
20190820_133508

Karadağ nüfusu 850.000.    % 70 i dağlık, sadece başkenti düzlük. Yeni kurulmuş bir ülke.  Genellikle Sırbistan Karadağ olarak bilinir ki Dubrovnik'in bombalanması esnasında Sırbistan'ın bütün donanması Kotor Körfezinde bulunuyordu.

Hırvatlar katolik, Karadağlılar ortadoks, Sırpların da % 85 ortodokstur. Karadağlıların Sırplarla yakın ilişkileri vardır. En son bağımsızlığını kazanan ülke olan Karadağ'ın  yönetimi hala Sırbistan'da olduğundan ellerinde bulunan tapularla bunları hak etme durumu söz konusu. Birçok  bina görüyoruz çok büyük ama atıl durumda üstelik  bu binaların mülkiyeti uluslararası nezdinde hala Sırbistan'da görülüyor. İki ülkenin davaları devam etmekte. Akibetinin ne olacağını bekliyorlar.

Kotor Tito'nun en çok sevdiği bölgeymiş, İgola denilen yerde çamur banyosu yaptığını öğrendik. Kotor Titograt olarak anılırmış Yugoslavya döneminde, Osmanlı döneminde Böğürtlen denmiş. Karadağ'ın başkenti Podgorica (Podgoritsa). Daha aşağısı İgola sonrası, Kotor kalesini görüyoruz.

Bu ülkede Karadağlılar, Sırplar, sınıra yakın yerlerde Arnavutlar ve Boşnaklar yaşamaktadır. Karadağlıları anlayabilmeniz için onların da söylediği gibi 10 altın kuralını iyi bilmek gerek

Bunlar; insan yorgun doğar dinlenmek için yaşar

Yatağını kendin kadar sev

Gündüz iyi dinlen ki gece rahat uyuyasın.

Çalışma, çalışmak öldürür.

Eğer birini dinlenirken görürsen, yardımcı ol.

Mümkün olduğu kadar az çalış, işi de başkasına devret.

Gölgeler kurtuştur. Dinlenmekten kimse ölmemiştir.

Çalışmak hastalık getirir, genç ölme.

Yeme içme görürsen yanaş, çalışanları görürsen el ayak olma.

Çalışma ilhamın gelirse, otur dinlen, göreceksin geçecek.

 

Karadağlı ya bir iş vermişler yol çizgisi çizecek. Karadağlı 50 metre çizmiş yorulmuş. Sonra bir tabela almış üzerine şöyle yazmış. '' Bu çizgi 150 metre daha böyle devam eder.''

Has Karadağlıların yatak odasında bir tane sandalye bulunurmuş, uyumaktan yorulduklarında kalkıp sandalyede dinlensinler diye.

O kadar çalışmayı sevmeyen bir millet olunca, Yugoslavya döneminde de en az hakkı alan topluluk olmuşlar.

Yine bir sendika görüşmeleri sonrası sendika başkanı çıkar '' Arkadaşlar bundan sonra 4 gün daha az çalışacağız'' der. Cumartesi pazar zaten tatil, kala kala bir gün kalıyor. Herkes alkışlıyor.  ''Bundan sonra mesaiye 9 da değil 11 de başlıyacağız'' diyor yine alkışlıyorlar. ''Bundan sonra mesai 5 te değil 3 te bitecek'' yine alkış. ''Böyle çalışmakla maaşlarımıza % 150 zam alacağız'' diyor alkışlar devem ediyor. ''Bundan sonra çarsamba günleri çalışacağız ''deyince oradan birisi '' Her çarşamba mı '' diyor.

Bu kadar çalışmayı sevmeyen bir millet nasıl hayatını idame ettiriyor derseniz. Bu ülkede ağır sanayi diye birşey yok, kalkınmalarını turizme borçlular hatta domates biber bile üretmeye ihtiyaçları yok. Turizmden ciddi anlamda gelir elde ediyorlar. Her tarafta sobe yazısı var. Kiralık oda demek. Mayıstan başlayıp eylül sonuna kadar tatilci akımı var. Turla gelenler de ciddi döviz bırakıyor haftada 3 cruise gemisi geliyor herbir gemiden 3 bin-5 bin kişinin indiğini düşünecek olursak turizm gelirlerinin boyutunu anlayabiliriz. Ayrıca zengin Ruslar, Bulgaristan Varna Turlarını buraya kaydırdılar zaten eskiden beri sıcak denizlere inme hayalleri vardı, gerçekleştirdiler. Metrekaresi bin euro olan araziler, 7-8 bin euro olmuş. Çünkü dağlık bir ülkede talep fazla olunca fiyatların yükselmesi de kaçınılmaz.

Rahat küçük bir ülke olmakla birlikte Avrupa Birliğine girecek ülkeler listesinin başında bulunuyorlar. Hayat standarları yüksek, Avrupa Birliği üyesi değil ama para birimi euro. Ülkenin tamamı şu an şantiye gibi görülüyor her tarafta vinçler var dağları kesiyorlar biçiyorlar yaklaşık bir 10 yıl sonra Budva 'da yeşillik kalmayacak gibi. Bundan 6-7 yıl önce yatırım yapanlara (mesela 100 bin euroluk ) oturma hakkı veriliyormuş. 3 sene boyunca bu oturum hakkını elinizde tutarsanız vatandaşlığı kolay bir şekilde alabiliyormuşsunuz. işte bu dönemde Türkiye'den gelen çok fazla Türk olmuş buraya. Özellikle turizmciler Türkiye deki turizmin bitme noktasını görünce alternatif yatırım amaçlı buraya gelmişler, vatandaşlıklarını almışlar. Fakat artık böyle bir durum söz konusu değil

Kotor un kedileri meşhur. Hatta kedi müzesi var. Akıllı kedi, sarhoş kedi, seksi kedi, deli kedi gibi figürleri var.

Perast bölgesinden geçerken ki bir ortaçağ köyüdür; Michael Douglas, Madonna gibi dünya starlarının  evlerinin olduğunu öğreniyoruz. Kamarani ve Lapaten arasında  karşılıklı feribot seferleri yapan tekneleri görüyoruz

Kotor körfezinin en dar boğazından geçerken bütün gemiler kornolarını çalarlar, Boka yı selamlıyorlar. ''Boka'nın Osmanlı Donanmasını durdurmuş olduğu yer burasıdır'' diye yazan bir tabela varmış eskiden, bunu kaldırmışlar. Körfezi boylu boyunca dolaşıyoruz ve iki ada görüyoruz. Ağaçlı ada doğal, diğeri sonradan yapılmış  soldaki yeşil kubbeli adanın dünyadaki en zengin adalardan  olduğu söyleniyor.

Kotor Kalesinin 4.5 km uzunluğunda surları, 7. yy da yapılmış 14 yy da da geliştirilmiş.  Surlara çıkmak 2.5 saatinizi alıyor. En tepede dalgalan bayrağa kadar çıktığınızda sağınızda kalan dağın arkasını bile görebilir, gemilerin giriş çıkışını izleyebilirsiniz.

Kalenin dışında bir iki alışveriş merkezi var. Tüm restaurantlar, cafeler kalenin içerisinde.

Titonun bir sözü'' Ne kimseden toprak isteriz, ne de kimseye bir karış toprak veririz''

Kalenin girişinde taştan yapılmış bir posta kutusu var, buradaki hayatın doğru dürüst yaşanıp yaşanmadığını merak eden kral bir posta kutusu koyar, anahtarı sadece kendisindedir, vatandaşlar istek şikayet mektuplarını yazarak kutuya atarlar, kent içersinde olumsuz bir durum oluştuğu takdirde, ibret olsun diye bunu yapan kişileri ana giriş kapısının olduğu yerde  saat kulesinin altında prizmatik bir yapı var yukarıya doğru çıkan üçgen,  ibret taşı ibret sütünu diye de geçiyor, olumsuz davranışta bulunan kişinin elini kolunu bağlayıp buraya koyuyorlar üzerinede yapmış olduğu davranışı yazıyorlar gelen geçen halk kendisine hakaret ediyor, tükürüyor, domates atıyor, yumurta atıyor

Kente girdiğimizde konsolosluk bayraklarını görüyoruz. Hırvatistan Konsolosluğu gözümüze çarpıyor. Arkada da Karadağ  bayrağı ve şehrin flamasını görüyoruz, o dönemde Kotor, Budva da yaşayan kişiler gemilerine hangi şehirde yaşıyorlarsa o şehrin flamasını çekiyorlarmış. Bu kent bir orta çağ kenti, Dubrovnik ten daha orjinal yapılar var, çünkü Dubrovnik 1991 de ki savaştan etkilenmiş ve yapılar  zarar görmüş. Burası nispeten orjinalliğini korumuş daha çok depremler etkilemiş.

Yine girişte Buko'nun evini, yani Barboros'un donanmasını duruduran Buko nun evini görüyoruz.

Un meydanına geliyoruz. O dönemde  un ticareti, silah ticareti,  tuz ticareti ile uğraşan ailelere verilen lakaplar var ve her bir ailenin de bir arması var. Karşımızda duran bir evin ana kapısı üzerinde duran iki meleğin ortasında  bir arma görüyoruz, diğer binalarda da görmek mümkün. Dubrovnik'te olduğu gibi ticaretle uğraşan aristokrat ve soylu aileler burada da var. Burada ki un meydanı, o dönemin en büyük meydanlarından, bu aileye de balkonlu ev yapabilme imtiyazı sağlanmış ve bu ailenin soyu İtalya'da ki devlet üniversitesinde rektörlüğe kadar uzanmaktaymış.

Aziz Tryphon meydanındayız, onun adına yapılmış bir katedral var burada. Katedralin kemerli yapısının tam orasında bir kilit taşı var kilit taşının tam ortasında da bir yüz, tebessüm eden. Yüzün sağında ve solunda asma ve üzümler. Kendisi asmanın, üzümün, şarabın koruyucu azizlerinden sayılıyor ve memleketi de Lapseki dir. Vefat ettikten sonra kemikleri İstanbul'da Topkapı Sarayı'nın girişinde ki Aya İrini Kilisesinde bulunuyormuş, Venedikli denizciler, tüccarlar İstanbul'a gittikleri zaman onun kemiklerini alıp getiriyorlar ve Kotor'a hediye ediyorlar. Denizcilik ticaretinde çok önemli bir kişi olduğu için. Ve bu binayı yapıyorlar solda yapılış tarihi 1166, restore tarihi sağda 2016. İkisi arasındaki farkta depremin yansımlarını görebiliyoruz

Ossana denilen nefesi ile rüzgarı durduran bayanın kilisesini görüyoruz.  Hz İsa'nın zenci olarak resmedildiği nadir kiliselerdendir.

Dubrovnikliler 25 km yukarıdan su getirmekle övünürler demiştik burada durum farklı yeraltı kaynaklarını kullanıyorlar kuyular var, silah ticareti, tuz ticareti ile uğraşan ailelerin yanında çalışan hizmetkarlar su almak için tulumbanın başına geliyorlar tabii süre uzayınca da dedikodu oluyor bu çeşmeyede dedikodu çeşmesi deniyor.

Sırp Kilisesini görüyoruz, burada bulunan şuan görevli papaz savaş zamanı Saraybosna'da görevliymiş ve  kilisenin kapılarını müslümanlara açan kişiymiş. Tam arkamızda da konservatuvar binasını görüyoruz. Akşam üzeri öğrenciler çıkıp konserlerini veriyorlar.

Havalimanı pistinin içerisinden geçerek Budva'ya gidiyoruz. Burası Kasino cenneti, gece hayatının yaşandığı yer. Önümüzde Budva Kalesini görüyoruz Labirent gibi sokaklarında dolaşmak, orta çağı yaşamak oldukça keyifliydi. Adriyatik sahillerinde denize girmek te oldukça güzeldi..

Sveti Stefan adasında binaların tamamı otel olarak kullanılıyor. 49 yıllığına Singapurlu bir aileye kiralamışlar, onlar da daha sonra Katarlı bir aileye devretmişler. Oda ücretlerinin bin euradan başladğı söylenir. Hatta bir dönem bizden Kibariye bile burada kalmış

Ülkenin başkenti Podgorica ya doğru ilerliyoruz. Daha ileride Niksiç şehri. Niksiç Dağları başlıyor. Karadağlılar yazın yaz turizminden, kışın da kış turizminden kazanıyorlar. Konaklama için İşkodra ya varıyoruz. İşkodra Göl'ünün dörttete üçünü Arnavutlar, dörttebirini Karadağlılar kullanıyor. Bu bölgede kısa tekne turları, balık turları  yapılıyor. Karadağ'da bir çok midye ve istiridye çiftlikleride dikkatimizi çekti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

20190820_154301
20190820_154220
20190820_153434
20190820_154312
20190820_154953
20190820_153616
20190820_132100
20190820_153221
20190820_131326
20190820_153020
20190820_153926
20190820_153707
20190820_144507
20190820_152809
20190820_144442
20190820_145025
20190820_153430
20190820_113827
20190820_113859
20190820_153440
20190820_153123
20190820_153015
20190820_153020
20190820_164948
20190820_153920
20190820_154118
20190820_154758
Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Hırvatistan Gezisi

Screenshot_20191208-231525_Gallery
Screenshot_20191208-231545_Gallery
20190819_225305
20190819_213707
20190819_213717
20190819_224248
20190819_214251
20190819_214259
20190819_215842
20190819_221241
20190819_221333
20190819_221353
20190819_221414
20190819_221431
20190819_221503
20190819_221657
20190819_221815
20190819_221829
20190819_221923
20190819_222135
20190819_222532
20190819_222619
20190819_222631
20190819_222702
20190819_222720
20190819_222735
20190819_222754
20190819_222805
20190819_223024
20190819_223043
20190819_223100
20190819_223103
20190819_223905
20190819_224010
20190819_224014
20190819_224019
20190819_224027
20190819_224032
20190819_224038
20190819_224200
20190819_224217
20190819_224248
20190819_224241
20190819_225202
20190819_225248
20190819_225451
Screenshot_20191208-235703_Gallery
Screenshot_20191208-234850_Gallery
Screenshot_20191208-234903_Gallery
Screenshot_20191208-235227_Gallery
Screenshot_20191208-234923_Gallery

Hırvatistan, Avrupa Birliği'nin son kapısı, burada dilenci göremezsiniz, Suriye'li, Afgan'lı göremezsiniz, vizeniz olsa bile her an sınır dışı edilebilirsiniz.

Dubrovnik'i akşam vakti gezmek istedik gündüz gelen cruise turları yüzünden Dubrovnik girişinde sıra beklemek zorunda kalabilirdik.

Sol tarafımız uçurum, teknelerin ve yatların olduğu bir sahil şeridi. Adriyatik'in incisi deniliyor buraya. Sırpça da ''dubrova'' iyi manasında ama ''sık ormanlık'' anlamında da kullanılıyor. Gezeceğimiz en büyük, beton, taş şehri. Bir ortaçağ kenti. Sürekli etkinliklerin, festivallerin, konserlerin olduğu canlı, haraketli, turistik bir yer.

Avrupa Birliği üyesi olmakla beraber kendi para birimini kullanıyorlar. Para birimleri Kuna, 7.5 Kuna, bir Euro'ya denk geliyor. Mağazların çoğu Euro ile alış verişi kabul ediyor fakat oldukça pahalı bir şehir. Bir dilim pizza takeway 10 Eura civarında. Burası zengin bir şehir, bunu da hissettiriyor.

Timsah Adasını (Lokrum Adası) görüyoruz, tekneleri demir atmış. Asıl büyük limanı daha ileride, Tudjman Köprüsünün altına 2-3 gemi yanaşabiliyor, 3 ten fazla gemi geldiğinde soldaki Lokrum Adası açıklarına demirliyorlar. Yolcularını küçük filikalarla buraya getiriyorlar. Adanın diğer tarafında ise Dubrovnik'e gelipte mayosunu almaya unutanlar için düzenlenmiş bir plaj var.

Etrafı 2.5 km surlarla çevrili. Surları gezmek yaklaşık 3- 3.5 saatinizi alıyor, tabikii o da ücretli. Dubrovnik demek para demek. Bedava olan Onofrio Çeşmesi, belediyenin suyu akıyor. Yine ucuz olan Gostivar'lı (Makedonyalı) bir dondurmacı, çok ünlü, 1.5 Euro'ya bayağı büyük toplarla dondurma yenilebiliyor. Krem Şanti tadında.

Hırvatistan'a gelmişken kravatlar mevzuuna girmeden olmaz. Kravatı ortaya çıkaran, dünyaya giydiren millet Hırvatlar.

Burada alınacak en iyi ürün; ortaçağdan kalma bir eczanede satılıyor. Güzellik kremi. 10 Euro fiyatı. Krem kutusunun üzerinde bir göz simgesi var, adı yok.

Dubrovnik'e Pile Kapısından girdik. Stradun Caddesi en meşhur caddesi. Onun paralel sokağından ilerleyince Ivan Gundulic Meydanına geldik. Burada Meryem Ana Kilisesini gezdik. Karşısında Rektörlük Binası. Şehrin her yerinde Aziz Vloha Heykeli'ni görüyoruz. Kentin koruyucu azizi olarak biliniyor, memleketi Sivas. Görmüş olduğu bir rüya üzerine buraya bir mesaj gönderir ve kentin Venedikliler tarafından işgal edileceği kehanetinde bulunur, Dubrovnikliler bunu dikkate alırlar, surları daha da güçlendirirler ve beklenen gün gelir, güçlü surlar olunca savunma da güçlü olur dolayısıyla kent zarar görmez, o yüzden de kentte 50 ye yakın heykeli bulunmaktadır.

Dubrovnik savaştan nasibini alan yerlerden bir tanesi. Saraybosna'daki gibi kurşun izleri göremedik ama burada da acılar yaşanmış. O dönemde Karadağ, Sırbistan'ın donanmasının bulunduğu yer. Savaş patlak verdiği zaman Hırvatlarla Boşnaklar işbirliği yapıp, bu kenti bombardımana tutunca binaların bir çoğu zarar görür, kimisinin çatısı, kimi tamamen yanar. Katolik bir ülke olduğundan, ve Avrupa 'ya yakın olmasından katolik dünyası burayı hemen ayağa kaldırır.

Lovrjenac Kalesini görüyoruz. Aşağıda da Minceta Kulesini. Muazzam bir savunma sistemini geliştirmişler. O dönemde burada 20.000 kişinin yaşadığı tahmin ediliyor, günümüzde burada aktif olarak yaşayan 3.500 Dubrovnikli olduğu söylenir.

1432 yılında 15 yy da kapalı bir şehre su getirmekle övünürler. 25 km yukarıda, teleferiğin bulunduğu yerdeki haçın arkasındaki dağdan suyu, akuadükler vasıtasıyla getiriyorlar. Onofrio Çeşmesinden akan su, dağlardan gelen, belediyenin suyu. Bu çeşmenin buraya yapılması nedeni; kente birisi geldiği zaman ki; iki noktadan gelebiliyor. Bir deniz yolu diğeri kara yolu. Burası çok büyük bir şehir olduğudan ve dışarıdan gelenleri veba salgınlarından arındırmak için kontrol ve temizlik maksadıyla çeşmeyi kalenin girişine yapmışlar.

Stradun Caddesinin altı tamamen kanalizasyon sistemi. Yukarıdan gelen bir direnaj sistemi ile birlikte bütün kanalizasyon sistemini atık biriktirme alanında topluyorlar, gezerken tam da bu alanda kokuyu hissedebilirsiniz. Burada her an yağ, sarımsak ve kanalizsyon kokusu burnunza gelebilir. Çünkü kapalı bir alana sıkışmış bir kent.

Kaleye girmiş olduğumuz nokta itibariyle büyük bina görüyoruz. Saviour Kilisesi. Ara sokakta da orta çağdan kalan eczane. Eczanenin özelliği, orada çalışan rahipler ve rahibeler tarafından açılmış olması yani hem dini faaliyetlerini yaparken pozitif bilimden de vazgeçmemiş olmaları. Günümüze kadar gelen bir müze etkisi oluşturması. O meşhur krem de burada satılıyor. Yan tarafta da Fransisken Manastırı. Bu şehirde, kent merkezinde aristokratlar ve soylular yaşıyormuş ne kadar soylu olsa da gelenek ve uygulamalar, kanunları varmış. Mesela bir evde 3 yada 4 kız varsa sadece en büyük kız evlenebiliyor diğer kızlar manastıra gitmek, rahibe olarak hayatına devam etmek zorundaymış.

Manastır binasının giriş kapısının sol tarafında  duvara tırmanmaya çalışan büyük, küçük insanlar gördük, bunlar  hafif yamuk olan taş üzerinde  belli bir süre hiçbir yere tutunmadan durmaya çalışıyorlardı. Bu gelenek o dönemde şehri korumakla görevli şövalyelerin, şövalye olabilmeleri için düz duvarda uzun süre durabilme testiymiş.

Binalar genellikle 3 katlı olup, en son kat yarım kırma çatı sistemine sahip. Mutfakları o dönem çatıya yapıyorlarmış. Çünkü kapalı bir şehirde çıkacak yangın bütün bir şehri sarabilir ve çatıda çıkacak bir yangına müdahale daha kolay olabilir.
Günümüzde kalenin aşağılarında daha çok kafe restoranlar bulunuyor, asıl yaşam yukarılarda.

Bir binada yazı görüyoruz. Türkçe karşılığı ''içime bir ateş düştü söndürecek yardım edecek bir ele ihtiyacım var.'' Manastıra giden kız çocuklarından bahsetmiştik. Aristokrat ailelerin oğlan çocukları da var. O dönem de kölelik çok yaygın ve erkekler evlenecek kız bulamadıklarından evde hizmetkarlık vazifesi gören bayanlarla gayrimeşru ilişkiler yaşıyorlar ve sonucunda da çocuklar dünyaya geliyor ve bu duyulmasın diye doğumu yapacak kadına parayı verip gönderiyorlarmış, bu o kadar yaygın hale geliyor ki o yüzden buraya yetimhane yapıyorlar ve kadın çocuğunu buraya sabaha karşi bırakıyor. Bizde de eskiden buna benzer  haremlik selamlık bir gelenek vardı. (Kendi etrafında dönen bir dolap, genellikle yemek servisinde kullanılan, kadın erkek birbirini görmeden yemek servisi yapılsın diye.) Burada da çocuğunu teslim edecek kadın bu döner platforma çocuğunu koyuyor, kapıyı çalıyor, ışık yanınca platformu döndürüyor diğer taraftan yetimhane görevlileri çocuğu alıyorlar böylece çocuğu kimin bıraktığı bilinmiyor. Çocuk 6 yaşına kadar bakılıyor sonra başka bir eve köle olarak veriliyor. Ama bu 6 yıllık süre için de kadın durumunu düzeltmişse gelip çocuğunu alabiliyor, çocuğunu tanıyabilmesi adına da bir bozuk parayı ikiye bölüyor, çocuğu teslim ederken bir parçası çocukta diğeri kendisinde kalıyor, geri almaya geldiğinde bunlar eşleştiriliyor ve çocuğuna kavuşuyor.

Burada tabela kirliliği yok. Sokak lambaları aynı zamanda tabela. Çok sıcak ama klima sistemi yok. Binalar taş bina, yuvarlak delikler ve çengeller dikkatimizi çekiyor. Yazın serin kışın da sıcak oluyor içerileri. Dışarıdaki çengellere perdeleri geriyorlar üzerine su atıyorlar hafif bir esintiyle bile klima etkisi yapıyor, binayı serinletiyor. Dış çeperlerinde ki makaralar da İstanbul'daki Fener Balat semtinde görülen, çamaşırları asmak için yapılmış bir sistem.

Evi bombalanan sanatçının evinin önundeyiz. Bombalandığı zamanki fotoğrafları, 1991 yılı kent planını, evlerin farklı renklerini, yara alan evin fotoğraflarını, evin sahibinin fotoraflarını görüyoruz. Arada sırada balkona çıktığında, kendisini görmek mümkün. Bu sanatçı ''Özgürlük hiç bir şeye değişilmez'' sözü ile hatırlanır.

Burada binalar hiç gözü yormuyor, panjurları ya yeşil ya da beyaz. Kimse kafasına göre boyayamıyor.

Ivan Gundulic meydanındayız. ikinci büyük meydanı. Ivan Gundulic'in heykeli tam karşımızda, kendisi ünlü şairlerinden, en meşhur kitabının adı da Osman, Yedikule zindanlarında boğdurularak öldürülen Osman. Kitapta, Osmanlı'nın bu coğrafyaya gelişi ile ilgili hikayeler de var. 1389 yılında Osmanlılar buraya ilk kez gelmişler, Fatih in İstanbul'u alması ile de tekrar geleceklerini biliyorlardı, İstanbul'u alan, Roma ya kadar gelir diyorlardı ve o dönemde kalenin surları yükseltilmiş, güvenlik arttırılmıştı. Yine de Dubrovnıkliler savaş olursa yenileceklerini, bunu masa başında çözmeleri gerektiği fikrindeydiler ve öyle de yaptılar. Osmanlı geldiğinde, hiçbir şekilde yeniçeri içeri girmesin, halk tedirgin olmasın, biz sizin egemenliğinizi kabul ediyoruz, bir yıllık 12 bin beşyüz altını vermeye razıyız dediler.  Osmanlı güvenliği sağlamak adına şehrin 60 km uzağına askerini yerleştirdi, Dubrovnik'te isyan çıkarsa bastırmak aynı zamanda Dubrovnik şehrinin de korunmasını sağlamak adına.

Heykelin solunda kalan anıtta bir kadın tahtta oturuyor, tahtın altında kalan halıyı çekmek isteyen ejderha var ve buna engel olan da bir arslan, ejderha Venediklileri temsil ediyor. Venedikliler  deniz ticaretinde çok iyiler, Dubrovniği alaşağı edip Adriyatik kıyısından silmek istiyorlar onun karşısında da Osmanlılar var, Dubrovnik'e destek oluyorlar. Bu anlatılan olumlu hikayeydi . Olumsuz olansa; diğer tarafta gözleri yaşlı baba kızının buradan alınıp İstanbul'a hareme götürülmesini izliyor. Osmanlılar zamanında birçok insanı köle  yada devşirme olarak alıp İstanbul'a götürmüşlerdir.

Ivan Gundulic Meydanında, gündüz sabah 08.00 gibi bir pazar kuruluyor burada yaşayan halkın alışverişi için, öğleden sonra da 15.00 gibi tezgahlar kapanıyor, karşıdaki otelin hizmtine sunulmak üzere masalar dışarı çıkarılıyor yada bir organizasyon, kokteyl yapılacağı zaman ona göre organize ediliyor. Söylentiye göre bu otelin sahibi Türkiyeden. Gecelik konaklama ücreti 700-800 euro civarında. Ortaçağ tarzı demirbaşlıklı karyolaların olduğu, mefruşatın o çağa göre düzenlendiği bir otel. Yine en pahalı restoranlardan biri de Defne restaurant.

Dubrovnik in bu kadar ünlü olmasının nedeni savaş ve sonrası ayağa kalkması, birde Game Of Thrones Taht oyunları dizisinin burada çekilmiş olmasıdır.  Buranın belli başlı görüntülerini set amacıyla önceden alıyorlar, birkaç yürüyüş sahnesi çekiliyor, yani dizinin tamamı burada çekilmiyor, bu kadar kalabalık bir şehirde bu mümkün değil zaten. Halka sesleniş  merdivenleri  ve utanç yürüyüşünü diziyi seyredenler, burada birebir yaşıyorlar.

Rektörlük Binasını geçtikten sonra karşımızda teleferiği görüyoruz. (Teleferike bindiğinizde, gidip gelmek 40-45 dakikada, 25 Euro'ya Dubrovnik'in eşsiz manzarasını seyredebilir, fotoğraf çekebilirsiniz.)Teleferikten aşağı doğru indiğinizde, aydınlatılmış olan bina Aziz heykeli ve adına yapılan kilise. Tam karşımızdaki bina da gümrük binası denizyolu ile gelen ürünlerin sayımının yapıldığı, depolara konulduğu ve mühürlendiği bina. Gümrük binasının üzerinde  bize ait olan bir simge var . Mezar taşını andıran sarıklı bir  simge. Politik anlamda diyorlar ki ''Osmanlının başımızın üzerinde yeri var''

Sağımızda kalan Rektörlük binasının üniversite ile ilişkisi yok, rektör  kentin yönetiminde söz sahibi olan kişi demek. Belediye Başkanı, vali gibi. Rektör olabilmek için 50 yaşını geçmiş ve 12 kişilik heyetçe seçilmiş olmak gerek. Görev süresi 30 gün olup, 30 gün sonunda hesap sorulur konuma geliyorlar ve  seçildikleri günden itibaren aile fertlerinin hiçbiri ile görüşmüyorlar, onlara eşlik eden asistanlar tüm görüşmeleri kayıt altına alıyorlar ve 31. gün de bir başka rektör  geliyor.  Sistem güzel kurulmuş ama bu 12 kişilik heyeti tayin eden de arisrokrat aileler dolayısıyla  adamın 30 gün boyunca yapacağı işler önceden belirlenmiş gibi.

 

Limana geldiğimizde dikkatimizi çeken ışıl ışıl yanan büyük bina; denizyolu ile kente gelenler ki bunlar uzun dönem denizde kaldıklarından( 5 - 6 ay) vücutlarında bazı hastalıklar olabilir düşüncesi ile 40 gün boyunca burada karantina da kalmak zorundalar. Aynı sistem İzmir Urla da ki Karantina adasında da vardı. Mübadele döneminde gelenlerin şehre girmeden önce aşılarının yapıldığı, kıyafetlerinin temizlendiği, bir mühdet konaklayıp sonra şehre girdikleri yer.

40 gün kalıyorlar dedik ama bu adamlar zaten ticari amaçla gelmişler, mallarını indirmeleri, acentalarla görüşmeleri gerek. Bu yüzden gürdüğümüz 5 pencereden işlerini takip etmek zorundalar, zaman kaybını da önlemek adına.  Bizden Evliya Çelebi de buraya gelmiş ama su yolu ile geldiği için 40 gün bekleyeceksin denilmiş,  iki günden fazla kalamamış sadece surların üzerinden şehre girmeden, bakıp geçmiş . Limanın son noktadaki binası Akvaryum Müzesi, deniz suyu kullanılarak yapılmış akvaryumda egzotik balıkların yanısıra deniz atı koleksiyonu bulunmaktadır.

Bu kent tarisel süreçte üç büyük deprem geçirmiş en büyüğü 16. yy sonunda. Her depremde de  kale surları güçlendirilmiştir. Savaş tarihi Müzesinde  binaların nasıl değişime uğradığını görebilirsiniz.

Kentin Ploçe Kapısı, arka tarafta ve Yahudi mahallesi girişi bu kapıdan yapılıyor, onlar için ayrı bir kapı yapmışlar. Şehirde katolik klisesi, ortodoks klisesi ve sinogog görebildik. Cami de var ama adı Mecnuz diye geçiyor buranın % 5 lik bir Boşnak nüfüsu var

Saat kulesinin olduğu yerdeyiz. Kentin tüm duyurularının yapıldığı yer. Kulenin en tepesinde çanın etrafında iki tane yeşil adam heykeli ilk yapıldığında ahşaptan olup sonradan bronza çevrilmiş. Çanın 12 ton olduğu söylenir. Küçük çanlarıda görebiliyoruz. O dönemde kente bir saldırı yapıldığı zaman dışarıdan gelen kişiler durdurulsun ve ahali bir an önce organize olsun diye bu çanlar çalınıyor, kentin kapıları kapanıyor, savunmaya geçiyorlarmış. Saate baktığımızda yelkovanın olmadığını görüyoruz. Dubrovnikliler saat bazında yaşarlar, dakikaların hiçbir önemi yokmuş. Hemen aşağısında ayın konumunu gösteren bir küre mevcut. Bu meydanda  her türlü etkinlik yapılıyor. İskele kurularak, konser, tiyatro v.s etkinlikleri izlemek mümkün.

 

 

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bosna – Hersek Gezisi

Screenshot_20190914-154500_Gallery
Screenshot_20190914-153449_Samsung Internet
20190818_134341
20190818_140044
20190818_132009
20190818_140206
20190818_154942
20190818_161201
IMG-20190827-WA0040
20190818_163518
20190818_164649
20190818_164736
20190818_165745
20190818_165755
20190818_165811
20190818_165902
20190818_170240
20190818_170935
20190818_170943
20190818_170949
20190818_171004
20190818_171007
20190818_171043
20190818_171052
20190818_171524
20190818_171537
20190818_171540
20190818_171528
20190818_171543
20190818_171906
20190818_171909
20190818_171913
20190818_174229
20190818_171919
20190818_171928
20190818_172218
20190818_172829
20190818_172848
20190818_172858
20190818_173539
20190818_173601
20190818_173605
20190818_174158
20190818_174242
20190818_174255
20190818_175031
20190818_175050
20190818_175401
20190818_181802
20190818_181924
20190818_183040
20190818_194258
20190819_084030
20190819_090704
20190819_090818
20190819_091020
20190819_091028
20190819_091951
20190819_091808
20190819_091828
20190819_092147
20190819_101115
20190819_101313
20190819_101149
20190819_101258
20190819_101313
20190819_101457
20190819_103505
20190819_112331
20190819_112507
20190819_120211
20190819_114420
20190819_120417
20190819_120545
20190819_120553
20190819_120804
20190819_120907
20190819_122425
20190819_123024
20190819_123912
20190819_123927
20190819_124023
20190819_124225
20190819_125759
20190819_125656
20190819_125734
20190819_125759
20190819_130050
20190819_125714
20190819_130118
20190819_131316
20190819_130546
20190819_131345
20190819_131349
20190819_140726
Screenshot_20190914-095747_Samsung Internet
Screenshot_20190914-133348_Samsung Internet
Screenshot_20190914-133331_Samsung Internet
20190819_144043
20190819_160703
20190819_151240
20190819_150829
20190819_150936
20190819_150924
20190819_151024
20190819_151416
20190819_151155
20190819_150528
20190819_190005
20190819_185708
20190819_185721
20190819_185700
20190819_185558

 

Eski Yugoslavya'dan ayrılan Bosna-Hersek'i ziyaret ediyoruz. İlk ayrılan ülke Slovenya, sırasıyla Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Kosova. Bosna ülkenin kuzey, Hersek güney bölgesi. Eğer Sırplar denge politikasına devam etmezlerse yakın bir tarihte ayrılacak bir diğer grupta Macaristan'a bağlanacak olan Vojvodina bölgesi. (Şu an Sırbistan özerk bölgesi)

Bu kadar farklı milleti birarada tutmayı başaran lider Josip Broz Tito, lakabı Grujoy Tito; arkadaşım, yoldaşım Tito (Ti şu demek, To yap demek, herkese şunu yap, bunu yap dediğinden bu lakab verilmiş kendisine), bu ülkenin başına komünizm ile  gelmiş ama farklı bir anlayış getirmiş, çalışan her bir işçiyi maaşları karşılığında zorunlu olarak ev sahibi yapmaya yöneltmiş bir lider.  Aynı zamanda öz yönetim denilen sistemle  her işçi masa başına oturup, çalıştığı iş yeri hakkında duygu ve düşüncelerini aktarabilme iradesine sahip olmuş, yıl sonunda şirket karından belli bir oranda kendine düşen payı alabilmiştir. Eğitimde, sağlıkta vatandaşına ücretsiz hizmet vermiş, tatil masraflarının büyük bir bölümünü devlet karşılamış, umut vaad eden gençleri, yurt dışı eğitimleri de dahil  tüm giderlerini karşılayarak yetiştirmiş, ülkeye kazandırmıştır. O dönemde zengin -fakir diye bir ayırım olmadığından herkes orta direk ve gayet mutlu yaşar,  ibadetlerini dilediği gibi yapar bu konuda baskı ile karşılaşmazlarmış.

Yolumuza devam ederken kafa karıştıran levhalar görüyoruz. Örn ''Sırbistan'a Hoşgeldiniz '' yazısı oysa biz Bosna-Hersek'e gidiyoruz. Bu ülke kantonlar halinde yönetilen bir ülke. Geçtiğimiz güzergahtaki dini yapılar ile bayraklar bize burada yaşayan etnik grubun kim olduğunu gösteriyor. Biz şu an ülkenin Sırp nüfusunun yoğun olarak yaşadığı bölgeden geçiyoruz. Ama başkentte müslüman nüfusun çoğunlukta olduğunu göreceğiz. Ülkenin güney kısmında da Boşnak ve Hırvat nüfus karşımıza çıkacak. Kantonlar halinde yönetiliyor demiştik ya bayraklarından tutun polis kıyafetlerine, basılan paraya kadar farklılık gösteriyorlar, Sırp bolgesindeki polis arabalarında kiril alfabesiyle polis yazarken, Bosna da Latin alfabesi ile Polis yazısını görüyoruz. Balkan ülkelerinin çoğunda  Kiril alfabesi kullanılıyor, bu alfabe Makedonya'daki Kiril ve Metodius kardeşlerin çalışması ile ortaya çıkmıştır. Günümüzde 300 milyondan fazla insan kullanıyor bu alfabeyi, bazı farklılıklar var tabii mesela Slav dilini konuşmakla birlikte latin alfabesini tercih eden Boşnaklar gibi. Slav dilinin kökeninde de Sırpça ve Hırvatça yatmaktadır.

Tito bu kadar güzel bir sistemi geliştirirken ülkenin herbir köşesine eşit davranıyor, birini diğerinden ayırmıyor, o dönem Volkswagen Golf marka arabanın üretim bandını Yugoslavya'ya kurdurmuş, motor aksamı Belgrad'ta, kaporta kısmı Bosna - Hersek'te, iç aksamı Makedonya'da, beyin kısmı Slovenya'da, debriyaj v.s Hırvatistan'da yapılıyormuş yani bir aracı üretirken bile bölgeleri birbirine bağlamış. Yugoslovya daha o yıllarda kendi aracını üretmiş ve adına da Yugo demişler. Yugoslavya; (yugo güney demek) güney de yaşayan Slavlar demek, kuzeyinide Rus, Ukranya'da yaşayan Slavlar olarak düşünebiliriz. Tito döneminde, Uzay teknolojisini bile geliştiriyorlar hatta  bir söylem var Amerika'ya 60'lı yıllarda aya ayak basmasındaki teknolojiyi satan Yugoslavyaymış. Bu kadar güçlenince Amerika karşısında bir güç görmek istemediğinden Tito öldükten sonra bu ülkeyi etnik milliyetçilik üzerinden bölmeye çalıştı. Oysa o dönem insanlar komşularının ırkını dinini merak etmez gayet mutlu saygılı yaşarlarmış.

Yol  selamlayan şoförlerden hangi etnik kökenden olduklarını anlayabiliyoruz.  Sırplar üç parmaklarını kullanırlar. İşaret, baş, orta. Müslümanlar bu parmakları kullanmazlar, hiristiyanların hac çıkarmak için kullandıklarını ve yine müslümanları  öldürürken tetiğe basarken bu üç parmağı kullandıklarını söylerler. Buna Sırp tripotuda derler. Kosova'da Sırp Tripotu Anıtını'da göreceğiz. Müslüman şoförler ise tek parmakları ile selamlarlar, Allah bir demek. Yine müslümanlar kahve içerken kulplu fincanı tercih etmezler, kulbu tutmak için yine bu üç parmak kullanıldığından, Boşnak kahvesi içerken kulpsuz, kılıflı bir fincanda içilir ve eliniz o fincanı tutarken ister istemez bir hilal işareti şeklini alır.

Slovenya Avrupaya en yakın ve katolik bir devlet, biz ayrılacağız söylemini dile getirince Avrupalılar hemen kabul ediyorlar çünkü hayat seviyesi günümüzde bile çok yüksek, akabinde Makedonya ayrılmak istiyor ama fakir ülke, kimse umursamıyor. Bosna Hersek'te bir lider çıkıyor Aliya İzzetbegoviç Balkanlar'da islam temelli bir devlet kurmak istiyor. Boşnakların da talebi ile refarandum gerçekleştiriliyor. Referandumdan sonra Sırplar, Türklerle karşılaştıkları o ilk günün kuyruk acıları ile soykırımı başlatıyorlar. Bosna savaşı diyoruz bazen dil alışkanlığı ama bu bir savaş değil, savaş olabilmesi için en az iki ülke olmalı ve iki  ülkeye ait şehitler, şehitlikler olmalı burada sadece Boşnakların, Bosnalıların ve müslümanların mezarlarını görebiliyoruz.

Boşnak deyince bizler onları Türklerden ayrı tutmuyoruz, Türkiye'de yaşayan  birçok Boşnak vatandaşımızı da. Aslında onlar  Türk değiller, slav kökenli bir milletten geliyorlar. Ayrıca her Boşnak ta müslüman değil, bu bölgede yaşayan Hırvat ve Sırpların baskısı altında kalmışlar. Sırplar ortodoks, Hırvatlar katolik olmaları konusunda tarihleri boyunca baskı yapmışlar. İlk temel inançları protestanlığa çok yakın bir inanç olan bogomillik. Osmanlının Balkanlara ilerlemesi ile birlikte kendilerini islamiyete daha yakın hissediyorlar ve kabul ediyorlar, Türkleşiyorlar hatta diğer gruplar kendilerine Turcin diyorlar

Bosna Savaşı nasıl çıktı dersek; Tito öldükten sonra Devlet Başkanı olan Slobodan Miloseviç, Tito'nun hassas dengeler üzerine kurduğu yapıyı kısa sürede alt üst ederek Yugoslavya'yı  ve Balkanları felakete sürükledi. Yugoslavya'nın ağır silahlarını, toplarını ellerinde bulunduran Sırplar, Saraybosna'ya ulaştılar, şehri 3.5 yıl kuşatma altında tuttular. Slobodan Miloseviç'in desteğiyle Sırp güçleri, Boşnaklar ve Hırvatlar üzerinde soykırımı ateşlemişler, masum güçsüz, çoluk çocuk, yaşlı genç demeden katliam yapmışlardır. Sırplara göre olay çok basitti; Boşnaklar ayrılma isteğini dile getirdiler Sırplar da biraz öfkeli davrandılar iç savaşa benzer bir hadise yaşandı. Oysa savaş patlamadan önce herşeyin planını yapmışlardı kurşunun hangi eve gideceği çok önceden belirlenmiş hangi mahallede müslümanlar yaşıyor, hangi devlet dairesinde çalışıyorlar bunlar tesbit edilmiş ve Saraybosna'yı kuşattıktan sonra civar köyler de dahil soykırıma girişmişlerdi. Srebrenitsa dediğimiz bölgede 8.372 kişi hayatını kaybetmiştir . Birleşmiş Milletler denetiminde güvenli bölge ilan edilmiş ve bu bölgede de Boşnaklar silahsızlandırılmıştı, bölgeye Hollandalı askerleri tayin edilmiş, bu askerler katliama başlamadan önce videoların karşısına geçip ''Türklerden intikam almanın zamanıdır'' diyerek, kayıt tutmuşlardır. Aslında karşılarında Türk yok, Turcin denilen Boşnaklar vardı. Hollandalı askerler 24 saat katliamda bulunmuşlar, kaçabilen kurtulan insan sayısı çok az olmuştu. Bu insanların hayata tutunmasını sağlayan tek şey vardı. Umut Tüneli dedikleri  yer. O dönemde havalimanı Birleşmiş Milletler kontrolünde olup şehre bir şey girmesine kesinlikle izin verilmiyordu, havaalanının altından Sırp mevzileri arasından geçen 800 metre uzunlığunda, bir metre genişliğinde, birbuçuk metre yüksekliğinde özgür dünyaya açılan bir  tünel. 4 ay, 4 gün gece gündüz çalışılarak kazılmış.(1993) Şehre gelen her türlü desteği oradan tedarik etmişler bu sayede 300 bin insanın hayatta kalması sağlanmış. Bu dönemde hiç kimse yardım etmedi mi derseniz; güneyde Hırvatlar, Boşnaklarla işbirliği yapmışlar Sırplara karşı ama daha sonra Boşnakları sırtından vurmuşlar. Mostar Köprüsünü yıkanlar Hırvatlar olmuş, Adriyatik üzerinden bin tane silah geliyorsa Saraybosna'ya, bunun  70 -80 tanesi ulaşabilmiş ancak yiyecek ve içecek te keza aynı şekilde. Gündüz bombardımana tutulan evleri, gece Sırp komşuları tarafından ateşe veriliyormuş. Bir genç rehberle  tanıştık 35 yaşlarında, anlattıkları bizi kahretti. Babası ölünce annesi baban bir daha gelemeyecek vefat etti diyor çocuğun vermiş olduğu cevap ''anne şimdi babamı yiyebilirmiyiz? ''oluyor, başka bir çocukta ''anne çocukların mermileri küçük olur di mi? ''oluyor. İnsanlar evlerinden çıkarken aile fertleriyle vedalaşarak çıkıyorlarmış çünkü sağ dönüp dönmeyecekleri belli değilmiş.

İnsanları öldürdükten sonra nerelere gömecekleri bile önceden tasarlanmış büyük iş makineleri ile kimlikleri bulunmasın diye cesetleri parçalara ayırıp gömmüşler. Bunlar bu kadar organize olurken dünya sessiz kalıyor, pek umursamıyordu. Amerika ise bazı şeylerin olmasını bekledi, izledi, kayıt altına aldı yeri zamanı gelince sümen altından çıkardı, Sırpların karşısına koydu. Teknolojiyi kullanarak uydu görüntüleri ile bütün bilgileri toplamışlardı. Hatta toplu mezarlar ortaya çıkmasın diye, üzerini çimlendirdiler doğal bitki örtüsü görünümü verdiler. Bu hadiselerin baş müsebbibi olan Slobodan Miloseviç ve  Radovan Karadziç  Sırp kasabı olarak tarihe isimlerini yazdırmışlardır.

Toplu mezarların ortaya çıkış öyküsü de ilginçtir. Yılda bir defa açan bir çiçek var, sadece mezarlıkların bulunduğu noktada çıkıyor ve bunun üzerine konan mavi bir kelebek var. Çicek ve kelebek sayesinde her yıl yeni mezarlar bulunuyor. Saray Bosna etrafı dağlarla çevrili düzlük  bir alanda. (sarayın bulunduğu ova demek)

Kent merkezinde her yerde kurşun izleri var. Belgrad'ta sadece iki binada izleri görebildik üçüncü binayı yıkmışlardı zaten, bu hadiselerin hafızalardan silinmesini istiyorlar, Bosna'da ise tüm kurşun izleri yerinde duruyor ''don't forget,  but forgive'' yani unutma ama affet kinle, nefretle büyüme, unutulan soykırımlar tekrarlanacaktır diyorlar. Sırpların Bosna'da ilk hedef aldıkları nokta kütüphane binası, 2000 e yakın Osmanlı eseri 4-5 gün yanmış, sadece öldürme amaçlı değil tarihimizi de silmeye yönelik bir soykırım uygulamışlar.

Sol tarafımızda Drina nehri akmakta. Bosna-Hersek'le Sırbistan sınırını belirler. Bu nehir üzerinde Drina Köprüsü var. Bu köprüyü yaptıran Sokullu Mehmet Paşa. Devşirme olduktan sonra, nehrin diğer yakasında kalan annesinden ayrılıyor ve insanlar ayrılmasın diye Paşa olduktan sonra nehirler üzerine köprüler yaptırıyor. Drina'nın üzerinde 3-4 tane elektrik santralleri var.

Srebrenitsa yolundayız. Kaçmak girişiminde bulunan insanların tercih ettikleri ölüm yolu. Bu dağ üzerinden Tuzla dediğimiz savaşın dışında kalan bölgeye gitmeye çalışıyorlar. Bir çoğu dağları aşamıyor. Her yıl bu olayı canlandırmak adına Marş Mira Barış Yürüyüşü'nü tekrarlıyorlar. Bulunan ceketler, mataralar yol üzerine konup sergileniyor.

Bosna-Hersek'in Osmanlılar için değerli olmasının bir nedeni de boksit madeni. Boksit alüminyumun temel maddesiymiş yolda geçerken Drina denilen boksit madenini çıkaran firmaya ait iş makinalarını gördük. Drina diye bir spor kulübü var onun sponsorluğunu üstlenmiş. Yol kenarlarında gördüğümüz küçük anıtların savaşla hiçbir ilgisi yok, bunlar trafik kazalarında hayatını kaybedenlerin yakınları tarafından yaptırılan yapılar, dikkat çekmek adına. Daha çok Yunanistan'da görülür.

Başkenti Saraybosna'ya geldik. Ülkenin para birimi Konvertibl Mark, ikiye bölünce Euro karşılığını buluyoruz.

Boşnak böreği yiyoruz. Tiriliçe yiyoruz.

Eski çarşı: 201 dükkan, 36 değişik sanat sokağı var, dükkanlar babadan oğula geçiyor hepsi Osmanlı döneminden, bir kısmı vakıf malı. Baş çarşı Camii 1555 senesinden kalma, Türkiye tarafından restore ediliyor. Önümüzde Sebil Çeşmesi herkesin buluşma, adres belirleme noktası . Arkamızda Rüstem Paşa'nın yaptırmış olduğu Bedesten.  Meşhur çarşısı Sarayiçi, dericiler çarşısı olarak bilinir, ara sokaklarda kazancılar hala aktif.

Osmanlı Döneminden kalan üç handan birindeyiz. Gazi Hüsrev Bey Hanı diğer bir adıyla hostel. 300 kişi bir gecede burada konaklayabiliyormuş. Alt katta ahırlar, 80 kadar at bağlanabiliyormuş ve de aşevi, buraya gelen bir tüccar ücret ödemeden 3 gece kalabiliyor ancak çıkışta satmak için getirdiği ürünün sattığı kadarının vergisini ödemek zorundaymış.

Gazi Hüsrev Bey Külliyesi: Kent 1459 senesinde kurulur, en güzel dönemini Gazi Hüzrev Bey'le yaşar. (1521 senesinden sonra) Kanuni'nin halasının oğludur, genç yaşta taht kavgası olabilir diye Kırım'a gönderilir dayısının yanına. Fatih Sultan Mehmet'in kafasında Avrupa vardır, Adriyatik üzerinden İtalya Roma'ya geçmeyi hedefler. Asıl amacı buydu  Doğu Roma'yı almış, Batı Roma'yı da almak istemiştir. Fakat başaramıyor. Daha sonra  Kanuni'de Adriyatik'ten değilde Tuna Nehrinden girmeyi düşünüyor. 1521 de Belgrad seferini yapıyor, ençok desteği Gazi Hüsrev Bey'den alıyor. Sağ kolu oluyor birlikte Belgrad'ı alıyorlar. Bu savaşta yaralanınca Gazi ünvanını alıyor Hüsrev Bey. Kanuni teşekkür olarak Gazi Hüsrev Bey'i Bosna Sancağı yapar.  Gazi Hüsrev Bey daha çok vergi toplayabilmek adına Avrupa'nın göbeğinde bu çarşıyı yaptırıyor. 12 km uzak mesafeden su getirtiyor, Avrupa'nın ilk umumi tuvaletini yaptırıyor. Ve külliyesini oluşturuyor; camii, kütüphane, medrese, hanlar, hamamlar dükkanlar, kervansaraylar.

1538 yılındaki sayımda burada 29 bin insan yaşıyordu. o anda Avrupa'nın en büyük kenti Viyana'da 30 bin insan yaşıyordu. Gazi Hüsrev Bey ölmeden önce bütün malını eşiyle kurdukları vakfa devretti, hiç çocuğu da olmamıştı 1541 senesinde Karadağ'da bir isyanı bastırmak için gittiğinde şehit oluyor babasının doğduğu şehrin 30 km yakınında, Hüsrev Bey devşirmeydi.

 

27 haziran 1914

Saraybosna'ya Avurturya Merkezinden bir heyet geldi. Avusturya-Macaristan Veliahtı Fransız Josef in oğlu Franz Ferdinand eşi Sofya ile, kütüphaneye, belediye binasına  doğru ilerlediler. ilk suikast burada düzenleniyor fakat kimseye birşey olmuyor, belediye binasındaki  toplantıları devam ederken, korumalar bundan sonraki programları iptal kararı alıyorlar, heyet buradan Europe Otele geçecek ve program bitecekti. Birinci suikastı düzenleyen 7 genç, 6 sı Sırp biri Boşnak, Genç Bosna Teşkilatı üyesidirler. Bu Belgrad merkezli bir operasyondu, suikasttan sonra 7 genç dağılıyorlar ve suikast yapmaktan vazgeçiyorlar. O zaman kahvehane olan bu binaya, 17 yaşındaki Gavrilo Princip gelir kahvesini söyler fakat tam da bu esnada heyeti yukardaki yoldan gelirken görür,  dükkandan çıkar, sağa dönen arabanın içindeki heyete ateş eder. Arabanın içinde bir Avustuya genarali, Avusturya Velahtı, ve hamile olan eşi sofya bulunur. Üçünüde arabanın içinde öldürür. Suikasttan sonra kaçmaya çalışır, nehre atlar fakat yakalanır. O güne dair yaşanan olayların fotoğrafları binanın duvarında sergilenmektedir. Latin Köprüsü'nün hemen yanında da bu günün anısına yazıt vardır. Kahvehane olan binada bugün müzedir.

Latin Köprüsü bir Osmanlı Köprüsüdür. Osmanlı zamanında köprünün diğer tarafında hiristiyanlar yaşamaktaydı, onların adına yaptırılıyor ve adına Latin Köprüsü deniyor

O gün Bosnada yaşayan Sırplara, suikasttan ötürü  büyük eziyetler yapılır. Bu eziyetleri Sırp Krallığı izleyemez anında Avusturya'ya savaş açar, Avusturya'nın yanına Almanya geçer, Sırpların tarafına da Rusya ile Fransa geçer ve Birinci Dünya Savaşı patlamış olur. Bu savaş 4 yıl sürer. 14 milyon insan hayatını kaybeder. Sırp tarihinde kahraman olan genç 1917 de Çek  Cumhuriyetinde yattığı hapishanede 20 yaşında ölür.

Bosnada yapılan ilk otel, Europe Oteli görüyoruz. Avusturya eseridir. Burası Bosna'nın en güzel otelidir. TRT Film Festivali'nde burdaki terası tutuyor, canlı yayın yapmaktadır. Avrupada'ki 5 büyük film festivali içine girmiştir Saraybosna Film Festivali. 25 senelik bir festivaldir.

Saraybosna için batıyı doğuya birleştiren nokta diyoruz, işte tam yerindeyiz tam bu noktada sağa bakınca Osmanlı mimarisini , sola bakınca Avusturya- Macaristan dönemi mimarisini görüyoruz,

Katedraldeyiz, yapılış tarihi 1898. Hz İsa Yüce Yüreği Katedrali. Sol Çan Kulesinde 5 ton ağırlığında çanı var. Sağ Çan Kulesi içinde de 5 tane küçük çanı var. Her saatte bir çan sesi duyulur. Girişte Hz İsa'nın resmi var ve üç parmağını baba-oğul- kutsal ruh anlamında birleştirmiştir. Jan II. Poul Heykeli de var girişte. Tarihte seçilmiş ilk slav papazıdır. 1997 de ilk kez buraya gelir, savaştan çıkan bir ülke için büyük bir ziyarettir dünyaya verilmek istenen mesaj şudur. Saraybosna ziyaret edilebilir, güvenilebilir bir yerdir. Ve bu ziyaret çok etkili olmuştu çünkü 20 yıl önce her tarafı harabelik, alt yapısının % 60 ı yok olmuş, 1425 gün kuşatma altında kalmış, 11 bin 540 sivil insan hayatını kaybetmiş, yaralı bir şehrin yeniden canlanması çok zordu. Katadralin önünde kan lekeleri görüyoruz. Bunlara Saraybosna Gülü diyorlar Her gün ortalama 329 bomba, kuşatma süreleri de dahil edilirse toplam yarım milyon bomba düşüyor bu şehre. Maalesef ne kadar acı ki Mostar Köprüsünün yıkılışı, Saraybosnadaki pazar yerine atılan bomba, Srebrenitsa kentinde yapılan soykırım  bu üç önemli olaya dünya tanıklık etmiş fakat sessiz kalmıştır.

Bu ülke kalkınamıyor çünkü bütçesinin % 40 ı savaş mağdurlarına gidiyor, 50 bine yakın kadın tecavüze uğramış, büyük bir kısmı hamile kalmış, doğurdukları çocuklarını yurt dışına göndermişler, toplam 200 binden fazla insan hayatını kaybetmiş, bunun % 60 ı Boşnaklar. 2 milyon insan evsiz kalmış .

Bosna sokaklarında bir çok yerde anıtlar gördük. Ekmek kuyruğunda, pazar yeride üzerlerine bomba yağmış, hayatlarını kaybetmiş binlerce masum vatandaş adına dikilmiş ve isimleri yazilmiş . Ekmek kuyruğunda patlayan bombadan (1992) iki gün sonra Fransa Cumhurbaşkan'ı Mitterrand geliyor buraya, herkes savaşın son bulacağı umudunu taşıyordu  fakat şehri tamamen kapattılar, Birleşmiş Milletler askerleri havalimanına indi oysa tek çıkış noktası orasıydı onlarda şehirden kimsenin çıkışına izin vermediler. 1993 senesinde Umut Tüneli açıldığında şehir biraz nefes aldı.  Şekerin bir kilosu 55 DM, 30 yumurta 100 DM'tı.

6 Nisan 1946 dan beri 7/24 yanan sönmeyen ateşin yanındayız. Neyin anısına yaptırılmış; 6 nisan 1945  te, 4 sene süren bir Nazi işgali sonrası Partizan çetesi askerleri buraya giriyorlar, Yugoslav Ordusuyuz diyerek ve Alman Nazilerinden kurtarıyorlar, buranın özgürlüğünü ilan ediyorlar, faşizmden nazizmden temizlendiğini ilan ediyorlar, Yugoslav ferderasyonunun bir parçası olmayı başarıyor bu topraklar. Fakat 6 nisan 1992 senesinde  Saraybosna'ya düşen ilk bomba, 47 yıl sonra aynı günde bu kadar tesadüfe de pes dedirtiyor. Su yok , gaz kesik fakat hiç yılmamışlar,  hergün gelip odun yakarak dünyaya biz hala varız, özgür bir devletiz diyen fotoğraflar göndermişler.

Tito caddesini görüyoruz. Yılbaşı kutlamalarının yapıldığı diğer aktivitelerin yapıldığı meşhur balkonun önündeyiz.

İnat Kuça Evi: Kuça ev demek, inatta bildiğimiz kelime, bu şehir Osmanlı'nın hakimiyetinden çıktıktan sonra Avusturya-Macaristan'ın etkisi altına giriyor. Postane, Ulusal Müze, Adliye binasından sonra Belediye Binası yapmak istiyorlar Miljacka Nehri üzerindeki köprünün ayağına. Ev sahibine evi yıkmak istediklerini söylüyorlar, ev sahibi çok inatçı razı gelmiyor sonunda tek bir şartla kabul ediyor. Evi bütün çivileri, bütün kiremitleri ile aynısını karşıya taşıyacaksınız. Söylediklerinin hepsini yapıyorlar aksi takdirde Belediye Binasını oraya yapma şansları yok. O yüzden o evin önünde hala ''inat ettim direndim ve hala buradayım'' yazar. Bu bina şuan restoran olarak hizmet vermektedir.

Tellali Caddesinden geçiyoruz. Eskiden burası çarsi pazar yeriymiş, bir gün içinde ürünlerin fiyatı ne olacak onun duyurusu buradan yapılmaktaymış.

Kovaçi Mezarlığı'nı sağda görüyoruz.

Burası tipik bir Balkan şehri, kentin ortasından Miljacka nehri akmakta, yollar tek yön düzenlenmiş aynı istikamete giden tramvay hattı da var, Ilıca bölgesinden başlayarak Başçarşıya kadar devam eder.Tramvay hattı Avrupa'da Viyana'dan önce burada varmış sebebi; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu elektrikle çalıştığı için önce burada denemek istemişler elektrikten çarpılma olucak mı olmıyacak mı yani burayı pilot bölge olarak seçmişler. Günümüzde 3 çeşit tramvay var. Eski tramvay, modern tramvay, ara ara gördüğümüz sarı-beyaz renkte üzerinde Konya-Saraybosna yazan semazenler olan. Çünkü Konya ve Saraybosna kardeş belediyeler, Konya Belediyesi elinden çıkaracağı bütün tramvayları bakımını yaptıktan sonra buraya göndermiş

Markale Açık Pazar(Kanlı Pazar) a havan topu ile atış yapıyorlar 60 kişi hayatını kaybediyor. Savaşta sivillerin olduğu yerler örn hastaneler camiler hedef alınmaz ama burayı direkt hedef alıyorlar çünkü en kalabalık yer burasıydı, halk birbirinden haber almak için buraya geliyorlardı, savaşta kaybolan insanların yazıldığı panoda en son nerede görüldü, adı, üzerinde ki kıyafete kadar bütün bilgiler vardı. Birde iletişim kaynakları olmadığından bir posta merkezi oluşturmuşlar, savaş bölgesinden ayrılmış nerede olduğunu yazan mektuplar, mesajlar gönderenlerin haberlerinin konduğu posta kutusu oluşturmuşlardı. Bu pazar hala aktif pazar yeri olarak devam ediyor, arka planda kırmızı renk bir duvar var ve üzerinde hayatını kaybetmiş insanların isimleri yazmakta.

Başbakanlık Binasının önünden geçiyoruz. 23 Ağustosta buraya Türkiye'den bir heyet geleceğini öğreniyoruz, Sırbistan ve Bosna-Hersek arasındaki otoban çalışmasının temel atma töreni için. Cengiz İnşaatın burada da çok yatırımları var. Parlomento Binasını görüyoruz tam karşıda. Bu ülkede 8 ayda bir cumhurbaşkanı değişiyor sırayla Hırvatlar, Boşnaklar, Sırplar ...böyle bir sistem var.

Ve binaların üzerindeki kurşun izlerini daha yakından görüyoruz. Sağimizda Holiday Otel var, Kış Olimpiyatlarının yapılmış olduğu dönemde inşa edilmiş, savaş döneminde basın ve dış gözlemcilerin kaldığı yer. 55 DM bir koli yumurta satıldığından bahsetmiştik bu otelin dağlara yani ateş edilen tarafa bakan odaları 50 DM kiralanıyordu diğer taraf ise daha güvenli olduğundan 500 DM'a, bu bilgileri veren de buraya münferit zamanlarda gelip bu otelde kalan Coşkun Aral, o dönem de bir Fransız Ajansı adına çalışmaktaymış, Devasa büyüklükteki Amerika  Büyükelçilğini görüyoruz. Bu kadar küçük bir ülkeye , bu kadar büyük bir bina...

Saraybosna Devlet Üniversitesi önünden geçerken başı öne eğik bir heykel görüyoruz, Tito'nun heykeli. Babası kumarbaz bir adam; bankerlere tefecilere borcu olan, ailesinin hayatının sonunu getiren bir kişi. Tito Skoda fabrikasında çalışmak zorunda kalır, kazandıkları ile Avrupa, Amerika hayalleri kurarken, babası parasını alıp kumarda kaybeder yetmiyormuş gibi tefecilerden de azar işitir. 3 kez evleniyor 88 yaşına kadar faal ve sağlıklı yaşıyor. Denge politikasını çok iyi bilen bir kişi hatta Amerika'ya gidip, Küba purosu içen bir kişilik. Yugoslavya dağıldıktan sonra kendisine çok fazla saygı kalmamış. Koskoca Yugoslavya'da şuan  sadece 3 tane heykeli kalmış.

Ziraat Bankasını görüyoruz. Balkanların merkez binası olduğunu öğreniyoruz.

Sol tarafımızda dağlar bitti fakat evlerde hala kurşun izleri var bunlarda muhtemelen silahı eline alan bir kişi tarafından hedef gözetmeksizin ateşlendi. Bu binaların tamiratları dışarıdan yapılmıyor, içeriden oluyor, bu olayı hafızalarda canlı tutmak adına.

Uzun siyahlar giymiş turist oldukları belli Arapları görüyoruz, müslüman bir ülke olduğu için Saraybosna'yı tercih ediyorlar, savaş zamanı da cihat mantığı ile buraya gelip savaşanları olmuş, hayatını kaybedip burada gömülenler yada eşlerini kaybeden bayanlarla evlenenler olmuş. Kendileri adına yapılan devremülkler varmış, Arap turist akımı oldukça yoğun Boşnaklar bunları kabul etmek zorunda kalıyorlar en çok parayı harcayan yatırım yapan topluluk olduklarından. Ilıca bölgesinde yoğun olarak bulunuyorlar.

Saraybosna kent merkezinde iki su kaynağı var biri Miljacka diğeri Bosna. Bosna nehrinin yanından geçiyoruz ve 3.5 km uzunluğunda ki ağaçlıklı bir yol var burada Windows 95-98 işletim sistemlerinin olduğu dönemlerde bilgisayar açılırken ekrana gelen  ağaçlı yol fotoğrafının çekilmiş olduğu yer. Dağlar ve tüneller artık bitiyor, rakım düşüyor, bitki örtüsü değişiyor, Adriyatik kıyısına yaklaşıyoruz, incir zeytin ağaçlarını görüyoruz. Bu esnada bize Neretva Nehri eşlik ediyor Tito'nun ikinci Dünya Savaşı nda Almanları durdurmuş olduğu bir nokta ve yıkılmış köprü. Konjits'teyiz. Bir gerçek hikaye daha dinliyoruz. Emekli olup buraları ziyaret eden kişi yanındaki çocuklarına ''ben buraya gelir birilerini bırakır bir iki ay sonrada tekrar gelir alır havaalanına geri götürürdüm '' diyor merak edip dağın yamacında metruk halde bulunan bir dağ evine gidiyorlar evin içine girdiklerinde gizli bir geçide ulaşıyorlar, ağır tonajlı demir bir kapı buluyorlar sonrasında da içersi keşfediliyor. Toplantı odaları, yemek salonları, bağlantı odaları var. Çok ilginç Tito buranın şifrsini İstanbul koymuş. Belgrad'taki binadan İstanbul arıyor denilince buranın aradığını anlıyorlarmış, şifreyi bilen sadece 6 kişiymiş. Tito'nun sığınağını internetten gezebilirsiniz.

Neretva Nehrinin suyunun azaldığını görüyoruz bazen, üzerinde dört-beş tane hidroelektrik santrali var suyu kontrol altına alıyorlar. Alabalık tesisleri var. Bir tren görüyoruz hemen arkasında da yıkılmış bir köprü. Neretva Savunması diye geçen hadise burada yaşanıyor. Tito siyasi bir lider ama askeri bir kişiliği de var, burada Maraşel ünvanını alıyor, yani meydan savaşı yapıp bunu kazanıyor. Hırvat milliyetçi gruplar Almanlarla işbirliği yapıp, Adriyatik üzerinden ilerleme kaydedince, Nazileri durdurmayı başaran tek devlet olarak biliniyor Yugoslavya. Köprüyü üzerindeki demiryolu hattıyla havaya uçurarak 6 bin askerin karşıya geçmesini engelliyorlar bu da savaşın seyrini değiştiriyor. Görünen dağların üzeri delik deşik olana kadar Nazilerce bombalanıyor hatta bir keresinde bomba hemen önündeki köpeğine isabet ediyor. Buradaki tren orjinal değil. Neretva Savunması diye bir film var orada kullanılmış sonradan buraya bırakılmış.

Dağlar arasından Neretva Nehri kıyısından ,6 saatte tamamlanan bir tren yolculuğu var, Mostardan başlıyor, Medjugorje'ye kadar uzanan. Bizde ki Doğu Ekspresi gibi.

Mostar'dayız. Boşnaklar ve Hırvatlar çoğunlukta. Kiliselerin farklı olduğunu görüyoruz çünkü buradaki Hırvatlar katolik. Hırvatlar Boşnaklarla başta işbirliği yapmış olsalarda sonradan arkalarından vuruyorlar. Karşı tepelere bir haç dikiyorlar ve Boşnakların lideri Aliya  İzzetbegoviç'e ''biz haccı yukarıya diktik, müslümanlardan daha da yukarıya çıktık'' diyorlar. İzzetbegoviç, onun da lakabı Bilge Kral  çok ağırbaşlı bir kişi  ve yanıt veriyor ''hele bir akşam olsun da görelim'' Hava kararıyor gök kubbede yıldızlar, haccın üzerine bir de hilal düşüyor yani ay-yıldız, islam sancağı haccın üzerine çıkmış oluyor.

Mostar Köprüsü Neretvar Nehri üzerinde. Bundan sonra gideceğimiz köy Poçitel Köyü, kelime anlamı başlangıç noktası demek, Adriyatik Denizi üzerinden karaya ulaşan tüm ticari ürünler beyaz altın dedikleri un, tuz ve şeker  buraya geliyor kontrolü yapılıyor kervanlar ondan sonra gidecekleri yere götürüyorlar. Mostar Köprüsünü geçmek zorundalar her geçiş ücretli ve vergi ödemeleri yapılıyor.

Köprüyü Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayrettin yaptırıyor önce bir deneme köprüsü yapmış, planı aynı biraz daha küçük. Mostar Köprüsü  orjinal değil, 93 yılında Hırvat topları ile yıkıldı. Köprünün en belirgin özelliği iki toplumu birleştirmesi. Savaş sonrası en büyük yardımı Hırvatlar yapmış. Türkiye daha çok yeniden inşaasında, Bayburt'lu ustalar getirterek yardım ediyor. Suyun içine düşen taşlar, Macar dalgıçlar tarafından teker teker çıkarılmış.

Binaların üzerinde ''Red Army'' kızıl ordu yazıları gördük bu aslında bir spor kulubünün sosyal grubu yani bizdeki Beşiktaş'ın Çarşı Grubu gibi. Savaşta 7-8 yaşında olan çocukların oluşturduğu bir grup bu. Amaçları; böyle bir savaş bir daha çıkarsa kendimizi nasıl koruruz  diye organize olmuşlar tabii ki silahlı bir grup değiller.

Mezarlık Bölgesinden geçerken eğer beyaz mermerden yapılmışlarsa müslümanlara ait olduğunu, siyah mermerden yapılmışsa da hiristiyan mezarlığı olduğunu anlıyoruz. İstisnaları da var. Normal yolla vefat edenlerin mezar taşları sarıklı fesli iken şehitliklerde sivri dikili bir taş oluyor.

Mostar Köprü!sünün en güzel fotoğraflarını aşağıdan, birde köprüden geçince ileride Sarraflar çarşısına doğru, geriye bakınca çekebilirsiniz. Köprü muazzam görünüyor ya da Koski mehmet Paşa Camii minaresinden girişte 6 Euro ödeyerek çekebilirsiniz. Köprünün üzerinde belirli zamanlarda ekinlikler gerçekleşiyor. Bu ayın 23 ünde de tekrarlanacak olan yüzyıllardan gelen bir gelenek; tam orta noktasına gelen gençler Neretva'nın o azgın sularına kendilerini bırakırlar aşklarını, sevgilerini, cesaretlerini kanıtlayabilmek adına. Köprünün tam ortasından atlayan bir gence de tanık olduk, atlamadan önce para topladılar, 50 Euro'ya ulaşmadan atlamıyorlar.

Saraybosna'da ikinci havalanı olan Mostar Havaalanı'nın kulesi gözümüze ileşiyor sol tarafımızda. Uluslararası olmasına rağmen daha çok sezonda turist akınına uğruyor. Sol tarafımızdaki dağ silsilesinde içine bir geçit bulunmakta, havalimanının pistininin içinden geçip dağın içersine giren büyük bir hangar yapmışlar, savaş uçaklarını koruyabilmek ve gizleyebilmek adına. Diğer bir rivayette; bu dağın hemen arkasında bir su kaynağı, Buna Nehri var. Sağımızda akan Neretva Nehri'ne katılıyor, Buna'nın çıkış kaynağında da bir tekke var, Alperenler Tekkesi (Blagay ( Blagaj)Tekkesi.  Diğer bir rivayette su kaynağının arkasında da Tito'nun hazinesinin saklı olduğu söylenir bu hazineyi aramak için insanlar ellerinde haritalar ile gelirler, buradaki arsalar bu yüzden çok pahalıdır.

Solumuzdaki tepelerde küçük kuleler görüyoruz bunlar gözetleme kuleleri. Osmanlı zamanında kervanları kontrol etmek amacıyla yapılmış. Osmanlı bu sistemi Selçuklulardan birebir kopyalayarak yapmış.

Medjugorje Bölgesi' ni sağ tarafımıza alarak ilerliyoruz, bu ülkenin toplam nüfusu 4.5 milyon ama son 18 yılda bu bölgeyi ziyaret eden 30 milyondan fazla turist olmuş. Sebebi ise; katolikler için bir haç merkezi  ve bazı mucizelerin oluşu.  6 çocuk, Hz Meryem siluetini görüyorlar bir dağın başında  bu olayı anlatınca kimse inanmıyor hatta psikolojik tedavi görüyorlar, çocuklar büyüyor dağa tekrar gidiyorlar ve aynı şeyi gördüklerini söylüyorlar. Bunu araştırıyorlar, derken oraya Hz İsa Heykeli dikiliyor. Ve bu heykelin üzerinde çarmıha gerildiği yani çivilerin çakılı olduğu yerlerden gerçek kan çıkıyor. Türkiyede de böyle bir mucize gerçekleşmiş, Bülbül dağındaki Meryem Ana Evi'nin bulunması; yatalak, yürümekten aciz bir hemşire kız rüya görüyor, Meryem Ana'nın evinin Bülbül Dağında olduğunu söylüyor, Vatikan'a mektuplar yazılıyor, Vatikan papazları gönderiyor ve burayı ibadete açıyorlar. Ülkemiz güvenlik açısından gerilere düştüğünden Efes eskisi kadar çok ziyaret edilmiyor

Stolats'tan geçiyoruz Müslüman Slovak nüfüsun karışık yaşamış olduğu son noktadayız, savaşta terk edilen bölgelerden ama aynı zamanda da mayın döşenen arazilerden bir tanesi. İki sene öncesinde  sağımızda kalan dağlarda  ''dikkat mayınlı bölge'' yazan tabelalar varmış Avrupa Birliği'nin desteği ve dünyadan bazı yerlerden gelen ekiplerle mayınlar temizlenmiş. Elektrik direkleri görüyoruz ama telleri yok, oraları hala mayınlı bölgeymiş.

Sınıra yakın yerlerde  3 yıldır bir proje uygulanıyor ülkenin turizm alanında kalkınabilmesi için. Bazı köyler inşaa edilmiş, tarihi taş yapılarla birlikte. Dışarıdan gelen ziyaretçilerin doğal, organik köy hayatını yaşayabilmeleri adına. Üretilen temel madde bal. Buraya Bal Bölgesi denir.

Trebinje de beş çayın kesiştiği yerdeyiz, buluşan çaylar Adriyatik'e akıyor, etrafındaki üzüm bağlarını besliyorlar. Dubrovnik'e gelen gemilerin tur programlarından bir tanesi de Trebinje'deki bu bağlara uğramak, şarap tadımı için bir günlük programlar düzenlemek. Burası Sırpların yoğun yaşadığı daha çok yazlıklarının olduğu yerler. Sırplar buraya çok yatırım yapmışlar gelecekte Sırbistan'a bağlanma gibi istekleri olursa yine savaş buradan çıkabilir diyorlar. Haftasonları buranın korzaları çok meşhurmuş. Korza piyasa demekmiş, gençlerin volta attıkları yer.

 

Bu yazıyı yazarken Rehberimiz Sabri KILIÇ'ın bilgilerinden faydalandım.

Fotoğraf, Genel Kültür, Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın