BEŞ ÜLKE BEŞ ŞEHİR(Nazike Yaşır gezi notlarından alıntı)

13 Temmuz’da başlayan gezi, 20 Temmuz’da sona erdi. Yedi gece, sekiz gün süren gezide sırasıyla; Köln, Lüksemburg, Paris, Brüksel, Amsterdam şehirlerinde bulunduk. Üç gece Paris’te, iki gece Amsterdam’da, diğer şehirlerde de birer gece konakladık. Çok yorucu bir o kadar da zevk aldığım çok şey öğrendiğim bir gezi oldu. Cumartesi günü çok sarsıntılı bir uçak yolculuğundan sonra Düsseldorf Havalimanı’na indik. Yolculuğumuz beklenenden uzun sürdü. Pilotumuzun yaptığı açıklama, karşı rüzgardan dolayı yolculuğun yarım saat uzayacağı şeklindeydi. Gezi programımızda Düsseldorf yoktu. Düssel, Ren Nehri’nin bir kolu olan çayın ismi, kent adını bu nehir kolundan alıyor. Gezinin sonuna kadar bize eşlik edecek otobüse binip Köln’e yola çıktık. Rehberimiz İlker Bey gezinin başlangıcında bizi uyardı. Çok yorucu bir gezi olacağını, bir günde birden fazla ülkeye geçeceğimizi, günde bazen 300 km yol gideceğimizi, gezi sonunda belki de toplam 50 km yol yürüyeceğimizi anlattı. Amma da abarttı diye düşündük ve gezi sonunda telefonlardaki adımsayarda yer alan rakamları kilometreye çevirdiğimizde 60 km yi bulduğumuzu gördük. Bu tarz gezileri Asya ülkelerinin ve Türklerin yaptığını söyledi rehberimiz. Aramızda bir balayı çifti olduğunu öğrendik, alkışlarla mutluluk dileklerimizi ilettik. Otobüsle ilgili bazı kurallardan bahsetti rehberimiz; otobüsün 12 saat kullanılabildiğini kalan 12 saatte asla kullanılmayacağını, takometrenin kontrol edildiğini, kurallara uyulmazsa otobüsün trafiğe çıkmasının engellendiğini ve ağır cezalar verildiğini belirtti Bu yüzden saatlere ve kurallara uyma zorunluluğundan bahsetti maalesef diyerek ve bu maalesef bizi gülümsetti. Köln şehrindeyiz. Avrupa’nın hayat kaynağı Ren Nehri. Nehir Avrupa ekonomisinin en önemli su yolu ve taşımacılığın %30 unu sağlıyor. Nehir şehri ikiye bölüyor, nehir üzerinde yedi köprü var. Köprülerden biri Hohenzollern tren köprüsü ve bu köprü üzerinden günde şehirler arası ve ülkeler arası ulaşımı sağlayan 1400 tren geçiyor. Hohenzollern Tren Köprüsü’nden geçerken köprünün tren ve yaya yolunu ayıran bölümde yer alan çelik tellerin görünmediği sıklıkta çevrelenmiş asma kilitler gördük. Sevgililer isimlerini kilide yazıyorlar, köprüye kilitliyor, anahtarlarını nehre atıyorlar, kilitledikleri kalplerini sevgilisinden başka kimseye açmayacaklarına inanıyorlar. Kenti gezerken boyunlarına pembe tüller sarmış veya kısa beyaz duvak takmış kadınlar ve ardında neşeli kalabalık gruplar gördük. Bekarlığa veda partisinin bir gereğiymiş. Duvarında levha asılmış bir binayla karşilaştık. Sembol bir yapıymış ve 11 bin tuğladan yapılmış. Köln’de yaşayan ve 2. Dünya Savaşında soykırım kamplarında ölen 11 bin Yahudi’yi simgeliyormuş. Köln’de sadece 116 Yahudi hayatta kalmış

Köln Katedrali çok görkemli bir yapı. Dünyanın üçüncü, Avrupa’nın ikinci en büyük ibadethanesi. Dış cephesinin büyük bölümü kararmış, bazı yerleride beyaz. Hava kirliliğinden dolayı kararan yerler özel bir teknikle temizleniyormuş. 1248 yılında yapımına başlanmış ve 632 yılda tamamlanmış. Gotik mimari tarzında yani yukarıya doğru sivrilen kuleleriyle yapıldığı dönemin en yüksek binası olmuş. Katedral kutsal emanetlerin olduğu yer, üç kralın kemikleri burada gömülü. Gotik dış cephe cehennem, içi cennetin göstergesi. Dış cephede aniden fırlamış gibi duran heykeller yedi günahı temsil ediyor. Muhteşem, Seven adlı filmi izleyenler bu yedi günahı hatırlayacaklardır. Katedrale giriş ücretsiz, içeride tarihi binanın muhteşemliği,vitrayların eşsiz güzelliği sizi çarpıyor. Sanatın mimarlık, resim gibi dallarının gelişiminde dinin kaldıraç görevi gördüğünü bu tarz eseleri gördüğünüzde daha iyi anlıyorsunuz. 2. Dünya Savaşı’nda kentin %90 ı yıkılmış, katedral daha az zarar görmüş.Nedeni de savaş pilotlarının katedrali işaret noktası olarak görüp ona göre kenti bombalamalarıymış. Bu yüzden hemen katedralin yanına 45 metre derinlikte sığınak kazılmış ve kazı sırasında bulunan tarihi eserler o hengamede korunmuş. Buluntular sığınak girişindeki bölümde sergileniyor. Şehirde gezerken yağmur çiseliyordu, bize göre hava soğuktu ama yayalara açık bölümde bulunan fıskıyelerin altında çocuklar neşeyle oynuyordu. Yaz mevsimi ortalaması 16, kış ortalaması 2 derece imiş.

Lüksemburg’a doğru yola çıktık.Rehberimiz Almanya’nın bütün yollarının betonarme olduğunu söyledi. 2. Dünya Savaşı’nda bu yollardan savaş uçaklarının iniş kalkışı gerçekleşsin diye betonarme yapılmış. Yol kenarlarında güneş enerjisi panelleri ve rüzgar türbinleri gördük. Güneşi bu kadar az gören bir ülkede tükettiği enerjinin %45 ini yenilenebilir enerjiden karşılayan bu ülke ile güneşin hiç eksilmediği kendi ülkemizi ister istemez kıyaslıyor ve iç sızı duyuyorsunuz. Yolda mola verdik. Su, etikette 1.20 euro. kasada ödeme yapmaya gittiğinizde 1.45 euro. Bu fark dikkatimizi çekti. Aradaki fark depozito imiş. Suyu kullandıktan sonra belli yerlerde bulunan otomatlara boş şişeyi atıyorsunuz, depozito ücretini size otamatik olarak geri ödüyor. Almanya 2050 yılında hammadde olarak sadece geri dönüşüm maddelerini kullanacakmış. Al sana bi iç sızı daha!

Lüksemburg 570 bin kişinin yaşadığı bir ülke. Kişi başına düşen milli gelir 110 bin dolar. İstanbul’un yarısı kadar bir ülke. Asgari ücret 2200 euro. Dünyadaki demir cevherinin % 40 ı Lüksemburg’a ait. Parlementer monarşiyle yönetiliyor. Halkın çeşitli katmanlarından insanlar; doktor, işçi, öğretmen… monarka (rehberin kullandığı terim ilgimi çekti hükümdar demekmiş)tavsiyelerini iletiyorlar yani bir çeşit danışman görevindeler. Bu şekilde yönetilen dünyadaki tek ülke. Ülkede doğan çocuklar çok dilli yetişiyor. Resmi dil Lüksemburgca, Fransızca ve Almanca olmak üzere üç dil ayrıca İngilizce de öğretiliyor. Dört dili bir Lüksemburg’lu mükemmel konuşuyor. Moselle Nehri’nin bir tarafı Almanya suyun öteki yakası Lüksemburg. AB’de sınırlar kalktığı için ülke değiştirdiğimizi yol kenarındaki tabelalardan anlıyoruz. Her yer yemyeşil, bakımlı. Ülkede otoyoldan dolayı geyikler karşıya geçemediğinden, geyiklere özel köprü yapılmış ve geyiklerin doğal ortamlarında olduklarını hissetmeleri için köprü ağaçlandırılmış. Benelüks Ülkeleri; Belçika, Hollanda(Netherland) ve Lüksemburg’un ilk hecelerinin birleşmesi ile oluşmuş Avrupa Birliğinin ilk gerçekleştiği ortaklık. Bu ortaklık AET( Avrupa Ekonomi Topluluğu) ile devam ediyor ve bugünkü AB’ye geliniyor. Akşam saatlerinde şehre ulaştık, saat gece 22.00 olduğu halde ortalık aydınlıktı. Otelimize yerleştikten sonra yürüyerek çevre turu yaptık. Her yerde altyapı çalışmaları vardı. Rehberimiz, yaz mevsimi olduğu için (bize göre sıcaklık ilkbahar bile değildi) bu çalışmaların hız kazandığından bahsetti. Caddelerde çok az sayıda insan vardı. Bütün ülke nüfusu hepi topu 500 bin kişi sakinlik bu yüzden diye kendimizce bir açıklama getirdik. Sabah kahvaltısını beğendik. Kahvaltıdan sonra şehir turuna çıktık. Binaların tarihi eserlermiş gibi göründüğüne bakmayın hepsi yenidir, dedi rehberimiz. Avrupa’da kumtaşı bol miktarda bulunuyor, işlenmesi kolay, binalar bu malzemelerden yapılıyor. mimari açıdan estetik görünüme de çok önem verdikleri için hepsi tarihi eser gibi duruyor. Kuzey Avrupa nemli ve soğuk olduğu için binaların dış cephelerinin boyanması söz konusu değil, o yüzden kumtaşı dayanıklı bir malzeme. Yüzlerce yıl önce yapılan görkemli mimari eserlerin ana malzemesi de kumtaşı. Deprem riski yok. Fay hattı geçmiyor, belki de bu yüzden eserlerini korumada başarılılar. Bizim ülkemizi düşündüğümüzde ahşap yalıların yangınlarda yok olması, antik kentleri yerle bir eden şiddetli depremler ve cehalet pek çok değerli varlığımızın yok olmasının sebepleri arasında maalesef.

Lüksemburg turuna devam ediyoruz. Soykırım Anıtı’nı ve Halk Kahramanı Düşes Charlotta de Lüksemburg’un heykelini kent meydanında gördük. Charlotta de Lüksemburg 2. Dünya Savaşında Almanların ülkesini işgali nedeniyle BBC’de halkına moral veren yayınlar yapmış ve çok etkili olmuş. Gastronomi alanında bir nevi krallık tacı olan Üç Michelin Yıldızı’na sahip restorantı gösterdi rehberimiz. Rezervasyonlarını birkaç ay önce yaptırırsanız ve bizim ülkemizde aldığımız bir maaşı verirseniz menüden bir yemek siparişini verip yemeği tadabiliyorsunuz. Binaların çatıları güneşi çeksin diye koyu renk malzemelerle kaplanmış ve kar yere düşerken tehlike arz etmesin diye çatı uçlarına bir çeşit set görevi gören çıkıntılar konulmuş. Lüksemburg’ta müzeler ve internet ücretsiz. Ülkede tarımda çalışan nüfus oranı %1 , beyaz yakalıların (özellikle bankacılık) oranı ise %70.

Yeni Lüksemburg’un dışında en eskisi 17.yy’dan kalma tarihi binaların çok iyi korunduğu eski Lüksemburg bölgesine gittik. Zenginler yukarıda, fakirlerin oturduğu tarihi kent aşağıda bulunuyor, problem isyan çıkma ihtimaline karşı zenginler fakirleri yukarıdan gözlüyormuş. Eski kentin bulunduğu yerde tünel girişleri gördük, tüneller kenti 23 km boyunca sarıyormuş. Silah Meydanı’ndayız. Jan darm yani silah insanları (bizim kullandığımız jandarna) savaş çıktığında silahlarını bu meydana teslim alıyorlar ve savaş ganimetlerini yine bu alanda paylaşıyorlarmış. Bugünkü Lüksemburg ordusu 900 kişiden oluşuyormuş.

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Belçika-Hollanda Gezisi(Nazike Yaşır gezi notlarından alıntı)

Manş Denizi’nin altından geçen İngiltere’ye giden tünel girişinin olduğu Lille şehrindeyiz. Tünelde gidiş-dönüş ve servis yolu var. 21 milyar dolarlık proje. Galya Bölgesindeyiz. Flaman ülkesi, iki dilli Flemenkçe ve Fransızca. Belçika’dayız ve yine yolun kenarındaki bir amblemle yeni bir ülkeye geçiyoruz. Brugge, bir Ortaçağ kenti. Araçları ve modern giyimli insanları bir kenara çektiğimizde rahatlıkla Ortaçağda geçen bir filmi Brugge’de çekebilirsiniz. Kenti nehir yoluyla gelenler kurmuş. Kuzeyin Venedik’i diye adlandırılıyor kent. Bütün kanallarda kuğu var ve kuğu kentin sembolü. 17. yy dan itibaren Brugge hiç değişmemiş. Kanallardan ötürü, rutubeti önlemek için her evde sömine yakılıyormuş. Aynı zamanda kent bir Başpiskoposluk merkezi. Meslek loncalarının olduğu binalar ve Mark-Pazar yeri(market) kentin önemli bölgeleri. Belçika danteli ünlü, Brugge’da dantelden yapılmış kent planını gösteren bir harita ilgimizi çekti. Waffle, çikolata ve bira adeta Belçika’nın olmazsa olmazı. Brugge’da pek çok müze var bunlardan biri de bira müzesi, bira yapımı öğretiliyor, biranızı yapıyorsunuz, şişenin üzerine adınızı yazıp teslim ediyorlar, tabii ki belirli bir ücret dahilinde. 1100 çeşit bira var Belçika’da, 450 bira çeşidi de endüstriyel. Kutsal Kan Kilisesi, İsa’nın çarmıhtayken damlattığı kanın sergilendiği kilise. Kent, Unesco Dünya Mirası listesinde, mücevher gibi bir şehir.

Belçika’da Brugge Markt Meydanı 7. yüzyılda çamur deryası bir alanmış. Topraktan set duvarlar yapmışlar, bu alana suyun girmesi engellenerek kurtulmuş. 11.yy da şehirleşme başlamış, Belediye Sarayı hariç 2. Dünya Savaşı’nda bu alan yerle bir edilmiş. Binalar tarihi gibi duruyor ama yeni, kullandıkları kireç taşı malzemesi ve aslına uygun mimari yapılanma, tarihi bir meydan görünümü kazandırmış. Kral Marx’ın ünlü Das Kapital’in ilk cildini yazdığı bina bu meydanda, bir çok da müze var. Verilen serbest zamanda Salvador Dali Müzesi’ni gezdim. Deli Dahi Dali sıfatıyla anılan, hayranı olduğum sanatçının resim ve heykellerinin sergilendiği müzede birçok fotoğraf çekmeye çalıştım. Fotoğrafları büyütüp, incelediğinizde başka bir dünyadan bu adam diyeceksiniz belki, müzeden çıkarken ben böyle dedim. Meşhur patates kızartması yeyip, çikolata alışverişimizi yaptık. İkram edilen çikolatalrın tadına bakmayı bile ihmal etmedik. Burada çikolata kanunu varmış ve çikolataların % 100 kakao yağından imal edilmesi gerekiyormuş. Güneşin yüzünü çok az gören Belçika’da çikolata tüketimi kişi başına yılda sekiz kilogram, mutluluk hormanı seratoninin salgılanmasına yol açan çikolatanın tüketimi bu yüzden fazla dedi rehberimiz. Güneşin yerini çikolata ne kadar tutar bilemedim. Dantelleri çok ünlü, özellikle rahibe işi denilen tür çok ilgi görüyor. Rehberimiz Brüksel’e varmadan önce Belçika’daki Emirdağlılardan bahsetti. Hollanda ve Belçika’daki Emirdağlı sayısı, Türkiye’dekinden fazla imiş. Belçika’da Emirdağlı Belediye Başkanı varmış. Bir televizyon programında izlemiştim, Belçika vatandaşı bir trustle röportaj yapılmıştı.” En çok neyi merak ediyorsunuz?” sorusuna ”Türkiye’nin başkenti Emirdağ’ı ”diye yanıt vermişti trust. Belçika’da namımızın yürüdüğü işlere de imza atmışız çok şükür(!) Kırmızı ışıkta geçen veya dönülmez işaretli yerden döneni görünce ”Türk işi ” diyormuş Belçikalılar.

Brüksel’deyiz. Rehberimiz 1960-1970 arası çok göç alan ve diğer Avrupa şehirleriyle kıyaslandığında daha bakımsız bir kenttir dedi. Belçika’nın 11 milyonluk nüfüsunun %30 u göçmenmiş. Atomium, Brüksel’in sembol yapısı. Expo 1958 Dünya Fuarı’nın teması ”atom çağı” ve bu temaya göre yapılmış. 9 küre ve 23 metrelik tüp kanallarla bağlanan demir atomun 165 milyar kez büyütülmüş halini gösteren dev bir yapı. En tepedeki küre de restorant, diğer kürelerde öğrencilerin bilimsel çalışma yaptığı alanlar var, ücretli gezilebiliyor. Eyfel kulesi gibi bir kaç aydan sonra söküleceği planlanırken çok ilgi görmüş ve kalıcı hale gelmiş. Brüksel’in bir başka simgesi de Çiş Yapan Çocuk, hakkında pek çok rivayet var, bunlardan birisi; 1451 yılında Lotari Dükünü henüz bir çocukken sepetin içinde savaş meydanına götürmüşler. Savaşın en kritik anında Dük sepetten ayağa kalkarak çişini yaparken askerler bunu hücum emri olarak algılamışlar ve Belçika savaşı kazanmış, heykele milli maçlarda Belçika forması giydiriliyormuş, 843 kıyafeti varmış.

Akşam Brüksel’de konakladık ve sabah kahvaltıdan sonta Amsterdam’a doğru yola çıktık, gezimizin altıncı günündeyiz. Amster ırmağın adı, dam ise geçiş noktası anlamına geliyormuş. Hollanda, ülkenin idari iki bölgesinden birinin adı, Netherlend ise ülkenin adı, aiçak topraklar (deniz seviyesinin altı) demek, Hollanda sözcüğü bize daha kolay geldiği için kullanıyoruz. Ülkenin 1/4 deniz seviyesinin altı metre altında, ülkenin en yüksek noktası 322 metre. Denizden toprak kazanan ülke Hollanda. Okyanusun önüne 34 km uzunluğunda 18 metre yüksekliğinde set çekilerek gelgit hareketinin ülke topraklarına zarar vermesi önlenmiş. Bu setten önce gündüz kara, gece deniz olan ülkeymiş Hollanda. Bu setlerin dışında pek çok ırmağın geçiş noktasında bir ülke, bu yüzden sürekli suyla mücadele var. 1200 yeldeğirmeni(teknolojik aygıtlara geçmeden önce kullanılmış) drenajlar, kanallardaki sensörler gibi su seviyesini kontrol eden bir sisteme sahipler. Rehberimiz ilginç bir bilgi verdi. Bir uzman şöyle diyor; Eğer İsviçre halkının tümü bir yıl süreyle ülke dışında tatile çıksaydı geri döndüklerinde ülkeleri hala yerinde duruyor olurdu. Ancak eğer Hollandalılar bunu yapsaydı geri döndüklerinde ülkelerinin yarısı ve evlerinin yüzde 75’i yok olmuş olurdu. Yani su seviyelerini, sistemde aksaklılklar var mı sürekli kontrol etmek zorundalar. Aksi halde tuzlu su, meralarını binbir emekle ülkelerine kattıkları ekili topraklarını yok eder. Bu büyük emek; toprağın kıymetini bilmeyi, saygıyı, korumayı da beraberinde getiriyor elbette. Toprak bu kadar kıymetli ve az olunca araba yerine bisiklete yönelmiş koca ülke. Hafta içi ve hafta sonu kullandıkları iki ayrı bisikletleri varmış. Biri uzun mesafe bisikleti ve teknik donanımı daha güçlü. Bisiklet yolları otoyollarında da var. Sadece bisikletleri yolcu olarak alan tekneleri ve otopark gibi dört katlı bisiklet parkları var. Köyde, şehirde bisiklet geliyor mu diye etrafı gözlemekten helak olduk. Bisiklet yoluna girdiğinizde bisikletli size çarpar ve siz yaralanırsanız cezayı yaralanan ödüyor, bisiklet zarar gördüyse onun bedeli de size ait. Çocuklar ilkokul öncesinde yüzmeyi ve bisiklet kullanmayı öğrenmek zorunda. Her taraf su kanalı olduğu için düştüğünde hayatını kurtarabilsin diye. Çevreye çok önem veriliyor, kanallarda ördekler, kuğular salınarak yüzüyor. Su üstünde yüzen poşet, çöp hiç görmedik. Kanallar sürekli temiz tutuluyor ve Amsterdam’daki kanallarda yüzme yarışmaları gerçekleşiyor. Hava kirliliğini önlemek için elektrikli araba teşvik ediliyor.Evinizin önüne belediyeden yetkililer gelip(özellikle küçük yerleşim birimlerinde) arabanızı şarj edeceğiniz sistemi kuruyorlarmış.

Delft’e gidiyoruz; küçük çok iyi korunmuş tarihi binaları, kralların gömüldüğü tarihi kiliseleri, ünlü ” İnci Küpeli Kız” tablosu – Hollandalı Mona Lisa diye adlandırılır- ressamı Johannes Vermeer Delft’de yaşamıştır onun adını taşıyan bir müze, mavi-beyaz (delft blue) çinileri, antika dükkanları, kanallarıyla biblo gibi bir şehir. Alışveriş için pazara gitmek yerine kanal boyunca yürüyerek ara sokaklarında gezerek şehri tanımaya çalıştık. Botanik Müzesi’ni gezmek istedik maalesef geç kalmışız kapanmış. Doğu kapısı denilen tarihi bir bölgeyi gezdik. Çiseleyen yağmur altında, ördeklerin yüzdüğü içinde nilüferlerin çiçek açtığı kanal aralarında tertemiz havada unutamayacağımız bir yürürüş yaptık. Holanda’da özellikle küçük yerleşim birimlerinde ikinci el mağazalar o kadar çok ki. Az kullanılmış ayakkabıdan tutun da, ceket, elbise, şapka ne arasanız var. Dikkatinizi çekiyorum geliri çok yüksek bir ülkeden söz ediyorum.

Lahey’deyiz. Lahey Adalet Divanı sözünü haberlerde sık sık duyarız. Birleşmiş Milletler’in bir kurumu ve Milletlerarası Adalet Divanı’dır. Barış Sarayı da denilen görkemli binanın önündeyiz. Binanın önünde hiç sönmeyen barış ateşi var ve her dilden barış sözcüğünün yazıldığı bir alan mevcut. Dünyanın çeşitli ülkelerinden getirilmiş taşların oluşturduğu bir alan görülüyor. Türkiye bölümünde Kapadokya’dan gönderilmiş bir taş bulunuyor. Ayrıca Nelson Mandela’nın kaldığı hapishanenin duvarından koparılmış bir parça ve yıkılan Berlin Duvar’ından bir parça taş yer alıyor. Lahey’de Kraliyet Sarayı, yabancı elçilikler yer alıyor, kentin 1/3 ü yeşil alan. Lahey Adalet Divanı’nda yer alan Hollandalı yargıçlar Srebrenista Katliamı’nda Hollanda askerlerinin Boşnakları korumayıp Sırplara teslim etmesini dikkate alarak Hollandalı askerleri suçlu bulmuşlar. Katliama göz yuman suçluların cezasını çektiği hapishanenin önünden geçtik. Hollanda cezaevlerinde kalacak suçlu bulunmadığı için cezaevleri kapanıyormuş, ne diyelim Allah başka dert vermesin.

Rotterdam’a gidiyoruz. Dünyanın en önemli üçüncü liman şehri. 2. Dünya Savaşı’nda 1940 Mayıs’nda bombalanmış. Almanlar şehri kolayca ele geçireceklerini düşünürken ummadıkları bir dirençle karşılaşmışlar. Kenti hava saldırılarıyla ele geçirmişler. 100 bin kişi evsiz kalmış. Savaşta çok hasar gören kent yeni bir mimari anlayışla yeniden inşa edilmiş. Mimarlik alanında okuyan öğrencilerin ufkunu genişletmeleri için bu kenti bence görmeleri şart. Kübik evler en ilginci, altıgen şeklindeki tripleks 78 küp ev ve belli bir açıyla eğik duruyor. Her küp ev bir dalı, 78 küp ev birlikte ormanı temsil ediyormuş. Tetris ev denilen birbirine geçme bloklarla yapılan ilginç binalar gördük ve Hollandalı ünlü filozof Rotterdam doğumlu Erasmus’un adının verildiği köprüden geçtik. Rotterdam Limanı’nda gördüğümüz neredeyse bir apartman boyundaki yolcu gemisinin bol bol fotoğrafını çektik. Avrupanın en büyük limanında toplanan yolcular ( bir daha dönmemek üzere) Amerika’ya giden gemilere buradan binerek yeni kıtaya göç ederlermiş. Amerike’ya giden son geminin kalktığı yerde, göç eden kişilerin anısına bavul heykellerinin bulunduğu bir alan yaratılmış ve gemi bacalarıyla limanın işlevi ölümsüzleştirilmiş.

Atlas Okyanusu kıyısında rehberimizin tavsiyesi üzerine somon, patates kızarması ve iki ayrı sos eşliğinde sunulan lezzetli, bir yemek yedik. Okyanus kıyısında midye kabuğu topladım. Gezi grubundan bir çift yağmura ve havanın serin olmasına aldırmadan okyanusa daldılar, üşümediklerini söylediler ama ben pek emin değilim. Gezimizin son iki gününde konaklayacağımız Amsterdam’daki otelimize yerleştik. Çok yorulduğumuzdan vakit geçirmeden yattık, perdeleride sıkı sıkı kapattık çünkü dışarıdan hala gün ışığı sızıyordu. Derin bir uykuya dalmıştık ki çok yüksek desibelde mekanik bir sesle yataklarımızdan fırladık. Uyku sersemliğiyle duvarlara çarparak önce sesin kendi telefonumuzdan geldiğini zannederek herkesi uyandırdık utancıyla telefonlarımızı susturmak için ekranı açtık. Hayır telefonlarımızdan değildi, odanın telefonuna sarıldık oradan da gelmiyor, sonra yangın alarmı olduğunu idrak ettik. Odanın kapısını açtım, koridorlarda yığınla insan merdivenlere yönelmiş, gidiyor. Önce birisi odada sigara içmiştir, bir şey olmaz diye düşündüm ama Titanic’e de batmaz diyorlardı kahramanlığa gerek yok deyip çantamızı bağrımıza basarak kalbalıkla birlikte bir kat aşağıya inmiştik ki yanlış alarm geri dönün odalarınıza dediler. Geri dönerken bornozlu insanlarla burun buruna geldik. Odamıza dönünce arkadaşım Işık’la bu duruma çok güldük. Neyse, böyle bir hatıra her kula nasip olmaz deyip uykuya daldık, tabii ki siren, yangın merdiveni, alevler eşliğindeki rüyalarla…

Sabah kahvaltıda heyecan yaratan gecenin kritiğini yaptık. Rehberimiz, Hintlilerin dikkatsizliğinden, sistemin çok hassas olduğunu alarmın o yüzden çalmış olabileceğini söyledi. Aklımıza Almanya’ya konser vermeye giden İbrahim Tatlıses’in otel odasında mangal yaktığı geldi. Rehberimiz odada sigara içen veya yemek yapanın 200 euro ceza ödeyeceğini söyledi, alarm çalınca hangi odadan koku geldiğini sistem tespit ediyor, tehlike olmadığı sensörler aracılığıyla onaylandıktan sonra odanın kapısı otamatik olarak kilitleniyormuş. Bir nevi suçüstü yakalanıyor, ceza bedeli otel faturasına ekleniyormuş. Bugün Hollanda’nın tablo gibi güzelliklere sahip köylerine ve yazlıkların bulunduğu sahil kasabalarına gidiyoruz.Yolda geniş yemyeşil meralar ve süt reklamlarında gördüğümüz besili iri büyükbaş hayvanlar gördük. Hollanda, dünyaya en çok kaymak ihraç eden ülke, peynir çeşitleriyle tanınmış bir marka ülke. Rehberimiz diyor ki, bizim Ezine peyniri Hollanda peynirine beş basar, iyi de senin Ezine’ni Türkiye’den başka kimse bilmiyor ki. Sorun tam da rehberimizin dediği gibi marka olmak ve tanınmaktan geçiyor. Kır yaşamını görmek için Marken adlı kasabadayız. Meradaki hayvanların yanında kimseyi göremedik. Her şeyin teknolojik olduğundan bahsetti rehberimiz. Hayvanlar kendiliğinden süt sağım merkezlerine gidiyor, memeleri makinalarla yıkanıyor, sağılıyor, memelerde yara varsa ona göre yazılımı yapılan araçlardan ilaç püskürtülüyormuş. Çiftçiler aile işletmeleriyle gurur duyuyorlar, ülkede Süt Birliği çok güçlü lobiymiş, monarşiyle yönetilen ülkede Kral’ı bile yerinden edebilecek güce sahipmiş. Çevre bakımına ve düzenine çok dikkat ediyorlar, köylerde bahçe düzenini ihmal edersen önce uyarılıyor, düzensizlik devam ederse belediye ekip gönderiyor bahçenin bakımını yapıyor, gönderilen faturada mecburen ödeniyormuş. Köyde peynir üreten bir aile işletmesine gittik. Yerel kıyafetleriyle ailenin kızı bize peynir yapımını anlattı. Lavantalı, isli, biberli, kekikli burada sayamayacağım çeşitte peynir ürünlerinden bahsetti. Peynirleri kesmezseniz dolaba koymaya gerek yok dedi. Peynir kesilmezse altı ay, kesilirse altı hafta dayanıyormuş. Üretici peynir yapımını anlatırken peynir altı suyunu ciltlerine sürerek cildi canlı tuttuklarını söyledi.Tabakların yanında hangi tür peynir olduğunu yazan bilgi notunu okuyarak küçük kesilmiş peynirlerin tadına baktık, alışverişimizi yaptık.

Hollanda’nın simgelerinden biri olan yeldeğirmenini yakından gördük. Yel değirmenlerini durduktan sonra kollarını kesinlikle X biçimine getirmezlermiş, bu işaret kötü bir şey oldu demekmiş, kolları haç biçimine getirirlermiş. Marken bir balıkçı kasabası, daha önce ada iken bir yolla karaya bağlanmış. 500 kişi yaşıyor, nefis evleri, bakımlı bahçeleriyle gözlerimiz kamaştı. Evlerin çok geniş pencereleri var, pencerelerin iç tarafındaki eni geniş bölümü genellikle orkide çiçeği ve çeşitli porselen vazolarla dizayn etmişler, görüntü harika.

Volendam daha büyük bir sahil kasabası, yazlık evler muhteşem, balık ürünleri nefis. Deniz manzarası karşısında midye yedim, çok beğendim. Tahta ayakkabı-Hollanda’nın bir diğer simgesi- imalat yerleri var, hediyelik eşya olarak alabiliyorsunuz. Otobüsle Amsterdam’a dönerken rehberimiz herkes ayağa kalksın ve sol tarafa baksın dedi. Yüksek bir set gördüm ve ürperdim. Setin gerisi deniz ve biz deniz seviyesinin altındaki yoldan gidiyorduk. Burası Netherland yani alçak topraklar denilen Hollanda’yı en iyi anlatan yerdir dedi.

Amsterdam’dayız, zemin suyla dolu olduğu için 11 milyon kazığın üstüne inşa edilmiş bir şehir ve kanallar kenti. Kanalların üzerinde 250 köprü var ve bu köprüler büyük deniz araçları kanaldan geçerken açılıp kapanabiliyor. Bu kentte randevunuza geç kaldığınızda ” köprünün kapanmasının bekledim” dediğinizde geçerli bir mazeret olarak kabul edilebiliyor çünkü doğal olarak trafik duruyor. Amsterdam’da 2500 yüzen ev var, bu evlere elektrik bağlanmış, kanalizasyon sistemine dahil edilmiş, yüzen evler sabit yerlerinde durmak zorunda, yüzemiyorlar. 2. Dünya Savaşı’nda kent tahrip olduğu için konut yetersizliğinden yüzen evlere izin verilmiş, bu evlere günümüzde artık izin verilmiyor. Bisikletliler kenti Amsterdam, kanallar özel bir sistemle temizleniyor, temizlenirken her yıl kanallardan 40 bin bisiklet çıkıyormuş, bütün ülkede bu araç çok gözde ama sanki Amsterdam’da daha yoğun kullanılıyor. Kentin nüfüsu 1 milyon, bisiklet sayısı 1 milyon 200 bin. Hollanda Başbakanı işine, yabancı ülke devlet adamlarıyla görüşmeye bisikletiyle gidiyormuş. İtibarından tasarruf eden Başbakan’ın yere döktüğü kahveyi paspasla temizlediğini bu gözler televizyon haberlerinde gördü. 65 yaş üstü bisiklet kullananlarda ölümlü kazalar oluyormuş o yüzden yaşlılar özel eğitime alınıyormuş. İster istemez ülkeniz aklınıza geliyor yine ve yüreğiniz acıyor. Amsterdam’da tekne turu yaptık. Dağıtılan kulaklıkla Türkça açıklamalarla kent tanıtıldı. Kanal boyunca bazı evlerin yana yatarak yanındaki binaya yaslandığını gördük. Kazıkların üzerindeki kent demiştim, çürüyen kazıklar değiştiriliyormuş.Çok güzel bir turdu, Amsterdam’ı tanımak için bence tekne turu şart. Rehberimiz coffeshop denilen yerlerde hafif uyuşturucu denilen marihuana, haşhaş gibi ürünleri sipariş edip, mekanda veya sokakta içilebileceğini söyledi. Amsterdam sokaklarında dolaşırken sık sık burnunuz iğrenç bir koku algılayacak ve burada uyuşturucu içilmiş diyeceksiniz demişti. Gerçekten de bir müddet sonra nerede içilmiş ayırt edebiliyorsunuz. Meraktan içi esrarlı çöreklerden yiyenler oldu, yerlerde süründü haberiniz olsun dedi rehberimiz.

Amsterdem’ın kalbinin attığı Dam Meydanı’ndayız. Birçok müze, tarihi bina, Kraliyet Sarayı, anıt ve kilisenin bulunduğu alan bir buluşma noktası. 800 yıllık bir geçmişe sahip. Rehberimiz, Amsterdam’ın çok ilgi çeken ünlü sokağını anlattı. Bir dönem denizcilerin toplanma yeri olan bu bölgede gemilerine binip gidenlerin %40 ı ölüyor geri dönemiyormuş. Bunu bilen denizciler her türlü dünyevi zevkleri tatmak istermiş ve bu istekten meşhur Kırmızı Fener Sokağı doğmuş. Dam Meydanı’na çok yakın bu sokakta bir metrekarelik vitrinlerde kırmızı ışıkta kendini sergileyen kadınlar, mavi ışıkta ise transeksüeller varmış. Hollanda ‘da bu tarz yerler dışında hiçbir evde kırmızı ışık kullanılmıyormuş, ve bu sokağı en çok kadınlar merak edip gezmek istiyorlarmış. Amsterdam çiçek pazarını gezdik. Binbir çeşit çiçek, tohum ve lale soğanının bulunduğu pazarda alınan lale soğanlarının Türkiye’deki iklim şartları farklı olduğu için genellikle tutmadığı söylendi. Serbest zamanda The Amsterdam Dungeon adlı interaktif korku ve eğlencenin bir arada sunulduğu ilginç bir müzeyi seçtik, biletimizi aldık. İlk gösteri için zindana tıkılmıştık ki duvarda gösterinin aşamalarını gösteren afişi gördük. Buluşma saatini aşacak bir zaman dilimini kapsadığı için biletimizi ertesi güne değiştirdik. Gezimizin son gecesini geçirmek üzere otelimize haraket ettik. Amsterdam Havaalanına çok yakın olan otelimize giderken bir köprünün altından geçtik, köprünün üstünden de uçak, piste gitmek için ilerliyordu.

Gezimizin son günü, eşyalar toplandı, son kontroller yapıldı, kahvaltıdan sonra otobüsümüze bindik, Amsterdam’ın merkezinde bulunan otoparkta otobüsümüz park edildi, verilen saatte buluşmak için sözleştik. Otoparktan havaalanına gidilecek. Rehberimiz buluşma yerine ulaşmak için bazı merkezi yerleri söyledi, notlar aldık. Bir gece önce Işık’la Amsterdem’da serbest zamanda gideceğimiz yerleri çalışmış notlar almıştık. Amsterdam şehir haritası dağıttı rehberimiz, bu harita da bize yol gösterdi. Bazı orta yaşın üzerinde turist grupları gördük. Rehberleri de dahil olmak üzere kadın-erkek hepsi ihtiyar delikanlı olan bu grupların oluşturulması çok akıllıca geldi bana. Grup üyelerinin birbirinin halinden anlaması, birbirinin hızına ayak uydurmaları grup üyeleri açısından çok rahatlatıcı. Grubumuz farklı yerlere dağıldı, buluşmak için altı saat süremiz var. Bir gün önce ertelediğimiz müze ziyareti için girişteki kuyruğa girdik. The Amsterdam Dungeon adlı çok ilgi gören bir interaktif müze görmeyi tercih ettik. Korku-eğlence karışımı çeşitli dramalarla anlatılan hikayeler ışığında olaylar gelişiyor. Girişte hazırlanmış mizansenle fotoğraf çektiriyorsunuz. Birinizin eline balta tutuşturuyorlar; arkadaşınız kafasını giyotin gibi bir yuvaya koyuyor, baltayı havaya kaldırıyorsunuz, kahkahalarla fotoğraf çektiriyorsunuz sonra yer değiştiriyorsunuz. Başlangıçta yirmi kişilik bir grup oluşturuyorlar. Sayı tamamlanınca bizi bir hücreye tıktılar, üzerimize hücrenin demir kapısını çarparak kapattılar. Bir mühdet bekledik yan taraftan pelerinli yüzü makyajlı biri aniden çıkageldi, yüreğimiz hopladı. Aramızdan birini seçti, onu tek başına küçük bir yere tıktı, tepeden hızla inen demir parmaklıklarla şansız genç içerde kaldı. Bir tünelden geçtik başka bir odaya girdik, her köşede meşaleler yanıyor ve ortam yarı karanlık. Anladığım kadarıyla yine aramızdan seçtiği birini suçlu buldu, dilini kızgın demirle dağlama ve vücudundaki etleri kopartan işkence aletleriyle seçilmiş kişiye işkence yaptı. Sık sık işkence yaptığı kişiyi uyardı, bağırması için teşvik etti, genç bağırırken yaptığı abartılı hareketlere çok güldük. Bizi bir tünele yönlendirdi işkenceci, sırayla girdik. Çok dar ve karanlık tünellerden geçerken başınızın üstünde salkım saçak bulunan nesneler yüzünüze saçınıza değiyor, ayaklarınız yumuşak birşeylere dokunuyor, çığlıklar ve kahkahalar eşliğinde nihayet bir başka odaya geldik. Her yeni oda farklı bir oyuncuyu karşımıza çıkarıyor. Büyükçe bir yere geldik duvar diplerindeki sıralara dizildik, bir hayaletten bahsetti oyuncu, duvarda gelinlikle bir tablosu olan genç ve güzel bir kadını gösterdi ve ayaklarımızı iyice geriye çekmemizi istedi. Tamamen ortalık karanlığa büründü ve yanıp sönen ışıklarla birlikte tablodaki kadın gerçeğe büründü ayaklarımızın dibinde süratle gidip gelmeye başladı, çok korkanlar oldu, başka bir odaya geçtik, arkadaşım Işık arkasındaki müze ziyaretçisini gerçek mi değil mi anlamak için kolunu dürterek kontrol etti, o kadar havaya giriyorsunuz ki. Bu dürtme meselesi aramızda sık sık kahkahalarla anma vesilesi oldu. Bir başka odaya alındık yine farklı bir oyuncu aramızdan bir kadını seçti, onu cadı olmakla suçladı ve odunların arasına kollarını bağlayarak kadını yerleştirdi, odunları tutşturdu, ortalık bir an karardı. Aydınlanmasıyla çok başarılı bir mizansenle seçilen kadın yerine çok gerçekçi görünen bir yanmış ceset gördük. Birbirine açılan odalardan sonuncusuna girdik, çıkabilirsiniz dediler, ama oyuncu yoktu sadec müze ziyaretçileri vardı. Yarı karanlık odada labirentlerde ilerlemeye başladık ama sık sık kendimizle karşılaşıp duvarlara tosluyorduk çünkü duvarlar aynalarla kaplıydı. Nihayet çok çaba sarfederek çıkışı bulduk, çok yaratıcı buldum finali. Yolunuz düşerse bu müzeye mutlaka gidin derim.

Çok ilgi gören bir müze Van Gogh Müzesi, girişte uzun bir kuyruk bekliyorduk ama kimse yoktu. Biletler internetten satılıyormuş ve on günlük ziyaretçi kontenjanı dolmuş, büyük hayal kırıklığına uğradım. Diamond Müzesi’ne gittik biz de. Ev görünümlü üç katlı bir müze. Girişte pırlantanın çıkarılış öyküsü, tarihi, Amsterdan’daki mücevher ticaretiyle ilgili bir video gösteririsi vardı. Kraliyet ailelerinin kolyeleri, taçları, ünlü sanatçıların pırlantaları, pırlantaların kıratlarını gösteren bir tablo, işlenirken hangi aletlerin kullanıldığı gibi bilgi veren bölümler vardı. En ilginci Van Gogh’un Yıldızlı Geceler adlı tablosunun gerçek pırlantalarla yapılmış kopya(replika) tablosunu yapmışlar. Üst katta ise Wimbeldon Turnuvası’nı hatırlatan pırlanta görünümlü raket ilginçti. Her tarafı aynalarla kaplı bir odada bir şarkı eşliğinde ışık gösterileriyle şıkır şıkır aydınlanmış pırlanta odasına girdik. Müze çıkışında kent merkezindeki Vondel Park’ta dinlendik. Rehberimiz pazar yerine mutlaka gidin demişti, pazarı dolaştık ve Amsterdam’ın o ünlü balıklarından biriyle karnımızı doyurduk ve kentle vedalaştık. Havaalanında bavulları teslim ettikten sonra giriş yaparken sizi bir kabine alıyorlar, adeta teslim oluyorum der gibi ellerinizi kaldırıyorsunuz ve kabin etrafınızda dönerek sizi tarıyor. Ülkemize duyduğumuz özlemle yola çıktık. Bu geziden içim burkularak döndüm. Ülkemin her alanda ne kadar geride kaldığını görmek beni çok üzdü. Aklın, bilimin yolundan uzaklaştıkça mesafe daha da açılacak korkarım. Canım ülkemi Üçüncü Dünya Ülkesi seviyesine indirenlere hakkımı, hakkımızı helal etmiyorum.

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

FRANSA (Nazike Yaşır gezi notlarından alıntı)

Yola düştük, rotamız Fransa’nın kuzeydoğusunda yer alan Metz bölgesinde, bir ada üzerindeyiz. Moselle ve Seille nehirlerinin birleştiği yerde kurulmuş, yaklaşık 3000 yıllık geçmişe sahip bir ortaçağ kasabası ve çok iyi korunmuş bir bölge. Komedi Meydanı denilen alanda tiyatro ve opera binası bulunuyor ve Fransa’nın halen kullanılan en eski tiyatro – opera binası. Fransız İhtilali’nde bu meydanda kurulan giyotinlerde onlarca kişi idam edilmiş. Tanrı’nın Işığı Kilisesi’ndeyiz. Gotik tarzda yapılmış. İlk hiristiyan din şehidi Stefanos, Yahudiler tarafından taşlanarak öldürülmüş ve parçalanan her bir uzvu kiliselere gönderilip onun adına kiliseler yapılmış. Rehberimiz, ilginç bir bilgi verdi. Kilisede kadınlar adet gördükleri için hep sol tarafa oturuyormuş,(bugünde geçerli mi bilmiyorum) tarih boyunca erkekler kadınlardan hep korkmuşlar. Metz’de meydanda sandık, çekmece, sandalye gibi farklı malzemelerin kullanıldığı ve bu malzemelerle çiçek düzenlemelerinin yapıldığı ilginç bir alanı gezdik. Bu bölgede çiçek festivali yapılmış ve bu düzenlemeler festivalden kalan sergi alanlarıymış.

Şampanyanın başkenti Reims’e gidiyoruz. Yol kenarında küre, daire, ve kare biçiminde formlar gördük, bu bölgede çok kaza olduğundan gece sürücülerin dikkatini çekmek ve uyarmak için gece bu formlar ışıl ışıl parlıyormuş. UNESCO Kültür Mirası olarak kabul edilen Reims Katedrali görkemli bir yapı ve 25 kralın taç giyme törenine tanıklık etmiş ve katedral duvarına bu kralları isimleri yazılmış. Katedralde toplam 2303 heykel var. İçeri girdiğinizde vitrayların güzelliği başınızı döndürüyor. Katedralde çıkan yangında bazı vitraylar zarar görmüş onun yerine modern sanatın göstergesi vitraylar yapmış bazı sanatçılar. Katedralde Baba, Oğul ve Kursal Ruh adına daima üç kapı var. Katedral Meryem Ana’ya ithaf edilmiş. Katedralin içinde daha 12 yaşında ülkeyi kutaracağına dair Tanrı’dan sesler duyduğunu iddaa eden ve erkek kılığına girerek Fransa’yı kurtaran ve cadı olduğuna hükmedilerek yakılan ve 490 yıl sonra kilise tarafından azize ilan edilen Jan Dark’ın heykeli var. Ayrıca Güney Afrika Lideri Özgürlük Savaşçısı Nelson Mandela’nın ayakkabıları bir vitrinde sergileniyor.

Rehberimizin korkulu rüyası, cehennem dediği Paris’e gidiyoruz. Gezimizin ikinci günü 14 Temmuz ve bu tarih Fransa Ulusal Günü ya da Bastille Günü. 14 Temmuz 1789 tarihinde Fransız ihtilali sırasında Bastille hapishanesi halk tarafından basılmış ve kraliyetin hükmüyle hapse atılan ve itiraz hakkı bulunmayan mahkumlar serbest bırakılmış. Kaçırılmayacak bir tören dedi rehberimiz. Gündüz geçit töreni, savaş uçakları ve ordunun gücünü gösteren tanklar, toplar… Gece de Eyfel Kulesi’ni merkez alan ve yarım saat süren muhteşem havai fişek gösterisi. Pek mutlu olduk ama bizi öldüren kurşunu attı rehberimiz. Otobüsle gece şehre girmek bayram olduğu için yasak, kendi imkanlarınız ile gitseniz bile hiç tavsiye etmem, sıkıyönetim var, bu gece eylem bekleniyor ayrıca dünyada hırsızlığın en çok olduğu kent, bu gece çok kalabalık olduğu için risk çok fazla dedi. Her şeyi göze aldık, telefonlar edildi araç ayarlandı. Şanzeli’den geçerken ünlü markaların vitrin canlarını korumak için kalın tahtalarla mağaza girişlerini ve vitrinlerini boydan boya kapattığını gördük. Eylem olacağı beklentisi ve bu eylemlerde maddi hasarın çok olması mağazaları bu tarz tedbirler almaya itmiş. Her yerde güvenlik görevlisi vardı. Bu görüntülerden sonra gösteriye geleceğim diyenlerin sayısı hızla düştü ve muhteşem havai fişek gösterisini otel odasında canlı yayında, gezi grubundaki arkadaşımızın yanında getirdiği takımla pişirdiği Türk kahvesi eşliğinde seyrettik. O gece eylemlerden dolayı 80 kişinin tutuklandığını öğrendik.

 

Paris’e günde 1 milyon 260 bin araç giriyormuş. Çok ağır ilerleyen bir trafikte kente giren araçların yoğunluğu bu inanılmaz rakamı doğruluyor. 6 saatlik park ücreti 50 euro, kentin park ücreti çok yüksek. Turizm 12 ay ve yılda 35 milyon turist geliyor. Seine Nehri olmasa Paris, Paris olmazdı dedi rehberimiz. Nehir üzerinde 37 köprü var, kentin altında 2 bin kilometre uzunluğunda; elektrik, kanalizasyon, metro düzeni var. Modanın başkenti Paris’te ünlü mağazalar ilk çıkan ürünlerini Şanzelize’de sergiliyor. Bu caddede sağ tarftaki mağazalar daha prestijli markalar tarafından tercih edilmiş çünkü insanlar caddenin güneş gören bu sağ tarafında yürümeyi tercih ediyorlarmış. Dünyanın en önemli markaları cadde boyunca sıralanıyor, bu mağazalar satıştan çok dünyaya kendi ürünlerini göstermek için Paris’i vitrin olarak kullanıyorlar.

Programımızda üç gece konaklama var. Otelimiz kent merkezinden 15 km uzakta. Kent merkezindeki otellerin çok küçük odaları olduğu için misafirlerimiz memnun kalmıyorlardı o yüzden kent dışındaki otellere yöneldik, dedi rehberimiz. Gezimizin üçüncü günü şehir merkezine doğru gelirken çok yoğun bir trafiğin içindeydik. Kimi binaların tepelerinde bahçeler olduğunu, buralarda ağaç yertiştirdiklerini gördük. Şehir turu yaptık. Şanzelize’den geçerken yabancı bir ülkeye ait tek turizm bürosunun bu meşhur caddede olduğunu gördük, o büro Türkiye’ye ait, maalesef Türkiye’yi Fransızlar tercih etmiyormuş. Meşhur Zafer Takının bulunduğu yerde trafik lambası yok, dünyanın en geniş döner kavşağı burada bulunuyor, 400 metre genişliğinde. Zafer Takı Eyfel Kulesi’nden sonra Paris’teki en önemli yapı, kavşak 12 caddenin birleşim noktası ve kavşakta şoförlük ustalık istiyor. Zafer Takı’nın altı 1. Dünya Savaşı’nda kimliği belirlenemeyen meçhul askerlerin gömüldüğü yer ve 2. Dünya Savaşı’da Nazilerin işgalinde bile sönmeyen bir ateş meçhul askerlerin anısına sürekli yanıyor.

Seine Nehri turu için teknelere bindik ve nefis bir yolculuk yaptık. Notre Dame Katedrali’nin etrafı kapatılmış, turumuz programında burayı gezmek vardı, maalesf uzaktan bakmakla yetindik. Eyfel Kulesi’ne çıkmak için uzun bir kuyruk bizi bekliyordu. Bir gün önce ulusal bayramları olduğundan kule ziyarete kapatılınca, dün giremeyenlerde gelince kuyruk daha da uzamış. Ülkede sıkıyönetim olduğu için, adeta havaalanına girer gibi sıkı bir güvenlik kontrolünden geçiyorsunuz. Bu demir yığını için bukadar beklemeye değer mi diye söylenip duruyorsunuz ama yukarı çıkınca fikriniz değişiyor. İkinci kata kadar asansörle çıkıyor, daha üst katlara çıkmak için ayrıca ücret ödüyorsunuz. ya da 1665 basamakla kulenin en yüksek katına çıkıyorsunuz. İkinci kattaki manzara muhteşemdi. Kent planının güzelliğine hayran kalıyorsunuz. Kahve eşliğinde bir müddet manzarayı seyrettikten sonra merdivenlerden birinci kata indik . Kulenin inşa öyküsünü video ve fotoğraflarla anlatan bölümde vakit geçirdik ve manzaraya bakarak oda arkadaşım Işık’la merdivenlerden inerek zemine ulaştık.

Gece 23.00 da Lido Show denilen Paris’in en meşhur gösterisine gitmek için hazırlandık. Bu eksta turu alan sekiz kişiydik. Limuzin tarzında bir araç bizi otelden aldı, araç sahibi Türk, iki üniversite bitirmiş, vatandaşlık almış, ve Paris’te şirketi var, yanında sekiz kişi çalışıyormuş. Paris’teki altyapı çalışmaları çok sık karşımıza çıkıyor dedik, Paris 2050 ‘ye hazırlanıyormuş. Yollarını elektrikli araçlara göre yeniden planlıyorlarmış, toplu taşıma sistemini moderleştirme çalışmaları varmış, drone larla sağlanacak hizmet sistemini planlıyorlarmış. Gösteri Şanzelize’de. Işıklar Kenti denilen Paris’in gece görüntüsü çok etkileyiciydi. Çok şık kadınların bir önceki gösteriden çıkışlarını, salonun yeni gösteriye hazırlanmasını beklerken izledik. Yerimiz sahnenin hemen dibiydi. Şampanya eşliğinde etkileyici bir gösteri izledik. Işıklandırma, köstüm, sunum mükemmeldi. Alçalıp yükselen sahnede yapılan buz pateni dansı yine bileklerine kadar su içinde dans eden kızlar, denge fiziki dayanıklılık zarafet ve ustalığın harmanlandığı çiftin dansı mükemmeldi. Çok pahalı bir gösteriydi ama hepimiz iyi ki gelmişiz dedik.

Gezi boyunca aldığım notları gözden geçirirken Eyfel Kulesi’nden sonra Ressamlar Tepe’si adıyla bilinen Montmartre Tepesi’ni gezdiğimizi hatırladım. Rehberimizin anlattıklarından birkaç not daha ileteyim. Eyfel Kulesi yedi senede bir boyanıyor, ve 50 ton boya kullanılıyor, boyama işlemi üç ay sürüyor. Jotun ile boyanıyor, Türkiye reklamları da buna göre yapılıyor. Kulede 2.5 milyon parça var. 18 bin parça perçinleme elle yapılmış ve dünyanın en çok ziyaret edilen yeri. Guy de Maupassant Fransa’nın ünlü bir yazarı ve Eyfel Kulesi’nden nefret ediyor ama her gün yemeğini kuledeki bir restorantta yiyor. Bu ne yaman çelişki usta dediklerinde yazarın yanıtı: O kadar çirkin bir yapı ki şehrin her yerinden görünmesine tahammül edemiyorum, kuleyi bütünüyle görmediğim tek yer burası!

İlk küvetli otel Paris’te yapiımış. Zafer Takı’nın bulunduğu yerin 12 caddenin birleşme noktası olduğunu ve dünyanın en büyük döner kavşağının burada olduğunu yazmıştım, buna istinaden çok yerinde bir benzetmeyle bu bölgeye Paris’in göbek deliği diyorlarmış. Şanzelize Caddesi boyunca binaların yüksekliği, çatı ve pencereleri aynı olmalı, binaların 2. ve 5. katlarında uzunlamasına Fransız balkonlar bulunmalı. Fransız balkonun işlevi yere kadar uzanan pencerelerden içeriye bol ışık girmesi ve bu balkonların binanın ağırlığını azaltması. Bizim yaz mevsiminde adeta evimizin bir odası gibi kullandığımız balkonlara Fransızlar yılın 300 gün hava kapalı olduğu için çıkamıyorlar. O yüzden ülkemizde yeni yapılan binalarda kullanılan Fransız balkon tarzı bana hep gereksiz gelirdi. Balkona çıkamayacak kadar dar yere niye balkon denir ki derdim meğer binanın ağırlığını azaltıyormuş. Her sokağın köşesinde bir rakam ve bulvar adları yazılı. Paris aynı zamanda kokunun başkenti. Parfümün bitki esans oranı %25 ve pahalı bir ürün, ışığa ve ısıya maruz kalmazsa ömrü sekiz yıl, eau de parfüm de ise bitki oranı %15 ve ömrü üç yıl ve parfüme göre daha ucuz bir ürün. Söz parfümden açılmışken unutamadığım bir roman olan Patrıck Süskınd’ın Koku adlı eserini önermeden geçemeyeceğim. Okuduktan sonra bu kitabın filmi asla çekilemez derken yanıldığımı filmi izlerken gördüm çok başarılı bir uygulama. Monmarte Tepesi’ne gitmek için yola çıktık. Picasso, Salvador Dali, Van Gogh, Renoir gibi sanatçılarım mekanı Ressamlar Tepesi’ndeyiz. Otobüsümüz bizi belli bir noktada indirdi, adı üzerinde tepe. Dar yollardan yokuş tırmanacağız. Bu bölge yukarıda saydığım ünlü ressamların yaşadığı dönemde Paris’in kirası ucuz semtleri arasında. Bohem yaşantıya sahip sanatçıların bir araya geldiği bu bölge aynı zmanda kabarelerin genelevlerin yoğun olduğu bir yermiş.Yokuş tırmanmadan önce karşı caddede kırmızı renkli bir değirmen gösterdi rehberimiz. Moulin Rouge meşhur can can dansının görkemli revülerin sergilendiği yer. İşlevine bugünde devam ediyor. Nicole Kıdman’ın başrolde oynadığı aynı adla ödül alan (Moulin Rouge) filmi bu bölge dikkate alınarak çekilen etkileyici bir film. Rehberimiz bizi bir fırına götürdü. Baget ekmek Fransa’da sevilen bir ürün, parasını ekmeği uzatan kişiye değil bir makinenin içine koyuyorsunuz, satıcının elinin paraya değmemesi için. Paris Fırıncılar Derneğinin düzenlediği bir yarışmada en büyük ödülü aldığını gösteren amblem vitrinde görünüyor. Bir cafenin önünden geçiyoruz, rehberimiz burayı hatıtladınız mı diye soruyor. Çoğumuz ilk kez geldiğimiz için birbirimize baktık ünlü Amelie adlı filmde, film kahramanının çalıştığı cafe imiş. Yaşadığı ev ve alışveriş yaptığı marketi gösterdi . Bu filmi seyretmiştim, rehber söyleyince hatırladım. Kiliseler, müzeler, cafeler, restorantlarıyla çok renkli bir bölge Ressamlar Tepesi .

Dahanelerneler.com ilavesi: Rehberimiz Ressamlar Tepesinde iki saatlik serbest zaman tanıdı. Arkadaşlarım birşeyler yemek içmek istediler. Ben onlardan ayrıldım . Tek başıma çevreyi dolaştım. Önce sokak şarkıcısı Zaz’ın ünlenmeden önce şarkı söylediği sokak başına gittim. Tam da o yerde bir poz verdim . Sonra Sacre Coeur Bazilikasına gittim. Sacre Coeur Kutsal Kalp anlamına geliyor. İsa’nın kutsal yüreğine ithafen bu ad verilmiş. Bazilikayı ziyaret etmeden önce Paris ‘i birde buradan seyrettim, merdivenlere oturarak. Tarihi binaları, yeşil dokusu beni bir kez daha büyüledi. Birden Amelia filmi aklıma geldi. Filmin çekildiği bölümlere gittim. Birkez de oradan baktım hem Paris’e hem Sacre Coeur’a. Önümde muhteşem bir manzara, arkamda muhteşem bembeyaz bir eser…. beni içeri doğru çekti. İsa nın beyazlar içinde göğe çıkışı resmedilmiş dev mozaik etkileyici..İçerde İncil’den okunan bab, ibadet eden hiristiyanlar, mum dikenler, u şeklinde turlayarak ziyarette bulunanalar, ve benim gibi oturarak izleyenler…

(Kilisenin beyazlığından bahsetmiştim; yapı malzemesi kalker taşı, yağmur suyu ile tepkimeye girince çamaşır suyu ile yıkanır gibi her yağmurda kilise kendi kendini yıkıyor, bir de sonradan öğrendim burada sürekli incilden bölümler okunuyor, hani bazı camilerde nasıl sürekli kuran sesi duyarsınız…) Buradan çıkınca Ressamlar Tepesi’nin arka sokaklarına gittim. Amelia’nin çalıştığı cafe ve alışvriş ettiği marketi bir kez daha ziyaret ettim. Güzel bir filmdi…

Empresyonist ressamların buluşma noktası olmuş Ressamlar Tepesi. Bu akıma dahil sanatçıların kullandığı Le Bateau Lavoır adlı atölyeyi gördük. Yaptıkları resimlerin boyası kurusun diye ressamların eserlerini koydukları vitrin gibi bir yeri gösterdi rehberimiz. Birçok ressamın katıldığı pansiyonun önündeyiz, pansiyon duvarına sanatçıların isimleri yazılmış. Herhangi bir lüksü olmayan ısıtma sisteminin sorunlu olduğu bir pansiyon burası. Yaşadıkları dönemde yaptıkları resimlerden para kazanamayan birçok ressam öldükten sonra ünlenmiş, rahat eden de mirasçıları olmuş. Dolaşırken bir dans okulunu gösterdi rehberimiz, can can dansının öğretildiği okulmuş. Kalabalık bir turist grubunun bulunduğu yerde Aşk Duvarı adı verilen ve 250 farklı dilde seni seviyorum sözcüklerinin yazılı olduğu bir duvar gördük. Bu duvar küçük bir parkın içindeydi. Duvarın üzerinde kırmızı boya lekeleri, kırılan kalbin simgesiymiş. Sokakları dolaşırken rehberimiz duvarda sadece göz olan küçük bir figür gösterdi . Montmarte Tepesi’ndeki sokakların duvarlarına insan uzvunun parçalarını simgelyen küçük kalıpların nerede olduğunu tespit edip insanı tamaladığında 50 bin euro para ödülü kazanıyormuşsunuz. Uzuvları tamamlayan kişiden sonra sokakların duvarlarına konan küçük kabartmaların yeri ve biçimi değişiyormuş. Para ödülü sponsorluğunu ünlü şirketler üstleniyormuş. Duvardan geçen adamın, daha doğrusu tam geçmeyip vücudunun yarısı geçmiş bir adamın yanından geçtik. Hikayesi; Marsel Aym adlı bir Fransız yazar ve romanlarda mekan hep Montmarte. Dutilleud adındaki öykü kahramanının duvarın içinden geçme özelliği var ve bunu hep hayatını kolaylaştıran bir özellik olarak kullanıyor. Evli bir kadınla sürdürdüğü ilişkiyi kıskanç koca fark ediyor. Öykü kahramanı Dutilleud sevgilisinin kocası aniden eve gelince duvar içinden geçmeye çalışırken bu özelliğini yitirdiğini görüyor ve duvar içine hapsoluyor. Görkemli bir villa gördük. Antalya konserinde başarısız olan ve yuhalanan ünlü sanatçı Dalida’nın Antalya dönüşü bu evde intihar ettiğini öğrendik. Paris’in bu bölgesini çok beğendim. Rehberimiz tax free denilen vergi iade sisteminden bahsetti. Bir mağazadan aldığınız 50 euro (en az) tutarındaki bir ürünün faturasını aldıktan sonra pasaportunuzu göstererek tax free belgesi istiyorsunuz. Dönüşte havaalanında tax free bölümünde kuyruğa giriyorunuz; ürün faturası, tax free belgesi, aldığınız ürün ve ürünü alan kişi orada olunca size vergi iadesini hemen ödüyorlar. Aldığınız belge birçok ürünü alıp toplam 50 euro olması değil herbir ürünün bedeli 50 ve üstü olmalı. Bu oran ülkeden ülkeye değişiyormuş. Ressamlar Tepesi’nde otelimize dönerken otobüsün sağ tarafında hayret nidaları duyduk. Naktığımızda yere serilmiş örtülerde çeşit çeşit işporta malı ürünler ve etrafında bir sürü insan gördük. Ey Işıklar Kenti Paris, karizman fena çizildi.

Paris’te son günümüz. Disneyland’a gidiyoruz. Rehberimiz; Film stüdyoları ve tema farkı olarak iki bölüm var. Sadece biri için bilet veriyoruz. Her iki bölümüde görmek isterseniz, bu istekte olan arkadaşınızı bulun, belli bir saatte yer tespit edip buluşun biletlerinizi takas edin dedi. Her iki yeride görme kararı vermiştik, daha sonra fikir değişti. tema parka girdik. Çok renkli bir dünya. Çocuklar için altı yaş üstü gitmeli bence. Anılarda yer edebilmeli ve anımsayabilmeleri için. Rehberimiz haritaları dağıttı, buluşma noktası ve saatini söyledi, akşama kadar vaktimiz var. Verilen haritaya göre gideceğimiz yerleri tespit ettik. Çok geniş bir alan, bu alanda belirli saatlerde geçit törenleri oluyor. Walt Disney’in ünlü kahramanları, müzik dans eşliğinde geçiyor, her geçit töreni birbirinden farklı ve coşkulu. İstediğiniz yere kuyruğa girip, bekleyerek girebiliyorsunuz. En çok beklediğiniz yerler Disneyland’ın en popüler yerleri. Beklemeden de girebiliyorsunuz, bunun için eksta ücret ödüyorsunuz pahalı bir giriş.(fastpass) Bu kartınızı gösterip öncelik hakkını kullanıyorsunuz, kapitalist sistem elinizdeki parayı almak için her türlü düzeni kurmuş. Alice Harikalar Diyarı adlı bölümden sonra, Small Word adlı gösteriye katıldık, bayıldım. kayıklara binip farklı bir dünyanın içine dalıyorsunuz, kanalların etrafında binbir çeşit bebekler, hayvanlar dans ederek şarkı söylüyor. Harika bir yer, bayıldım. Robinson Cruose’nin adasına gittik, çok güzel canlandırmalarla; mutfağını, evini , hayatını nasıl devam ettirdiğini anlatan çok başarılı görsellerle sizi o dünyaya götürüyorlar. Perili Köşke çok kuyruk bekleyerek girdik. Önce sizi karanlık ortamda o atmosfere hazırlıyor sonra raylar üzerinde vagonlara binip odalardan geçerek ses ışık efektleriyle köşkü dolaştırıp hayaletlerle tanıştırıyorlar, etkileyiciydi. Star Wars unutamayacağım bir deneyimdi. Yine çok uzun bir kuyruktan sonra çığlık seslerinin yankılandığı yere yaklaştıkça ”ben ne ettim de girdim bu kuyruğa ”dedim kendime ama çok bekleyince ayırdığın zamana da kıyıp çıkamıyorsun. Neyse rokete bindik, çantalarımız uçmasın diye sapını ayaklarımıza doladık ve uçuşa geçtik. Ben daha önce böyle bir şey yaşamdım. Rokete binerken kendimi cesaretlendiriyordum, bak medeni Avrupalılar çocuklarını getirmiş, korkulacak birşey olsa küçük çocuklarını bindirmezlerdi demiştim ama yolculuk bitince o medeni Avrupalıların yakasından tutup çocuklarınıza bunu yaşatmaya hakkınız yok, demek isterdim. Tam bir travma’ Gözlerimi açtığım yerlerdeki yıldızlı gökyüzü, uzay muhteşem ama gerçekten çok sert ve hızlı dönüşler yüreğinizi ağzınıza getiriyor. İnince kendimi çok azarladım. ”gelmişsin 58 yaşına, ergenler gibi ne işin vardı bu rokette” diye. Eğlenceli bir o kadar da yorucu bir gün geçirdik. Bana sorarsanız bütün günü Disneyland’da geçirmek yerine Paris’in müze ve saraylarına gitmeyi tercih ederdim. Paris’in saray ve müzelerini gezmek için bir gün yetmeyeceği aşikar, ayrıca gelip gezmek gerekiyor. Pek çok fotoğraf ve video desteğini gezi arkadaşım Işık Koyunkaya’dan ve bir videoyu da Emine Savran ‘dan destek alarak sundum, kendilerine teşekkür ederim.

Gezinin beşinci günü Paris’e veda ediyoruz. Ülkenin zenginliğine bakınca elde ettikleri refah düzeyinin, sömürdükleri ülkelerin kanından canından olduğununda farkına varıyorsunuz elbette. Afrika’daki 22 ülkenin resmi dili Fransızca üstelik onca yoksulluğa rağmen bazıları Fransa’ya sömürge vergisi vermeye devam diyor. Rehberimiz pek mutlu cehennem dediği Paris’ten ayrılıyor kendi deyimiyle cennete gidiyoruz. Asıl gezi şimdi başlıyor, Atlas Okyonusu’na doğru gidiyoruz diyor. Gideceğimiz ülkeler ırkçıdır, ülklerinde yaşayan yabancıları sevmezler ama turistlere iyi davranırlar, diyerek sanatlı bir anlatımla; Güneyliler bahçelerinde , kuzeyliler misafirlerini evlerinde ağırlarlar diyor rehberimiz. Bakalım göreceğiz. Paris’teki trafik adım adım, ambulans sesi duyuyoruz, hepimiz pür dikkat bu yoğun trafikte ambulans nasıl geçecek diye bakıyoruz. Ambulans son hızla geliyor, hızını kesmeden sağa ve sola ayrılan arabaların arasından süzülerek geçip gidiyor.Patates, şeker pancarı,tahıl ekili topraklardan geçiyoruz.Fransız tarzı patates kızartması çok ünlü. Önce düşük ısılı yağda bir iki dakika patatesi bekletip çıkarıyorlar. Yiyecekleri zaman yüksek ısılı yağda kızartıyorlar, içi yumuşacık dışı kıtır kıtır yer fıstığı püresi ile servis ediyorlar. Çok farklı sosları varmış, birisi o kadar acıymış ki, sorumluluğu üstleniyorum diye kağıt imzaladıktan sonra servis ediyorlarmış.

Manş Denizi’nn altından geçen İngiltere’ye giden tünel girişinin olduğu Lille şehrindeyiz. Tünelde gidiş-dönüş ve servis yolu var. 21 milyar dolarlık proje. Galya Bölgesindeyiz. Flaman ülkesi iki dilli. Flemenkçe ve Fransızca. Belçikadayız ve yine yolun kenarındaki bir amblemle yeni bir ülkeye geçiyoruz. Brugge, bir Ortaçağ kenti. Araçları ve modern giyimli insanları bir kenara çektiğimizde rahatlıkla Ortaçağda geçen bir filmi Brugge’de çekebilirsiniz. Kenti nehir yoluyla gelenler kurmuş. Kuzeyin Venedik’i diye adlandırılıyor kent. Bütün kanallarda kuğu var ve kuğu kentin sembolü. 17. yy dan itibaren Brugge hiç değişmemiş. Kanallardan ötürü, rutubeti önlemek için her evde şömine yakılıyormuş. Aynı zamanda kent bir Başpiskoposluk merkezi. Meslek loncalarının olduğu binalar ve Mark-Pazar yeri(market) kentin önemli bölgeleri. Belçika danteli ünlü, Brugge’da dantelden yapılmış kent planını gösteren bir harita ilgimizi çekti. Waffle, çikolata ve bira adeta Belçika’nın olmazsa olmazı. Brugge’da pek çok müze var bunlardan biri de bira müzesi , bira yapımı öğretiliyor, biranızı yapıyorsunuz, şişenin üzerine adınızı yazıp teslim ediyorlar, tabii ki, belirli bir ücret dahilinde. 1100 çeşit bira var Belçika’da, 450 bira çeşidi de endüstriyel. Kutsal Kan Kilisesi, İsa’nın çarmıhtayken damlattığı kanın sergilendiği kilise. Kent, Unesco Dünya Mirası listesinde, mücevher gibi bir şehir.

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Arnavutluk Gezisi

Screenshot_20191214-151852_Gallery
Screenshot_20191214-151707_Gallery
20190821_112114
Screenshot_20191214-155756_Gallery
Screenshot_20191214-155747_Gallery
Screenshot_20191213-214700_Gallery
20190821_072427
20190821_072225
Screenshot_20191214-155733_Gallery

İşkodraya doğru ilerlerken bunker denilen sığınaklar gözümüze çarpıyor. Bu savunma alanları mantar gibi olup, küçük bir penceresi olan, içeride 180 derece açıyla silahı yerleştirdiğiniz ve karşıdan gelenlere ateş açabildiğiniz, yukarıdan gelen bombardımanlara karşı da gayet sağlam olan mevzii yerleri.

İşkodra da halkın çoğu bisiklet kullanıyor, lüks arabalar çoğunlukta, özellikle üç arabadan biri mercedes. Lüks arabaların çoğu çalıntıymış. Kaçak sigara, tütün, 16'lı silah, sepet anten İşkodra çarşısında rahatlıkla bulabileceğiniz ürünler.

Şehrin merkezinde trafiğe kapanan güzel bir caddesi var, sabah saat 8 itibariyle burada corza (piyasa) başlıyor ve 10.30 da bitiyor, daha sonra sokakta kimseyi göremiyorsunuz, insanlar iki saat için giyiniyor, süsleniyor, piyasaya çıkıyor. Arnavutlar da müslüman olan da var, hiristiyan da. Ve gayet mutlu saygılı yaşıyorlarmış.

Rozofa Kalesi; Rozofa kralın gelinidir Hamile ama eşinden değil, bu dönemde bir kale yapmaya çalışıyorlar kaleyi gündüz yapıyorlar, gece yıkılıyor, tekrar yapıyorlar, gece yıkılıyor, bunun üzerine  tanrılara danışalım diyorlar ve yanıt kısa sürede geliyor, içinizde bir günahkar var diyerek Rozofa'nın öldürülmesi gerektiğini ancak bu takdirde kalenin yapımının tamamlanacağını söylüyorlar..Rozofa da bu durumu kabul ediyor, yalnız diyor ki ''Bir elimi dışarıda bırakın çocuğumu seveyim, bir göğsümü dışarıda bırakın çocuğumu emzireyim, bir gözümü dışarıda bırakın çocuğumu görebileyim ''. Bu şekilde kendisini gömüyorlar. Günümüzde kalenin tepesinden köpüre köpüre gelen bir su var, Rozofa'nın sütü diyorlar buna.

İşkodra Kalesi aynı zamanda Balkan Savaşlarında elimizden çıkan son kale

İşkodra gölünde tatlı su balıklarını ve satanları görüyoruz.

Ülkenin % 60 dağlık. Kendilerine Arnavut demiyorlar. Şiptar diyorlar. Ülkeye de Şifonya diyorlar, kartallar diyarı demek. Bayraklarında da çift başlı kartalları görüyoruz. Konuştukları dil Arnavutça. Latin Alfabesini kullanıyorlar, bazı özel seslere ait noktalı harfleri bulunmakta

Arnavutluk denilince iki lider akla geliyor. Biri Enver Hoca, diğeri de Gjergj Kastrioti diğer adıyla İskender Bey. Bizim bildiğimiz Büyük İskender değil. Osmanlının Balkanlar da ilerleme kaydettiği dönemde buraya geldiklerinde yapılan savaş sonucunda Edirne Sarayına götürülmek üzere kendisini alıyorlar devşiriyorlar ve müslüman oluyor. Gerçekten gözü pek, korkusuz, doğru kararlar verebilen bir asker olarak kendi memleketine görevli geri dönüyor. Buraya gelince dinini tekrar değiştirdiğini açıklıyor ve Osmanlıya kafa tutuyor, İskender Bey'in simgesini bir kaç yerde görüyoruz, özellikle Kastrioti yazan benzin istasyonlarında da gördüğümüz, bir şapka ve üzerinde keçi boynuzu onun simgesi. Arnavutların inatçı olduğu da hep söylenir, bu sembol bize bunu hatırlattı.

Ama şöyle de bir hikaye var; savaş zamanı keçi boynuzlarına doladıkları çaputları, gece yakınca, hayvanlar can havliyle sağa sola kaçışırlar ve de düşman karşı tarafın donanmasını kalabalık zannederek hücüm etmekten vazgeçermiş.

İskender Bey'in anıt mezarının yanından geçiyoruz. Yıkık halde bir kilise, sütunlar ve Arnavutluk Bayrağını görüyoruz. Orjinal bir mezar değil içi boş. Tepede de İskender Bey'in heykeli var. İskender Bey'in kemiklerinin tılsımlı olduğu, taşıyana güç cesaret verdiği söylentisi ile kemikleri mezardan çıkartılarak kolye v.s yapılmış.

Diğer bir lider Enver Hoca'ya gelince; Hoca lakabıyla camii hocası gibi düşünmemek gerek, ikinci dünya savaşı sıralarında Fransaya gitmiş, Fransızca öğrenip, öğretmen olarak ülkesine dönmüş. Tam o dönemde de bu ülke İtalyanların işgali altına girmiş. Ülke büyük değişim göstermiş özellikle Tiran da tüm kamu binalarını İtalyanların yaptığı sonraları Çin ve Rusyanın da yaptığı binalar şehirde  kendini göstermiş, bunların dışındaki binalar adeta köy evleri havasında kalmış.

Enver Hoca buraya geldiğinde ilk işçi partisini kuran grubun içerisinde yer almış ve kısa zamanda İtalyanları buradan püskürtüp, başbakan olarak tarih sahnesine çıkmış. Kendisinin bir söylemi var ''Arnavutluk dünyanın ilk ve tek köminist, ateist devleti olacaktır''

Bu söylemden yola çıkarak ülkeyi buna göre hazırlıyor ve 46 yıl boyunca demir yumrukla ülkeyi yönetiliyor. Ülkeye gelir gelmez her kente uğrayan demiryollarını geliştiriyor. Dinin yaşanmasını da yasaklıyor. Sosyal konutlar yaptırıyor Tito gibi, ama her bir odada bir aile yaşayacak şekilde yapılıyor. İbadet etmek yasak demiştik, ibadet edenleri ihbar etmeyenler en az onlar kadar cezalandırılıyor. Daha sonra Radyo Kurumunu açıyor, çünkü kendi düşünce ve fikirlerini halkına empoze ettirmek, bilinç altına yerleştirmek istiyor. Bir süre sonra ülkeye televizyon geliyor. Televizyonun ilk açılış konuşması da çok ilginçtir. ''Günaydın Sayın Başkan'' Zira televizyon bir tek Enver Hoca da var.

Bu ülke  o dönemde günümüzdeki Kuzey Kore gibi kapalı bir ülke. Dışarıdan ziyaretçi alımı sınırlı olup, yılda sadece 3 bin kişinin gelmesine izin veriliyor, o da Makedonya Ohri ye gelen Hollandalı turistlerin günü birlik girişleri. İş amaçlı gelenlerin de propoganda yapması yasak olduğu gibi onları takip eden sivil görünümlü polisler var

Muhalif sesler çıkması halinde de başkent Tiran a çok yakın Elbasan şehri yakınlarına bir hapishane yaptırıyor ve onları burada topluyor.

Enver Hoca daha ölmeden önce kendisi için büyük bir anıt mezar tasarlatıyor. Buna Tiran Pramiti diyorlar  ama kendisi normal bir mezarlıkta gömülü, bugün adını ananda yok oysa bu ülkede ençok Enver adı yaygın o dönemden kalan bir etki.

Enver Hoca'nın yaptığı iyi şeylerden biri; iki topluluk varmış burada biri dağlık bölgede yaşayan gega diğeri sahil kesimde yaşayan toska bunları birleştirmeyi başarmış ikinciside okuma yazma oranını % 98 e çıkarmış

Enver Hoca ölünce halkın eli kolu bağlı kalıyor, fabrikalar işleyemeyecek duruma geliyor, ve Adriyatiğin tam karşısına İtalya'ya gidiyorlar, İtalyan mafyasından yasa dışı işleri ögreniyorlar

Arnavutluk Avrupa Birliği üyesi değil öyle bir düşüncesi de yok

Enver Hoca; İtthat ve Terakki Cemiyetinden geliyor, Enver, Talat ve Cemal Paşalar bu balkan coğrafyasında sevilen kişilerdi. Enver Hocanın ailesi de müslüman kökenli bir aileydi. Arnavutlar, Osmanlı'ya en yakın ve sadık millet olmuşlardır tarih boyunca. Abdülhamit'ın korumaları kahvecibaşısı, tatlıcıbaşısı, şerbetçibaşısı hep Arnavut kökenliymiş.

Arnavut ciğerine değinecek olursak burada bunu ne seven ne de yapan varmış. Balkan Savaşları esnasında İstanbul'dan gelip yerleşen Arnavutlar ekonomik sıkıntılar neticesinde sakadatı değerlendiriyorlar ve bu beğeni kazanıyor ''kim yaptı, Arnavut yaptı, Arnavutun Ciğeri'' diyerek günümüze kadar geliyor.

Elbasan tava  ise tam da buranın Elbasan şehrinden çıkmış, paçadan yapılan bu yemeği yiyen sultan çok beğeniyor, adına paça demek kaba olacak diye Elbasan tava demişler.

Türkiye'de pırasa böreğini Arnavutların çok yaptığı ve sevdiği söylenir, aslında bununda gerçekle alakası yokmuş, pılasa demekle  doydum demek istiyorlarmış.

Arnavutlar açık sözlü, deli dolu, aklından geçeni söyleyen, bir anda sinirlenip  bir anda gözleri dolan topluluk.

Para birimi lek, adını da buranın Anayasasını yazan kişiden Lek Duvagidi'den almış. Anayasadan ziyade sözlü yasa daha geçerliymiş. Besa söz demekmiş.

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Karadağ Gezisi

Screenshot_20191213-104753_Gallery
Screenshot_20191213-105035_Gallery
20190820_122938
20190820_123007
20190820_123024
20190820_123041
20190820_123122
20190820_123234
20190820_123709
20190820_123440
20190820_124655
20190820_123353
20190820_124000
20190820_124316
20190820_123537
20190820_123829
20190820_123406
20190820_123740
20190820_123001
20190820_123035
20190820_123146
20190820_123340
20190820_123421
20190820_123425
20190820_123516
20190820_123607
20190820_123633
20190820_123717
20190820_123746
20190820_123900
20190820_124036
20190820_124409
20190820_124540
20190820_124707
20190820_124740
20190820_124805
20190820_125045
20190820_125128
20190820_124914
20190820_125135
20190820_125342
20190820_125357
20190820_125433
20190820_125501
20190820_125538
20190820_125730
20190820_125739
20190820_130031
20190820_131027
20190820_131250
20190820_131334
20190820_131435
20190820_131624
20190820_131711
20190820_131727
20190820_133508

Karadağ nüfusu 850.000.    % 70 i dağlık, sadece başkenti düzlük. Yeni kurulmuş bir ülke.  Genellikle Sırbistan Karadağ olarak bilinir ki Dubrovnik'in bombalanması esnasında Sırbistan'ın bütün donanması Kotor Körfezinde bulunuyordu.

Hırvatlar katolik, Karadağlılar ortadoks, Sırpların da % 85 ortodokstur. Karadağlıların Sırplarla yakın ilişkileri vardır. En son bağımsızlığını kazanan ülke olan Karadağ'ın  yönetimi hala Sırbistan'da olduğundan ellerinde bulunan tapularla bunları hak etme durumu söz konusu. Birçok  bina görüyoruz çok büyük ama atıl durumda üstelik  bu binaların mülkiyeti uluslararası nezdinde hala Sırbistan'da görülüyor. İki ülkenin davaları devam etmekte. Akibetinin ne olacağını bekliyorlar.

Kotor Tito'nun en çok sevdiği bölgeymiş, İgola denilen yerde çamur banyosu yaptığını öğrendik. Kotor Titograt olarak anılırmış Yugoslavya döneminde, Osmanlı döneminde Böğürtlen denmiş. Karadağ'ın başkenti Podgorica (Podgoritsa). Daha aşağısı İgola sonrası, Kotor kalesini görüyoruz.

Bu ülkede Karadağlılar, Sırplar, sınıra yakın yerlerde Arnavutlar ve Boşnaklar yaşamaktadır. Karadağlıları anlayabilmeniz için onların da söylediği gibi 10 altın kuralını iyi bilmek gerek

Bunlar; insan yorgun doğar dinlenmek için yaşar

Yatağını kendin kadar sev

Gündüz iyi dinlen ki gece rahat uyuyasın.

Çalışma, çalışmak öldürür.

Eğer birini dinlenirken görürsen, yardımcı ol.

Mümkün olduğu kadar az çalış, işi de başkasına devret.

Gölgeler kurtuştur. Dinlenmekten kimse ölmemiştir.

Çalışmak hastalık getirir, genç ölme.

Yeme içme görürsen yanaş, çalışanları görürsen el ayak olma.

Çalışma ilhamın gelirse, otur dinlen, göreceksin geçecek.

 

Karadağlı ya bir iş vermişler yol çizgisi çizecek. Karadağlı 50 metre çizmiş yorulmuş. Sonra bir tabela almış üzerine şöyle yazmış. '' Bu çizgi 150 metre daha böyle devam eder.''

Has Karadağlıların yatak odasında bir tane sandalye bulunurmuş, uyumaktan yorulduklarında kalkıp sandalyede dinlensinler diye.

O kadar çalışmayı sevmeyen bir millet olunca, Yugoslavya döneminde de en az hakkı alan topluluk olmuşlar.

Yine bir sendika görüşmeleri sonrası sendika başkanı çıkar '' Arkadaşlar bundan sonra 4 gün daha az çalışacağız'' der. Cumartesi pazar zaten tatil, kala kala bir gün kalıyor. Herkes alkışlıyor.  ''Bundan sonra mesaiye 9 da değil 11 de başlıyacağız'' diyor yine alkışlıyorlar. ''Bundan sonra mesai 5 te değil 3 te bitecek'' yine alkış. ''Böyle çalışmakla maaşlarımıza % 150 zam alacağız'' diyor alkışlar devem ediyor. ''Bundan sonra çarsamba günleri çalışacağız ''deyince oradan birisi '' Her çarşamba mı '' diyor.

Bu kadar çalışmayı sevmeyen bir millet nasıl hayatını idame ettiriyor derseniz. Bu ülkede ağır sanayi diye birşey yok, kalkınmalarını turizme borçlular hatta domates biber bile üretmeye ihtiyaçları yok. Turizmden ciddi anlamda gelir elde ediyorlar. Her tarafta sobe yazısı var. Kiralık oda demek. Mayıstan başlayıp eylül sonuna kadar tatilci akımı var. Turla gelenler de ciddi döviz bırakıyor haftada 3 cruise gemisi geliyor herbir gemiden 3 bin-5 bin kişinin indiğini düşünecek olursak turizm gelirlerinin boyutunu anlayabiliriz. Ayrıca zengin Ruslar, Bulgaristan Varna Turlarını buraya kaydırdılar zaten eskiden beri sıcak denizlere inme hayalleri vardı, gerçekleştirdiler. Metrekaresi bin euro olan araziler, 7-8 bin euro olmuş. Çünkü dağlık bir ülkede talep fazla olunca fiyatların yükselmesi de kaçınılmaz.

Rahat küçük bir ülke olmakla birlikte Avrupa Birliğine girecek ülkeler listesinin başında bulunuyorlar. Hayat standarları yüksek, Avrupa Birliği üyesi değil ama para birimi euro. Ülkenin tamamı şu an şantiye gibi görülüyor her tarafta vinçler var dağları kesiyorlar biçiyorlar yaklaşık bir 10 yıl sonra Budva 'da yeşillik kalmayacak gibi. Bundan 6-7 yıl önce yatırım yapanlara (mesela 100 bin euroluk ) oturma hakkı veriliyormuş. 3 sene boyunca bu oturum hakkını elinizde tutarsanız vatandaşlığı kolay bir şekilde alabiliyormuşsunuz. işte bu dönemde Türkiye'den gelen çok fazla Türk olmuş buraya. Özellikle turizmciler Türkiye deki turizmin bitme noktasını görünce alternatif yatırım amaçlı buraya gelmişler, vatandaşlıklarını almışlar. Fakat artık böyle bir durum söz konusu değil

Kotor un kedileri meşhur. Hatta kedi müzesi var. Akıllı kedi, sarhoş kedi, seksi kedi, deli kedi gibi figürleri var.

Perast bölgesinden geçerken ki bir ortaçağ köyüdür; Michael Douglas, Madonna gibi dünya starlarının  evlerinin olduğunu öğreniyoruz. Kamarani ve Lapaten arasında  karşılıklı feribot seferleri yapan tekneleri görüyoruz

Kotor körfezinin en dar boğazından geçerken bütün gemiler kornolarını çalarlar, Boka yı selamlıyorlar. ''Boka'nın Osmanlı Donanmasını durdurmuş olduğu yer burasıdır'' diye yazan bir tabela varmış eskiden, bunu kaldırmışlar. Körfezi boylu boyunca dolaşıyoruz ve iki ada görüyoruz. Ağaçlı ada doğal, diğeri sonradan yapılmış  soldaki yeşil kubbeli adanın dünyadaki en zengin adalardan  olduğu söyleniyor.

Kotor Kalesinin 4.5 km uzunluğunda surları, 7. yy da yapılmış 14 yy da da geliştirilmiş.  Surlara çıkmak 2.5 saatinizi alıyor. En tepede dalgalan bayrağa kadar çıktığınızda sağınızda kalan dağın arkasını bile görebilir, gemilerin giriş çıkışını izleyebilirsiniz.

Kalenin dışında bir iki alışveriş merkezi var. Tüm restaurantlar, cafeler kalenin içerisinde.

Titonun bir sözü'' Ne kimseden toprak isteriz, ne de kimseye bir karış toprak veririz''

Kalenin girişinde taştan yapılmış bir posta kutusu var, buradaki hayatın doğru dürüst yaşanıp yaşanmadığını merak eden kral bir posta kutusu koyar, anahtarı sadece kendisindedir, vatandaşlar istek şikayet mektuplarını yazarak kutuya atarlar, kent içersinde olumsuz bir durum oluştuğu takdirde, ibret olsun diye bunu yapan kişileri ana giriş kapısının olduğu yerde  saat kulesinin altında prizmatik bir yapı var yukarıya doğru çıkan üçgen,  ibret taşı ibret sütünu diye de geçiyor, olumsuz davranışta bulunan kişinin elini kolunu bağlayıp buraya koyuyorlar üzerinede yapmış olduğu davranışı yazıyorlar gelen geçen halk kendisine hakaret ediyor, tükürüyor, domates atıyor, yumurta atıyor

Kente girdiğimizde konsolosluk bayraklarını görüyoruz. Hırvatistan Konsolosluğu gözümüze çarpıyor. Arkada da Karadağ  bayrağı ve şehrin flamasını görüyoruz, o dönemde Kotor, Budva da yaşayan kişiler gemilerine hangi şehirde yaşıyorlarsa o şehrin flamasını çekiyorlarmış. Bu kent bir orta çağ kenti, Dubrovnik ten daha orjinal yapılar var, çünkü Dubrovnik 1991 de ki savaştan etkilenmiş ve yapılar  zarar görmüş. Burası nispeten orjinalliğini korumuş daha çok depremler etkilemiş.

Yine girişte Buko'nun evini, yani Barboros'un donanmasını duruduran Buko nun evini görüyoruz.

Un meydanına geliyoruz. O dönemde  un ticareti, silah ticareti,  tuz ticareti ile uğraşan ailelere verilen lakaplar var ve her bir ailenin de bir arması var. Karşımızda duran bir evin ana kapısı üzerinde duran iki meleğin ortasında  bir arma görüyoruz, diğer binalarda da görmek mümkün. Dubrovnik'te olduğu gibi ticaretle uğraşan aristokrat ve soylu aileler burada da var. Burada ki un meydanı, o dönemin en büyük meydanlarından, bu aileye de balkonlu ev yapabilme imtiyazı sağlanmış ve bu ailenin soyu İtalya'da ki devlet üniversitesinde rektörlüğe kadar uzanmaktaymış.

Aziz Tryphon meydanındayız, onun adına yapılmış bir katedral var burada. Katedralin kemerli yapısının tam orasında bir kilit taşı var kilit taşının tam ortasında da bir yüz, tebessüm eden. Yüzün sağında ve solunda asma ve üzümler. Kendisi asmanın, üzümün, şarabın koruyucu azizlerinden sayılıyor ve memleketi de Lapseki dir. Vefat ettikten sonra kemikleri İstanbul'da Topkapı Sarayı'nın girişinde ki Aya İrini Kilisesinde bulunuyormuş, Venedikli denizciler, tüccarlar İstanbul'a gittikleri zaman onun kemiklerini alıp getiriyorlar ve Kotor'a hediye ediyorlar. Denizcilik ticaretinde çok önemli bir kişi olduğu için. Ve bu binayı yapıyorlar solda yapılış tarihi 1166, restore tarihi sağda 2016. İkisi arasındaki farkta depremin yansımlarını görebiliyoruz

Ossana denilen nefesi ile rüzgarı durduran bayanın kilisesini görüyoruz.  Hz İsa'nın zenci olarak resmedildiği nadir kiliselerdendir.

Dubrovnikliler 25 km yukarıdan su getirmekle övünürler demiştik burada durum farklı yeraltı kaynaklarını kullanıyorlar kuyular var, silah ticareti, tuz ticareti ile uğraşan ailelerin yanında çalışan hizmetkarlar su almak için tulumbanın başına geliyorlar tabii süre uzayınca da dedikodu oluyor bu çeşmeyede dedikodu çeşmesi deniyor.

Sırp Kilisesini görüyoruz, burada bulunan şuan görevli papaz savaş zamanı Saraybosna'da görevliymiş ve  kilisenin kapılarını müslümanlara açan kişiymiş. Tam arkamızda da konservatuvar binasını görüyoruz. Akşam üzeri öğrenciler çıkıp konserlerini veriyorlar.

Havalimanı pistinin içerisinden geçerek Budva'ya gidiyoruz. Burası Kasino cenneti, gece hayatının yaşandığı yer. Önümüzde Budva Kalesini görüyoruz Labirent gibi sokaklarında dolaşmak, orta çağı yaşamak oldukça keyifliydi. Adriyatik sahillerinde denize girmek te oldukça güzeldi..

Sveti Stefan adasında binaların tamamı otel olarak kullanılıyor. 49 yıllığına Singapurlu bir aileye kiralamışlar, onlar da daha sonra Katarlı bir aileye devretmişler. Oda ücretlerinin bin euradan başladğı söylenir. Hatta bir dönem bizden Kibariye bile burada kalmış

Ülkenin başkenti Podgorica ya doğru ilerliyoruz. Daha ileride Niksiç şehri. Niksiç Dağları başlıyor. Karadağlılar yazın yaz turizminden, kışın da kış turizminden kazanıyorlar. Konaklama için İşkodra ya varıyoruz. İşkodra Göl'ünün dörttete üçünü Arnavutlar, dörttebirini Karadağlılar kullanıyor. Bu bölgede kısa tekne turları, balık turları  yapılıyor. Karadağ'da bir çok midye ve istiridye çiftlikleride dikkatimizi çekti.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

20190820_154301
20190820_154220
20190820_153434
20190820_154312
20190820_154953
20190820_153616
20190820_132100
20190820_153221
20190820_131326
20190820_153020
20190820_153926
20190820_153707
20190820_144507
20190820_152809
20190820_144442
20190820_145025
20190820_153430
20190820_113827
20190820_113859
20190820_153440
20190820_153123
20190820_153015
20190820_153020
20190820_164948
20190820_153920
20190820_154118
20190820_154758
Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Hırvatistan Gezisi

Screenshot_20191208-231525_Gallery
Screenshot_20191208-231545_Gallery
20190819_225305
20190819_213707
20190819_213717
20190819_224248
20190819_214251
20190819_214259
20190819_215842
20190819_221241
20190819_221333
20190819_221353
20190819_221414
20190819_221431
20190819_221503
20190819_221657
20190819_221815
20190819_221829
20190819_221923
20190819_222135
20190819_222532
20190819_222619
20190819_222631
20190819_222702
20190819_222720
20190819_222735
20190819_222754
20190819_222805
20190819_223024
20190819_223043
20190819_223100
20190819_223103
20190819_223905
20190819_224010
20190819_224014
20190819_224019
20190819_224027
20190819_224032
20190819_224038
20190819_224200
20190819_224217
20190819_224248
20190819_224241
20190819_225202
20190819_225248
20190819_225451
Screenshot_20191208-235703_Gallery
Screenshot_20191208-234850_Gallery
Screenshot_20191208-234903_Gallery
Screenshot_20191208-235227_Gallery
Screenshot_20191208-234923_Gallery

Hırvatistan, Avrupa Birliği'nin son kapısı, burada dilenci göremezsiniz, Suriye'li, Afgan'lı göremezsiniz, vizeniz olsa bile her an sınır dışı edilebilirsiniz.

Dubrovnik'i akşam vakti gezmek istedik gündüz gelen cruise turları yüzünden Dubrovnik girişinde sıra beklemek zorunda kalabilirdik.

Sol tarafımız uçurum, teknelerin ve yatların olduğu bir sahil şeridi. Adriyatik'in incisi deniliyor buraya. Sırpça da ''dubrova'' iyi manasında ama ''sık ormanlık'' anlamında da kullanılıyor. Gezeceğimiz en büyük, beton, taş şehri. Bir ortaçağ kenti. Sürekli etkinliklerin, festivallerin, konserlerin olduğu canlı, haraketli, turistik bir yer.

Avrupa Birliği üyesi olmakla beraber kendi para birimini kullanıyorlar. Para birimleri Kuna, 7.5 Kuna, bir Euro'ya denk geliyor. Mağazların çoğu Euro ile alış verişi kabul ediyor fakat oldukça pahalı bir şehir. Bir dilim pizza takeway 10 Eura civarında. Burası zengin bir şehir, bunu da hissettiriyor.

Timsah Adasını (Lokrum Adası) görüyoruz, tekneleri demir atmış. Asıl büyük limanı daha ileride, Tudjman Köprüsünün altına 2-3 gemi yanaşabiliyor, 3 ten fazla gemi geldiğinde soldaki Lokrum Adası açıklarına demirliyorlar. Yolcularını küçük filikalarla buraya getiriyorlar. Adanın diğer tarafında ise Dubrovnik'e gelipte mayosunu almaya unutanlar için düzenlenmiş bir plaj var.

Etrafı 2.5 km surlarla çevrili. Surları gezmek yaklaşık 3- 3.5 saatinizi alıyor, tabikii o da ücretli. Dubrovnik demek para demek. Bedava olan Onofrio Çeşmesi, belediyenin suyu akıyor. Yine ucuz olan Gostivar'lı (Makedonyalı) bir dondurmacı, çok ünlü, 1.5 Euro'ya bayağı büyük toplarla dondurma yenilebiliyor. Krem Şanti tadında.

Hırvatistan'a gelmişken kravatlar mevzuuna girmeden olmaz. Kravatı ortaya çıkaran, dünyaya giydiren millet Hırvatlar.

Burada alınacak en iyi ürün; ortaçağdan kalma bir eczanede satılıyor. Güzellik kremi. 10 Euro fiyatı. Krem kutusunun üzerinde bir göz simgesi var, adı yok.

Dubrovnik'e Pile Kapısından girdik. Stradun Caddesi en meşhur caddesi. Onun paralel sokağından ilerleyince Ivan Gundulic Meydanına geldik. Burada Meryem Ana Kilisesini gezdik. Karşısında Rektörlük Binası. Şehrin her yerinde Aziz Vloha Heykeli'ni görüyoruz. Kentin koruyucu azizi olarak biliniyor, memleketi Sivas. Görmüş olduğu bir rüya üzerine buraya bir mesaj gönderir ve kentin Venedikliler tarafından işgal edileceği kehanetinde bulunur, Dubrovnikliler bunu dikkate alırlar, surları daha da güçlendirirler ve beklenen gün gelir, güçlü surlar olunca savunma da güçlü olur dolayısıyla kent zarar görmez, o yüzden de kentte 50 ye yakın heykeli bulunmaktadır.

Dubrovnik savaştan nasibini alan yerlerden bir tanesi. Saraybosna'daki gibi kurşun izleri göremedik ama burada da acılar yaşanmış. O dönemde Karadağ, Sırbistan'ın donanmasının bulunduğu yer. Savaş patlak verdiği zaman Hırvatlarla Boşnaklar işbirliği yapıp, bu kenti bombardımana tutunca binaların bir çoğu zarar görür, kimisinin çatısı, kimi tamamen yanar. Katolik bir ülke olduğundan, ve Avrupa 'ya yakın olmasından katolik dünyası burayı hemen ayağa kaldırır.

Lovrjenac Kalesini görüyoruz. Aşağıda da Minceta Kulesini. Muazzam bir savunma sistemini geliştirmişler. O dönemde burada 20.000 kişinin yaşadığı tahmin ediliyor, günümüzde burada aktif olarak yaşayan 3.500 Dubrovnikli olduğu söylenir.

1432 yılında 15 yy da kapalı bir şehre su getirmekle övünürler. 25 km yukarıda, teleferiğin bulunduğu yerdeki haçın arkasındaki dağdan suyu, akuadükler vasıtasıyla getiriyorlar. Onofrio Çeşmesinden akan su, dağlardan gelen, belediyenin suyu. Bu çeşmenin buraya yapılması nedeni; kente birisi geldiği zaman ki; iki noktadan gelebiliyor. Bir deniz yolu diğeri kara yolu. Burası çok büyük bir şehir olduğudan ve dışarıdan gelenleri veba salgınlarından arındırmak için kontrol ve temizlik maksadıyla çeşmeyi kalenin girişine yapmışlar.

Stradun Caddesinin altı tamamen kanalizasyon sistemi. Yukarıdan gelen bir direnaj sistemi ile birlikte bütün kanalizasyon sistemini atık biriktirme alanında topluyorlar, gezerken tam da bu alanda kokuyu hissedebilirsiniz. Burada her an yağ, sarımsak ve kanalizsyon kokusu burnunza gelebilir. Çünkü kapalı bir alana sıkışmış bir kent.

Kaleye girmiş olduğumuz nokta itibariyle büyük bina görüyoruz. Saviour Kilisesi. Ara sokakta da orta çağdan kalan eczane. Eczanenin özelliği, orada çalışan rahipler ve rahibeler tarafından açılmış olması yani hem dini faaliyetlerini yaparken pozitif bilimden de vazgeçmemiş olmaları. Günümüze kadar gelen bir müze etkisi oluşturması. O meşhur krem de burada satılıyor. Yan tarafta da Fransisken Manastırı. Bu şehirde, kent merkezinde aristokratlar ve soylular yaşıyormuş ne kadar soylu olsa da gelenek ve uygulamalar, kanunları varmış. Mesela bir evde 3 yada 4 kız varsa sadece en büyük kız evlenebiliyor diğer kızlar manastıra gitmek, rahibe olarak hayatına devam etmek zorundaymış.

Manastır binasının giriş kapısının sol tarafında  duvara tırmanmaya çalışan büyük, küçük insanlar gördük, bunlar  hafif yamuk olan taş üzerinde  belli bir süre hiçbir yere tutunmadan durmaya çalışıyorlardı. Bu gelenek o dönemde şehri korumakla görevli şövalyelerin, şövalye olabilmeleri için düz duvarda uzun süre durabilme testiymiş.

Binalar genellikle 3 katlı olup, en son kat yarım kırma çatı sistemine sahip. Mutfakları o dönem çatıya yapıyorlarmış. Çünkü kapalı bir şehirde çıkacak yangın bütün bir şehri sarabilir ve çatıda çıkacak bir yangına müdahale daha kolay olabilir.
Günümüzde kalenin aşağılarında daha çok kafe restoranlar bulunuyor, asıl yaşam yukarılarda.

Bir binada yazı görüyoruz. Türkçe karşılığı ''içime bir ateş düştü söndürecek yardım edecek bir ele ihtiyacım var.'' Manastıra giden kız çocuklarından bahsetmiştik. Aristokrat ailelerin oğlan çocukları da var. O dönem de kölelik çok yaygın ve erkekler evlenecek kız bulamadıklarından evde hizmetkarlık vazifesi gören bayanlarla gayrimeşru ilişkiler yaşıyorlar ve sonucunda da çocuklar dünyaya geliyor ve bu duyulmasın diye doğumu yapacak kadına parayı verip gönderiyorlarmış, bu o kadar yaygın hale geliyor ki o yüzden buraya yetimhane yapıyorlar ve kadın çocuğunu buraya sabaha karşi bırakıyor. Bizde de eskiden buna benzer  haremlik selamlık bir gelenek vardı. (Kendi etrafında dönen bir dolap, genellikle yemek servisinde kullanılan, kadın erkek birbirini görmeden yemek servisi yapılsın diye.) Burada da çocuğunu teslim edecek kadın bu döner platforma çocuğunu koyuyor, kapıyı çalıyor, ışık yanınca platformu döndürüyor diğer taraftan yetimhane görevlileri çocuğu alıyorlar böylece çocuğu kimin bıraktığı bilinmiyor. Çocuk 6 yaşına kadar bakılıyor sonra başka bir eve köle olarak veriliyor. Ama bu 6 yıllık süre için de kadın durumunu düzeltmişse gelip çocuğunu alabiliyor, çocuğunu tanıyabilmesi adına da bir bozuk parayı ikiye bölüyor, çocuğu teslim ederken bir parçası çocukta diğeri kendisinde kalıyor, geri almaya geldiğinde bunlar eşleştiriliyor ve çocuğuna kavuşuyor.

Burada tabela kirliliği yok. Sokak lambaları aynı zamanda tabela. Çok sıcak ama klima sistemi yok. Binalar taş bina, yuvarlak delikler ve çengeller dikkatimizi çekiyor. Yazın serin kışın da sıcak oluyor içerileri. Dışarıdaki çengellere perdeleri geriyorlar üzerine su atıyorlar hafif bir esintiyle bile klima etkisi yapıyor, binayı serinletiyor. Dış çeperlerinde ki makaralar da İstanbul'daki Fener Balat semtinde görülen, çamaşırları asmak için yapılmış bir sistem.

Evi bombalanan sanatçının evinin önundeyiz. Bombalandığı zamanki fotoğrafları, 1991 yılı kent planını, evlerin farklı renklerini, yara alan evin fotoğraflarını, evin sahibinin fotoraflarını görüyoruz. Arada sırada balkona çıktığında, kendisini görmek mümkün. Bu sanatçı ''Özgürlük hiç bir şeye değişilmez'' sözü ile hatırlanır.

Burada binalar hiç gözü yormuyor, panjurları ya yeşil ya da beyaz. Kimse kafasına göre boyayamıyor.

Ivan Gundulic meydanındayız. ikinci büyük meydanı. Ivan Gundulic'in heykeli tam karşımızda, kendisi ünlü şairlerinden, en meşhur kitabının adı da Osman, Yedikule zindanlarında boğdurularak öldürülen Osman. Kitapta, Osmanlı'nın bu coğrafyaya gelişi ile ilgili hikayeler de var. 1389 yılında Osmanlılar buraya ilk kez gelmişler, Fatih in İstanbul'u alması ile de tekrar geleceklerini biliyorlardı, İstanbul'u alan, Roma ya kadar gelir diyorlardı ve o dönemde kalenin surları yükseltilmiş, güvenlik arttırılmıştı. Yine de Dubrovnıkliler savaş olursa yenileceklerini, bunu masa başında çözmeleri gerektiği fikrindeydiler ve öyle de yaptılar. Osmanlı geldiğinde, hiçbir şekilde yeniçeri içeri girmesin, halk tedirgin olmasın, biz sizin egemenliğinizi kabul ediyoruz, bir yıllık 12 bin beşyüz altını vermeye razıyız dediler.  Osmanlı güvenliği sağlamak adına şehrin 60 km uzağına askerini yerleştirdi, Dubrovnik'te isyan çıkarsa bastırmak aynı zamanda Dubrovnik şehrinin de korunmasını sağlamak adına.

Heykelin solunda kalan anıtta bir kadın tahtta oturuyor, tahtın altında kalan halıyı çekmek isteyen ejderha var ve buna engel olan da bir arslan, ejderha Venediklileri temsil ediyor. Venedikliler  deniz ticaretinde çok iyiler, Dubrovniği alaşağı edip Adriyatik kıyısından silmek istiyorlar onun karşısında da Osmanlılar var, Dubrovnik'e destek oluyorlar. Bu anlatılan olumlu hikayeydi . Olumsuz olansa; diğer tarafta gözleri yaşlı baba kızının buradan alınıp İstanbul'a hareme götürülmesini izliyor. Osmanlılar zamanında birçok insanı köle  yada devşirme olarak alıp İstanbul'a götürmüşlerdir.

Ivan Gundulic Meydanında, gündüz sabah 08.00 gibi bir pazar kuruluyor burada yaşayan halkın alışverişi için, öğleden sonra da 15.00 gibi tezgahlar kapanıyor, karşıdaki otelin hizmtine sunulmak üzere masalar dışarı çıkarılıyor yada bir organizasyon, kokteyl yapılacağı zaman ona göre organize ediliyor. Söylentiye göre bu otelin sahibi Türkiyeden. Gecelik konaklama ücreti 700-800 euro civarında. Ortaçağ tarzı demirbaşlıklı karyolaların olduğu, mefruşatın o çağa göre düzenlendiği bir otel. Yine en pahalı restoranlardan biri de Defne restaurant.

Dubrovnik in bu kadar ünlü olmasının nedeni savaş ve sonrası ayağa kalkması, birde Game Of Thrones Taht oyunları dizisinin burada çekilmiş olmasıdır.  Buranın belli başlı görüntülerini set amacıyla önceden alıyorlar, birkaç yürüyüş sahnesi çekiliyor, yani dizinin tamamı burada çekilmiyor, bu kadar kalabalık bir şehirde bu mümkün değil zaten. Halka sesleniş  merdivenleri  ve utanç yürüyüşünü diziyi seyredenler, burada birebir yaşıyorlar.

Rektörlük Binasını geçtikten sonra karşımızda teleferiği görüyoruz. (Teleferike bindiğinizde, gidip gelmek 40-45 dakikada, 25 Euro'ya Dubrovnik'in eşsiz manzarasını seyredebilir, fotoğraf çekebilirsiniz.)Teleferikten aşağı doğru indiğinizde, aydınlatılmış olan bina Aziz heykeli ve adına yapılan kilise. Tam karşımızdaki bina da gümrük binası denizyolu ile gelen ürünlerin sayımının yapıldığı, depolara konulduğu ve mühürlendiği bina. Gümrük binasının üzerinde  bize ait olan bir simge var . Mezar taşını andıran sarıklı bir  simge. Politik anlamda diyorlar ki ''Osmanlının başımızın üzerinde yeri var''

Sağımızda kalan Rektörlük binasının üniversite ile ilişkisi yok, rektör  kentin yönetiminde söz sahibi olan kişi demek. Belediye Başkanı, vali gibi. Rektör olabilmek için 50 yaşını geçmiş ve 12 kişilik heyetçe seçilmiş olmak gerek. Görev süresi 30 gün olup, 30 gün sonunda hesap sorulur konuma geliyorlar ve  seçildikleri günden itibaren aile fertlerinin hiçbiri ile görüşmüyorlar, onlara eşlik eden asistanlar tüm görüşmeleri kayıt altına alıyorlar ve 31. gün de bir başka rektör  geliyor.  Sistem güzel kurulmuş ama bu 12 kişilik heyeti tayin eden de arisrokrat aileler dolayısıyla  adamın 30 gün boyunca yapacağı işler önceden belirlenmiş gibi.

 

Limana geldiğimizde dikkatimizi çeken ışıl ışıl yanan büyük bina; denizyolu ile kente gelenler ki bunlar uzun dönem denizde kaldıklarından( 5 - 6 ay) vücutlarında bazı hastalıklar olabilir düşüncesi ile 40 gün boyunca burada karantina da kalmak zorundalar. Aynı sistem İzmir Urla da ki Karantina adasında da vardı. Mübadele döneminde gelenlerin şehre girmeden önce aşılarının yapıldığı, kıyafetlerinin temizlendiği, bir mühdet konaklayıp sonra şehre girdikleri yer.

40 gün kalıyorlar dedik ama bu adamlar zaten ticari amaçla gelmişler, mallarını indirmeleri, acentalarla görüşmeleri gerek. Bu yüzden gürdüğümüz 5 pencereden işlerini takip etmek zorundalar, zaman kaybını da önlemek adına.  Bizden Evliya Çelebi de buraya gelmiş ama su yolu ile geldiği için 40 gün bekleyeceksin denilmiş,  iki günden fazla kalamamış sadece surların üzerinden şehre girmeden, bakıp geçmiş . Limanın son noktadaki binası Akvaryum Müzesi, deniz suyu kullanılarak yapılmış akvaryumda egzotik balıkların yanısıra deniz atı koleksiyonu bulunmaktadır.

Bu kent tarisel süreçte üç büyük deprem geçirmiş en büyüğü 16. yy sonunda. Her depremde de  kale surları güçlendirilmiştir. Savaş tarihi Müzesinde  binaların nasıl değişime uğradığını görebilirsiniz.

Kentin Ploçe Kapısı, arka tarafta ve Yahudi mahallesi girişi bu kapıdan yapılıyor, onlar için ayrı bir kapı yapmışlar. Şehirde katolik klisesi, ortodoks klisesi ve sinogog görebildik. Cami de var ama adı Mecnuz diye geçiyor buranın % 5 lik bir Boşnak nüfüsu var

Saat kulesinin olduğu yerdeyiz. Kentin tüm duyurularının yapıldığı yer. Kulenin en tepesinde çanın etrafında iki tane yeşil adam heykeli ilk yapıldığında ahşaptan olup sonradan bronza çevrilmiş. Çanın 12 ton olduğu söylenir. Küçük çanlarıda görebiliyoruz. O dönemde kente bir saldırı yapıldığı zaman dışarıdan gelen kişiler durdurulsun ve ahali bir an önce organize olsun diye bu çanlar çalınıyor, kentin kapıları kapanıyor, savunmaya geçiyorlarmış. Saate baktığımızda yelkovanın olmadığını görüyoruz. Dubrovnikliler saat bazında yaşarlar, dakikaların hiçbir önemi yokmuş. Hemen aşağısında ayın konumunu gösteren bir küre mevcut. Bu meydanda  her türlü etkinlik yapılıyor. İskele kurularak, konser, tiyatro v.s etkinlikleri izlemek mümkün.

 

 

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bosna – Hersek Gezisi

Screenshot_20190914-154500_Gallery
Screenshot_20190914-153449_Samsung Internet
20190818_134341
20190818_140044
20190818_132009
20190818_140206
20190818_154942
20190818_161201
IMG-20190827-WA0040
20190818_163518
20190818_164649
20190818_164736
20190818_165745
20190818_165755
20190818_165811
20190818_165902
20190818_170240
20190818_170935
20190818_170943
20190818_170949
20190818_171004
20190818_171007
20190818_171043
20190818_171052
20190818_171524
20190818_171537
20190818_171540
20190818_171528
20190818_171543
20190818_171906
20190818_171909
20190818_171913
20190818_174229
20190818_171919
20190818_171928
20190818_172218
20190818_172829
20190818_172848
20190818_172858
20190818_173539
20190818_173601
20190818_173605
20190818_174158
20190818_174242
20190818_174255
20190818_175031
20190818_175050
20190818_175401
20190818_181802
20190818_181924
20190818_183040
20190818_194258
20190819_084030
20190819_090704
20190819_090818
20190819_091020
20190819_091028
20190819_091951
20190819_091808
20190819_091828
20190819_092147
20190819_101115
20190819_101313
20190819_101149
20190819_101258
20190819_101313
20190819_101457
20190819_103505
20190819_112331
20190819_112507
20190819_120211
20190819_114420
20190819_120417
20190819_120545
20190819_120553
20190819_120804
20190819_120907
20190819_122425
20190819_123024
20190819_123912
20190819_123927
20190819_124023
20190819_124225
20190819_125759
20190819_125656
20190819_125734
20190819_125759
20190819_130050
20190819_125714
20190819_130118
20190819_131316
20190819_130546
20190819_131345
20190819_131349
20190819_140726
Screenshot_20190914-095747_Samsung Internet
Screenshot_20190914-133348_Samsung Internet
Screenshot_20190914-133331_Samsung Internet
20190819_144043
20190819_160703
20190819_151240
20190819_150829
20190819_150936
20190819_150924
20190819_151024
20190819_151416
20190819_151155
20190819_150528
20190819_190005
20190819_185708
20190819_185721
20190819_185700
20190819_185558

 

Eski Yugoslavya'dan ayrılan Bosna-Hersek'i ziyaret ediyoruz. İlk ayrılan ülke Slovenya, sırasıyla Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Kosova. Bosna ülkenin kuzey, Hersek güney bölgesi. Eğer Sırplar denge politikasına devam etmezlerse yakın bir tarihte ayrılacak bir diğer grupta Macaristan'a bağlanacak olan Vojvodina bölgesi. (Şu an Sırbistan özerk bölgesi)

Bu kadar farklı milleti birarada tutmayı başaran lider Josip Broz Tito, lakabı Grujoy Tito; arkadaşım, yoldaşım Tito (Ti şu demek, To yap demek, herkese şunu yap, bunu yap dediğinden bu lakab verilmiş kendisine), bu ülkenin başına komünizm ile  gelmiş ama farklı bir anlayış getirmiş, çalışan her bir işçiyi maaşları karşılığında zorunlu olarak ev sahibi yapmaya yöneltmiş bir lider.  Aynı zamanda öz yönetim denilen sistemle  her işçi masa başına oturup, çalıştığı iş yeri hakkında duygu ve düşüncelerini aktarabilme iradesine sahip olmuş, yıl sonunda şirket karından belli bir oranda kendine düşen payı alabilmiştir. Eğitimde, sağlıkta vatandaşına ücretsiz hizmet vermiş, tatil masraflarının büyük bir bölümünü devlet karşılamış, umut vaad eden gençleri, yurt dışı eğitimleri de dahil  tüm giderlerini karşılayarak yetiştirmiş, ülkeye kazandırmıştır. O dönemde zengin -fakir diye bir ayırım olmadığından herkes orta direk ve gayet mutlu yaşar,  ibadetlerini dilediği gibi yapar bu konuda baskı ile karşılaşmazlarmış.

Yolumuza devam ederken kafa karıştıran levhalar görüyoruz. Örn ''Sırbistan'a Hoşgeldiniz '' yazısı oysa biz Bosna-Hersek'e gidiyoruz. Bu ülke kantonlar halinde yönetilen bir ülke. Geçtiğimiz güzergahtaki dini yapılar ile bayraklar bize burada yaşayan etnik grubun kim olduğunu gösteriyor. Biz şu an ülkenin Sırp nüfusunun yoğun olarak yaşadığı bölgeden geçiyoruz. Ama başkentte müslüman nüfusun çoğunlukta olduğunu göreceğiz. Ülkenin güney kısmında da Boşnak ve Hırvat nüfus karşımıza çıkacak. Kantonlar halinde yönetiliyor demiştik ya bayraklarından tutun polis kıyafetlerine, basılan paraya kadar farklılık gösteriyorlar, Sırp bolgesindeki polis arabalarında kiril alfabesiyle polis yazarken, Bosna da Latin alfabesi ile Polis yazısını görüyoruz. Balkan ülkelerinin çoğunda  Kiril alfabesi kullanılıyor, bu alfabe Makedonya'daki Kiril ve Metodius kardeşlerin çalışması ile ortaya çıkmıştır. Günümüzde 300 milyondan fazla insan kullanıyor bu alfabeyi, bazı farklılıklar var tabii mesela Slav dilini konuşmakla birlikte latin alfabesini tercih eden Boşnaklar gibi. Slav dilinin kökeninde de Sırpça ve Hırvatça yatmaktadır.

Tito bu kadar güzel bir sistemi geliştirirken ülkenin herbir köşesine eşit davranıyor, birini diğerinden ayırmıyor, o dönem Volkswagen Golf marka arabanın üretim bandını Yugoslavya'ya kurdurmuş, motor aksamı Belgrad'ta, kaporta kısmı Bosna - Hersek'te, iç aksamı Makedonya'da, beyin kısmı Slovenya'da, debriyaj v.s Hırvatistan'da yapılıyormuş yani bir aracı üretirken bile bölgeleri birbirine bağlamış. Yugoslovya daha o yıllarda kendi aracını üretmiş ve adına da Yugo demişler. Yugoslavya; (yugo güney demek) güney de yaşayan Slavlar demek, kuzeyinide Rus, Ukranya'da yaşayan Slavlar olarak düşünebiliriz. Tito döneminde, Uzay teknolojisini bile geliştiriyorlar hatta  bir söylem var Amerika'ya 60'lı yıllarda aya ayak basmasındaki teknolojiyi satan Yugoslavyaymış. Bu kadar güçlenince Amerika karşısında bir güç görmek istemediğinden Tito öldükten sonra bu ülkeyi etnik milliyetçilik üzerinden bölmeye çalıştı. Oysa o dönem insanlar komşularının ırkını dinini merak etmez gayet mutlu saygılı yaşarlarmış.

Yol  selamlayan şoförlerden hangi etnik kökenden olduklarını anlayabiliyoruz.  Sırplar üç parmaklarını kullanırlar. İşaret, baş, orta. Müslümanlar bu parmakları kullanmazlar, hiristiyanların hac çıkarmak için kullandıklarını ve yine müslümanları  öldürürken tetiğe basarken bu üç parmağı kullandıklarını söylerler. Buna Sırp tripotuda derler. Kosova'da Sırp Tripotu Anıtını'da göreceğiz. Müslüman şoförler ise tek parmakları ile selamlarlar, Allah bir demek. Yine müslümanlar kahve içerken kulplu fincanı tercih etmezler, kulbu tutmak için yine bu üç parmak kullanıldığından, Boşnak kahvesi içerken kulpsuz, kılıflı bir fincanda içilir ve eliniz o fincanı tutarken ister istemez bir hilal işareti şeklini alır.

Slovenya Avrupaya en yakın ve katolik bir devlet, biz ayrılacağız söylemini dile getirince Avrupalılar hemen kabul ediyorlar çünkü hayat seviyesi günümüzde bile çok yüksek, akabinde Makedonya ayrılmak istiyor ama fakir ülke, kimse umursamıyor. Bosna Hersek'te bir lider çıkıyor Aliya İzzetbegoviç Balkanlar'da islam temelli bir devlet kurmak istiyor. Boşnakların da talebi ile refarandum gerçekleştiriliyor. Referandumdan sonra Sırplar, Türklerle karşılaştıkları o ilk günün kuyruk acıları ile soykırımı başlatıyorlar. Bosna savaşı diyoruz bazen dil alışkanlığı ama bu bir savaş değil, savaş olabilmesi için en az iki ülke olmalı ve iki  ülkeye ait şehitler, şehitlikler olmalı burada sadece Boşnakların, Bosnalıların ve müslümanların mezarlarını görebiliyoruz.

Boşnak deyince bizler onları Türklerden ayrı tutmuyoruz, Türkiye'de yaşayan  birçok Boşnak vatandaşımızı da. Aslında onlar  Türk değiller, slav kökenli bir milletten geliyorlar. Ayrıca her Boşnak ta müslüman değil, bu bölgede yaşayan Hırvat ve Sırpların baskısı altında kalmışlar. Sırplar ortodoks, Hırvatlar katolik olmaları konusunda tarihleri boyunca baskı yapmışlar. İlk temel inançları protestanlığa çok yakın bir inanç olan bogomillik. Osmanlının Balkanlara ilerlemesi ile birlikte kendilerini islamiyete daha yakın hissediyorlar ve kabul ediyorlar, Türkleşiyorlar hatta diğer gruplar kendilerine Turcin diyorlar

Bosna Savaşı nasıl çıktı dersek; Tito öldükten sonra Devlet Başkanı olan Slobodan Miloseviç, Tito'nun hassas dengeler üzerine kurduğu yapıyı kısa sürede alt üst ederek Yugoslavya'yı  ve Balkanları felakete sürükledi. Yugoslavya'nın ağır silahlarını, toplarını ellerinde bulunduran Sırplar, Saraybosna'ya ulaştılar, şehri 3.5 yıl kuşatma altında tuttular. Slobodan Miloseviç'in desteğiyle Sırp güçleri, Boşnaklar ve Hırvatlar üzerinde soykırımı ateşlemişler, masum güçsüz, çoluk çocuk, yaşlı genç demeden katliam yapmışlardır. Sırplara göre olay çok basitti; Boşnaklar ayrılma isteğini dile getirdiler Sırplar da biraz öfkeli davrandılar iç savaşa benzer bir hadise yaşandı. Oysa savaş patlamadan önce herşeyin planını yapmışlardı kurşunun hangi eve gideceği çok önceden belirlenmiş hangi mahallede müslümanlar yaşıyor, hangi devlet dairesinde çalışıyorlar bunlar tesbit edilmiş ve Saraybosna'yı kuşattıktan sonra civar köyler de dahil soykırıma girişmişlerdi. Srebrenitsa dediğimiz bölgede 8.372 kişi hayatını kaybetmiştir . Birleşmiş Milletler denetiminde güvenli bölge ilan edilmiş ve bu bölgede de Boşnaklar silahsızlandırılmıştı, bölgeye Hollandalı askerleri tayin edilmiş, bu askerler katliama başlamadan önce videoların karşısına geçip ''Türklerden intikam almanın zamanıdır'' diyerek, kayıt tutmuşlardır. Aslında karşılarında Türk yok, Turcin denilen Boşnaklar vardı. Hollandalı askerler 24 saat katliamda bulunmuşlar, kaçabilen kurtulan insan sayısı çok az olmuştu. Bu insanların hayata tutunmasını sağlayan tek şey vardı. Umut Tüneli dedikleri  yer. O dönemde havalimanı Birleşmiş Milletler kontrolünde olup şehre bir şey girmesine kesinlikle izin verilmiyordu, havaalanının altından Sırp mevzileri arasından geçen 800 metre uzunlığunda, bir metre genişliğinde, birbuçuk metre yüksekliğinde özgür dünyaya açılan bir  tünel. 4 ay, 4 gün gece gündüz çalışılarak kazılmış.(1993) Şehre gelen her türlü desteği oradan tedarik etmişler bu sayede 300 bin insanın hayatta kalması sağlanmış. Bu dönemde hiç kimse yardım etmedi mi derseniz; güneyde Hırvatlar, Boşnaklarla işbirliği yapmışlar Sırplara karşı ama daha sonra Boşnakları sırtından vurmuşlar. Mostar Köprüsünü yıkanlar Hırvatlar olmuş, Adriyatik üzerinden bin tane silah geliyorsa Saraybosna'ya, bunun  70 -80 tanesi ulaşabilmiş ancak yiyecek ve içecek te keza aynı şekilde. Gündüz bombardımana tutulan evleri, gece Sırp komşuları tarafından ateşe veriliyormuş. Bir genç rehberle  tanıştık 35 yaşlarında, anlattıkları bizi kahretti. Babası ölünce annesi baban bir daha gelemeyecek vefat etti diyor çocuğun vermiş olduğu cevap ''anne şimdi babamı yiyebilirmiyiz? ''oluyor, başka bir çocukta ''anne çocukların mermileri küçük olur di mi? ''oluyor. İnsanlar evlerinden çıkarken aile fertleriyle vedalaşarak çıkıyorlarmış çünkü sağ dönüp dönmeyecekleri belli değilmiş.

İnsanları öldürdükten sonra nerelere gömecekleri bile önceden tasarlanmış büyük iş makineleri ile kimlikleri bulunmasın diye cesetleri parçalara ayırıp gömmüşler. Bunlar bu kadar organize olurken dünya sessiz kalıyor, pek umursamıyordu. Amerika ise bazı şeylerin olmasını bekledi, izledi, kayıt altına aldı yeri zamanı gelince sümen altından çıkardı, Sırpların karşısına koydu. Teknolojiyi kullanarak uydu görüntüleri ile bütün bilgileri toplamışlardı. Hatta toplu mezarlar ortaya çıkmasın diye, üzerini çimlendirdiler doğal bitki örtüsü görünümü verdiler. Bu hadiselerin baş müsebbibi olan Slobodan Miloseviç ve  Radovan Karadziç  Sırp kasabı olarak tarihe isimlerini yazdırmışlardır.

Toplu mezarların ortaya çıkış öyküsü de ilginçtir. Yılda bir defa açan bir çiçek var, sadece mezarlıkların bulunduğu noktada çıkıyor ve bunun üzerine konan mavi bir kelebek var. Çicek ve kelebek sayesinde her yıl yeni mezarlar bulunuyor. Saray Bosna etrafı dağlarla çevrili düzlük  bir alanda. (sarayın bulunduğu ova demek)

Kent merkezinde her yerde kurşun izleri var. Belgrad'ta sadece iki binada izleri görebildik üçüncü binayı yıkmışlardı zaten, bu hadiselerin hafızalardan silinmesini istiyorlar, Bosna'da ise tüm kurşun izleri yerinde duruyor ''don't forget,  but forgive'' yani unutma ama affet kinle, nefretle büyüme, unutulan soykırımlar tekrarlanacaktır diyorlar. Sırpların Bosna'da ilk hedef aldıkları nokta kütüphane binası, 2000 e yakın Osmanlı eseri 4-5 gün yanmış, sadece öldürme amaçlı değil tarihimizi de silmeye yönelik bir soykırım uygulamışlar.

Sol tarafımızda Drina nehri akmakta. Bosna-Hersek'le Sırbistan sınırını belirler. Bu nehir üzerinde Drina Köprüsü var. Bu köprüyü yaptıran Sokullu Mehmet Paşa. Devşirme olduktan sonra, nehrin diğer yakasında kalan annesinden ayrılıyor ve insanlar ayrılmasın diye Paşa olduktan sonra nehirler üzerine köprüler yaptırıyor. Drina'nın üzerinde 3-4 tane elektrik santralleri var.

Srebrenitsa yolundayız. Kaçmak girişiminde bulunan insanların tercih ettikleri ölüm yolu. Bu dağ üzerinden Tuzla dediğimiz savaşın dışında kalan bölgeye gitmeye çalışıyorlar. Bir çoğu dağları aşamıyor. Her yıl bu olayı canlandırmak adına Marş Mira Barış Yürüyüşü'nü tekrarlıyorlar. Bulunan ceketler, mataralar yol üzerine konup sergileniyor.

Bosna-Hersek'in Osmanlılar için değerli olmasının bir nedeni de boksit madeni. Boksit alüminyumun temel maddesiymiş yolda geçerken Drina denilen boksit madenini çıkaran firmaya ait iş makinalarını gördük. Drina diye bir spor kulübü var onun sponsorluğunu üstlenmiş. Yol kenarlarında gördüğümüz küçük anıtların savaşla hiçbir ilgisi yok, bunlar trafik kazalarında hayatını kaybedenlerin yakınları tarafından yaptırılan yapılar, dikkat çekmek adına. Daha çok Yunanistan'da görülür.

Başkenti Saraybosna'ya geldik. Ülkenin para birimi Konvertibl Mark, ikiye bölünce Euro karşılığını buluyoruz.

Boşnak böreği yiyoruz. Tiriliçe yiyoruz.

Eski çarşı: 201 dükkan, 36 değişik sanat sokağı var, dükkanlar babadan oğula geçiyor hepsi Osmanlı döneminden, bir kısmı vakıf malı. Baş çarşı Camii 1555 senesinden kalma, Türkiye tarafından restore ediliyor. Önümüzde Sebil Çeşmesi herkesin buluşma, adres belirleme noktası . Arkamızda Rüstem Paşa'nın yaptırmış olduğu Bedesten.  Meşhur çarşısı Sarayiçi, dericiler çarşısı olarak bilinir, ara sokaklarda kazancılar hala aktif.

Osmanlı Döneminden kalan üç handan birindeyiz. Gazi Hüsrev Bey Hanı diğer bir adıyla hostel. 300 kişi bir gecede burada konaklayabiliyormuş. Alt katta ahırlar, 80 kadar at bağlanabiliyormuş ve de aşevi, buraya gelen bir tüccar ücret ödemeden 3 gece kalabiliyor ancak çıkışta satmak için getirdiği ürünün sattığı kadarının vergisini ödemek zorundaymış.

Gazi Hüsrev Bey Külliyesi: Kent 1459 senesinde kurulur, en güzel dönemini Gazi Hüzrev Bey'le yaşar. (1521 senesinden sonra) Kanuni'nin halasının oğludur, genç yaşta taht kavgası olabilir diye Kırım'a gönderilir dayısının yanına. Fatih Sultan Mehmet'in kafasında Avrupa vardır, Adriyatik üzerinden İtalya Roma'ya geçmeyi hedefler. Asıl amacı buydu  Doğu Roma'yı almış, Batı Roma'yı da almak istemiştir. Fakat başaramıyor. Daha sonra  Kanuni'de Adriyatik'ten değilde Tuna Nehrinden girmeyi düşünüyor. 1521 de Belgrad seferini yapıyor, ençok desteği Gazi Hüsrev Bey'den alıyor. Sağ kolu oluyor birlikte Belgrad'ı alıyorlar. Bu savaşta yaralanınca Gazi ünvanını alıyor Hüsrev Bey. Kanuni teşekkür olarak Gazi Hüsrev Bey'i Bosna Sancağı yapar.  Gazi Hüsrev Bey daha çok vergi toplayabilmek adına Avrupa'nın göbeğinde bu çarşıyı yaptırıyor. 12 km uzak mesafeden su getirtiyor, Avrupa'nın ilk umumi tuvaletini yaptırıyor. Ve külliyesini oluşturuyor; camii, kütüphane, medrese, hanlar, hamamlar dükkanlar, kervansaraylar.

1538 yılındaki sayımda burada 29 bin insan yaşıyordu. o anda Avrupa'nın en büyük kenti Viyana'da 30 bin insan yaşıyordu. Gazi Hüsrev Bey ölmeden önce bütün malını eşiyle kurdukları vakfa devretti, hiç çocuğu da olmamıştı 1541 senesinde Karadağ'da bir isyanı bastırmak için gittiğinde şehit oluyor babasının doğduğu şehrin 30 km yakınında, Hüsrev Bey devşirmeydi.

 

27 haziran 1914

Saraybosna'ya Avurturya Merkezinden bir heyet geldi. Avusturya-Macaristan Veliahtı Fransız Josef in oğlu Franz Ferdinand eşi Sofya ile, kütüphaneye, belediye binasına  doğru ilerlediler. ilk suikast burada düzenleniyor fakat kimseye birşey olmuyor, belediye binasındaki  toplantıları devam ederken, korumalar bundan sonraki programları iptal kararı alıyorlar, heyet buradan Europe Otele geçecek ve program bitecekti. Birinci suikastı düzenleyen 7 genç, 6 sı Sırp biri Boşnak, Genç Bosna Teşkilatı üyesidirler. Bu Belgrad merkezli bir operasyondu, suikasttan sonra 7 genç dağılıyorlar ve suikast yapmaktan vazgeçiyorlar. O zaman kahvehane olan bu binaya, 17 yaşındaki Gavrilo Princip gelir kahvesini söyler fakat tam da bu esnada heyeti yukardaki yoldan gelirken görür,  dükkandan çıkar, sağa dönen arabanın içindeki heyete ateş eder. Arabanın içinde bir Avustuya genarali, Avusturya Velahtı, ve hamile olan eşi sofya bulunur. Üçünüde arabanın içinde öldürür. Suikasttan sonra kaçmaya çalışır, nehre atlar fakat yakalanır. O güne dair yaşanan olayların fotoğrafları binanın duvarında sergilenmektedir. Latin Köprüsü'nün hemen yanında da bu günün anısına yazıt vardır. Kahvehane olan binada bugün müzedir.

Latin Köprüsü bir Osmanlı Köprüsüdür. Osmanlı zamanında köprünün diğer tarafında hiristiyanlar yaşamaktaydı, onların adına yaptırılıyor ve adına Latin Köprüsü deniyor

O gün Bosnada yaşayan Sırplara, suikasttan ötürü  büyük eziyetler yapılır. Bu eziyetleri Sırp Krallığı izleyemez anında Avusturya'ya savaş açar, Avusturya'nın yanına Almanya geçer, Sırpların tarafına da Rusya ile Fransa geçer ve Birinci Dünya Savaşı patlamış olur. Bu savaş 4 yıl sürer. 14 milyon insan hayatını kaybeder. Sırp tarihinde kahraman olan genç 1917 de Çek  Cumhuriyetinde yattığı hapishanede 20 yaşında ölür.

Bosnada yapılan ilk otel, Europe Oteli görüyoruz. Avusturya eseridir. Burası Bosna'nın en güzel otelidir. TRT Film Festivali'nde burdaki terası tutuyor, canlı yayın yapmaktadır. Avrupada'ki 5 büyük film festivali içine girmiştir Saraybosna Film Festivali. 25 senelik bir festivaldir.

Saraybosna için batıyı doğuya birleştiren nokta diyoruz, işte tam yerindeyiz tam bu noktada sağa bakınca Osmanlı mimarisini , sola bakınca Avusturya- Macaristan dönemi mimarisini görüyoruz,

Katedraldeyiz, yapılış tarihi 1898. Hz İsa Yüce Yüreği Katedrali. Sol Çan Kulesinde 5 ton ağırlığında çanı var. Sağ Çan Kulesi içinde de 5 tane küçük çanı var. Her saatte bir çan sesi duyulur. Girişte Hz İsa'nın resmi var ve üç parmağını baba-oğul- kutsal ruh anlamında birleştirmiştir. Jan II. Poul Heykeli de var girişte. Tarihte seçilmiş ilk slav papazıdır. 1997 de ilk kez buraya gelir, savaştan çıkan bir ülke için büyük bir ziyarettir dünyaya verilmek istenen mesaj şudur. Saraybosna ziyaret edilebilir, güvenilebilir bir yerdir. Ve bu ziyaret çok etkili olmuştu çünkü 20 yıl önce her tarafı harabelik, alt yapısının % 60 ı yok olmuş, 1425 gün kuşatma altında kalmış, 11 bin 540 sivil insan hayatını kaybetmiş, yaralı bir şehrin yeniden canlanması çok zordu. Katadralin önünde kan lekeleri görüyoruz. Bunlara Saraybosna Gülü diyorlar Her gün ortalama 329 bomba, kuşatma süreleri de dahil edilirse toplam yarım milyon bomba düşüyor bu şehre. Maalesef ne kadar acı ki Mostar Köprüsünün yıkılışı, Saraybosnadaki pazar yerine atılan bomba, Srebrenitsa kentinde yapılan soykırım  bu üç önemli olaya dünya tanıklık etmiş fakat sessiz kalmıştır.

Bu ülke kalkınamıyor çünkü bütçesinin % 40 ı savaş mağdurlarına gidiyor, 50 bine yakın kadın tecavüze uğramış, büyük bir kısmı hamile kalmış, doğurdukları çocuklarını yurt dışına göndermişler, toplam 200 binden fazla insan hayatını kaybetmiş, bunun % 60 ı Boşnaklar. 2 milyon insan evsiz kalmış .

Bosna sokaklarında bir çok yerde anıtlar gördük. Ekmek kuyruğunda, pazar yeride üzerlerine bomba yağmış, hayatlarını kaybetmiş binlerce masum vatandaş adına dikilmiş ve isimleri yazilmiş . Ekmek kuyruğunda patlayan bombadan (1992) iki gün sonra Fransa Cumhurbaşkan'ı Mitterrand geliyor buraya, herkes savaşın son bulacağı umudunu taşıyordu  fakat şehri tamamen kapattılar, Birleşmiş Milletler askerleri havalimanına indi oysa tek çıkış noktası orasıydı onlarda şehirden kimsenin çıkışına izin vermediler. 1993 senesinde Umut Tüneli açıldığında şehir biraz nefes aldı.  Şekerin bir kilosu 55 DM, 30 yumurta 100 DM'tı.

6 Nisan 1946 dan beri 7/24 yanan sönmeyen ateşin yanındayız. Neyin anısına yaptırılmış; 6 nisan 1945  te, 4 sene süren bir Nazi işgali sonrası Partizan çetesi askerleri buraya giriyorlar, Yugoslav Ordusuyuz diyerek ve Alman Nazilerinden kurtarıyorlar, buranın özgürlüğünü ilan ediyorlar, faşizmden nazizmden temizlendiğini ilan ediyorlar, Yugoslav ferderasyonunun bir parçası olmayı başarıyor bu topraklar. Fakat 6 nisan 1992 senesinde  Saraybosna'ya düşen ilk bomba, 47 yıl sonra aynı günde bu kadar tesadüfe de pes dedirtiyor. Su yok , gaz kesik fakat hiç yılmamışlar,  hergün gelip odun yakarak dünyaya biz hala varız, özgür bir devletiz diyen fotoğraflar göndermişler.

Tito caddesini görüyoruz. Yılbaşı kutlamalarının yapıldığı diğer aktivitelerin yapıldığı meşhur balkonun önündeyiz.

İnat Kuça Evi: Kuça ev demek, inatta bildiğimiz kelime, bu şehir Osmanlı'nın hakimiyetinden çıktıktan sonra Avusturya-Macaristan'ın etkisi altına giriyor. Postane, Ulusal Müze, Adliye binasından sonra Belediye Binası yapmak istiyorlar Miljacka Nehri üzerindeki köprünün ayağına. Ev sahibine evi yıkmak istediklerini söylüyorlar, ev sahibi çok inatçı razı gelmiyor sonunda tek bir şartla kabul ediyor. Evi bütün çivileri, bütün kiremitleri ile aynısını karşıya taşıyacaksınız. Söylediklerinin hepsini yapıyorlar aksi takdirde Belediye Binasını oraya yapma şansları yok. O yüzden o evin önünde hala ''inat ettim direndim ve hala buradayım'' yazar. Bu bina şuan restoran olarak hizmet vermektedir.

Tellali Caddesinden geçiyoruz. Eskiden burası çarsi pazar yeriymiş, bir gün içinde ürünlerin fiyatı ne olacak onun duyurusu buradan yapılmaktaymış.

Kovaçi Mezarlığı'nı sağda görüyoruz.

Burası tipik bir Balkan şehri, kentin ortasından Miljacka nehri akmakta, yollar tek yön düzenlenmiş aynı istikamete giden tramvay hattı da var, Ilıca bölgesinden başlayarak Başçarşıya kadar devam eder.Tramvay hattı Avrupa'da Viyana'dan önce burada varmış sebebi; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu elektrikle çalıştığı için önce burada denemek istemişler elektrikten çarpılma olucak mı olmıyacak mı yani burayı pilot bölge olarak seçmişler. Günümüzde 3 çeşit tramvay var. Eski tramvay, modern tramvay, ara ara gördüğümüz sarı-beyaz renkte üzerinde Konya-Saraybosna yazan semazenler olan. Çünkü Konya ve Saraybosna kardeş belediyeler, Konya Belediyesi elinden çıkaracağı bütün tramvayları bakımını yaptıktan sonra buraya göndermiş

Markale Açık Pazar(Kanlı Pazar) a havan topu ile atış yapıyorlar 60 kişi hayatını kaybediyor. Savaşta sivillerin olduğu yerler örn hastaneler camiler hedef alınmaz ama burayı direkt hedef alıyorlar çünkü en kalabalık yer burasıydı, halk birbirinden haber almak için buraya geliyorlardı, savaşta kaybolan insanların yazıldığı panoda en son nerede görüldü, adı, üzerinde ki kıyafete kadar bütün bilgiler vardı. Birde iletişim kaynakları olmadığından bir posta merkezi oluşturmuşlar, savaş bölgesinden ayrılmış nerede olduğunu yazan mektuplar, mesajlar gönderenlerin haberlerinin konduğu posta kutusu oluşturmuşlardı. Bu pazar hala aktif pazar yeri olarak devam ediyor, arka planda kırmızı renk bir duvar var ve üzerinde hayatını kaybetmiş insanların isimleri yazmakta.

Başbakanlık Binasının önünden geçiyoruz. 23 Ağustosta buraya Türkiye'den bir heyet geleceğini öğreniyoruz, Sırbistan ve Bosna-Hersek arasındaki otoban çalışmasının temel atma töreni için. Cengiz İnşaatın burada da çok yatırımları var. Parlomento Binasını görüyoruz tam karşıda. Bu ülkede 8 ayda bir cumhurbaşkanı değişiyor sırayla Hırvatlar, Boşnaklar, Sırplar ...böyle bir sistem var.

Ve binaların üzerindeki kurşun izlerini daha yakından görüyoruz. Sağimizda Holiday Otel var, Kış Olimpiyatlarının yapılmış olduğu dönemde inşa edilmiş, savaş döneminde basın ve dış gözlemcilerin kaldığı yer. 55 DM bir koli yumurta satıldığından bahsetmiştik bu otelin dağlara yani ateş edilen tarafa bakan odaları 50 DM kiralanıyordu diğer taraf ise daha güvenli olduğundan 500 DM'a, bu bilgileri veren de buraya münferit zamanlarda gelip bu otelde kalan Coşkun Aral, o dönem de bir Fransız Ajansı adına çalışmaktaymış, Devasa büyüklükteki Amerika  Büyükelçilğini görüyoruz. Bu kadar küçük bir ülkeye , bu kadar büyük bir bina...

Saraybosna Devlet Üniversitesi önünden geçerken başı öne eğik bir heykel görüyoruz, Tito'nun heykeli. Babası kumarbaz bir adam; bankerlere tefecilere borcu olan, ailesinin hayatının sonunu getiren bir kişi. Tito Skoda fabrikasında çalışmak zorunda kalır, kazandıkları ile Avrupa, Amerika hayalleri kurarken, babası parasını alıp kumarda kaybeder yetmiyormuş gibi tefecilerden de azar işitir. 3 kez evleniyor 88 yaşına kadar faal ve sağlıklı yaşıyor. Denge politikasını çok iyi bilen bir kişi hatta Amerika'ya gidip, Küba purosu içen bir kişilik. Yugoslavya dağıldıktan sonra kendisine çok fazla saygı kalmamış. Koskoca Yugoslavya'da şuan  sadece 3 tane heykeli kalmış.

Ziraat Bankasını görüyoruz. Balkanların merkez binası olduğunu öğreniyoruz.

Sol tarafımızda dağlar bitti fakat evlerde hala kurşun izleri var bunlarda muhtemelen silahı eline alan bir kişi tarafından hedef gözetmeksizin ateşlendi. Bu binaların tamiratları dışarıdan yapılmıyor, içeriden oluyor, bu olayı hafızalarda canlı tutmak adına.

Uzun siyahlar giymiş turist oldukları belli Arapları görüyoruz, müslüman bir ülke olduğu için Saraybosna'yı tercih ediyorlar, savaş zamanı da cihat mantığı ile buraya gelip savaşanları olmuş, hayatını kaybedip burada gömülenler yada eşlerini kaybeden bayanlarla evlenenler olmuş. Kendileri adına yapılan devremülkler varmış, Arap turist akımı oldukça yoğun Boşnaklar bunları kabul etmek zorunda kalıyorlar en çok parayı harcayan yatırım yapan topluluk olduklarından. Ilıca bölgesinde yoğun olarak bulunuyorlar.

Saraybosna kent merkezinde iki su kaynağı var biri Miljacka diğeri Bosna. Bosna nehrinin yanından geçiyoruz ve 3.5 km uzunluğunda ki ağaçlıklı bir yol var burada Windows 95-98 işletim sistemlerinin olduğu dönemlerde bilgisayar açılırken ekrana gelen  ağaçlı yol fotoğrafının çekilmiş olduğu yer. Dağlar ve tüneller artık bitiyor, rakım düşüyor, bitki örtüsü değişiyor, Adriyatik kıyısına yaklaşıyoruz, incir zeytin ağaçlarını görüyoruz. Bu esnada bize Neretva Nehri eşlik ediyor Tito'nun ikinci Dünya Savaşı nda Almanları durdurmuş olduğu bir nokta ve yıkılmış köprü. Konjits'teyiz. Bir gerçek hikaye daha dinliyoruz. Emekli olup buraları ziyaret eden kişi yanındaki çocuklarına ''ben buraya gelir birilerini bırakır bir iki ay sonrada tekrar gelir alır havaalanına geri götürürdüm '' diyor merak edip dağın yamacında metruk halde bulunan bir dağ evine gidiyorlar evin içine girdiklerinde gizli bir geçide ulaşıyorlar, ağır tonajlı demir bir kapı buluyorlar sonrasında da içersi keşfediliyor. Toplantı odaları, yemek salonları, bağlantı odaları var. Çok ilginç Tito buranın şifrsini İstanbul koymuş. Belgrad'taki binadan İstanbul arıyor denilince buranın aradığını anlıyorlarmış, şifreyi bilen sadece 6 kişiymiş. Tito'nun sığınağını internetten gezebilirsiniz.

Neretva Nehrinin suyunun azaldığını görüyoruz bazen, üzerinde dört-beş tane hidroelektrik santrali var suyu kontrol altına alıyorlar. Alabalık tesisleri var. Bir tren görüyoruz hemen arkasında da yıkılmış bir köprü. Neretva Savunması diye geçen hadise burada yaşanıyor. Tito siyasi bir lider ama askeri bir kişiliği de var, burada Maraşel ünvanını alıyor, yani meydan savaşı yapıp bunu kazanıyor. Hırvat milliyetçi gruplar Almanlarla işbirliği yapıp, Adriyatik üzerinden ilerleme kaydedince, Nazileri durdurmayı başaran tek devlet olarak biliniyor Yugoslavya. Köprüyü üzerindeki demiryolu hattıyla havaya uçurarak 6 bin askerin karşıya geçmesini engelliyorlar bu da savaşın seyrini değiştiriyor. Görünen dağların üzeri delik deşik olana kadar Nazilerce bombalanıyor hatta bir keresinde bomba hemen önündeki köpeğine isabet ediyor. Buradaki tren orjinal değil. Neretva Savunması diye bir film var orada kullanılmış sonradan buraya bırakılmış.

Dağlar arasından Neretva Nehri kıyısından ,6 saatte tamamlanan bir tren yolculuğu var, Mostardan başlıyor, Medjugorje'ye kadar uzanan. Bizde ki Doğu Ekspresi gibi.

Mostar'dayız. Boşnaklar ve Hırvatlar çoğunlukta. Kiliselerin farklı olduğunu görüyoruz çünkü buradaki Hırvatlar katolik. Hırvatlar Boşnaklarla başta işbirliği yapmış olsalarda sonradan arkalarından vuruyorlar. Karşı tepelere bir haç dikiyorlar ve Boşnakların lideri Aliya  İzzetbegoviç'e ''biz haccı yukarıya diktik, müslümanlardan daha da yukarıya çıktık'' diyorlar. İzzetbegoviç, onun da lakabı Bilge Kral  çok ağırbaşlı bir kişi  ve yanıt veriyor ''hele bir akşam olsun da görelim'' Hava kararıyor gök kubbede yıldızlar, haccın üzerine bir de hilal düşüyor yani ay-yıldız, islam sancağı haccın üzerine çıkmış oluyor.

Mostar Köprüsü Neretvar Nehri üzerinde. Bundan sonra gideceğimiz köy Poçitel Köyü, kelime anlamı başlangıç noktası demek, Adriyatik Denizi üzerinden karaya ulaşan tüm ticari ürünler beyaz altın dedikleri un, tuz ve şeker  buraya geliyor kontrolü yapılıyor kervanlar ondan sonra gidecekleri yere götürüyorlar. Mostar Köprüsünü geçmek zorundalar her geçiş ücretli ve vergi ödemeleri yapılıyor.

Köprüyü Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayrettin yaptırıyor önce bir deneme köprüsü yapmış, planı aynı biraz daha küçük. Mostar Köprüsü  orjinal değil, 93 yılında Hırvat topları ile yıkıldı. Köprünün en belirgin özelliği iki toplumu birleştirmesi. Savaş sonrası en büyük yardımı Hırvatlar yapmış. Türkiye daha çok yeniden inşaasında, Bayburt'lu ustalar getirterek yardım ediyor. Suyun içine düşen taşlar, Macar dalgıçlar tarafından teker teker çıkarılmış.

Binaların üzerinde ''Red Army'' kızıl ordu yazıları gördük bu aslında bir spor kulubünün sosyal grubu yani bizdeki Beşiktaş'ın Çarşı Grubu gibi. Savaşta 7-8 yaşında olan çocukların oluşturduğu bir grup bu. Amaçları; böyle bir savaş bir daha çıkarsa kendimizi nasıl koruruz  diye organize olmuşlar tabii ki silahlı bir grup değiller.

Mezarlık Bölgesinden geçerken eğer beyaz mermerden yapılmışlarsa müslümanlara ait olduğunu, siyah mermerden yapılmışsa da hiristiyan mezarlığı olduğunu anlıyoruz. İstisnaları da var. Normal yolla vefat edenlerin mezar taşları sarıklı fesli iken şehitliklerde sivri dikili bir taş oluyor.

Mostar Köprü!sünün en güzel fotoğraflarını aşağıdan, birde köprüden geçince ileride Sarraflar çarşısına doğru, geriye bakınca çekebilirsiniz. Köprü muazzam görünüyor ya da Koski mehmet Paşa Camii minaresinden girişte 6 Euro ödeyerek çekebilirsiniz. Köprünün üzerinde belirli zamanlarda ekinlikler gerçekleşiyor. Bu ayın 23 ünde de tekrarlanacak olan yüzyıllardan gelen bir gelenek; tam orta noktasına gelen gençler Neretva'nın o azgın sularına kendilerini bırakırlar aşklarını, sevgilerini, cesaretlerini kanıtlayabilmek adına. Köprünün tam ortasından atlayan bir gence de tanık olduk, atlamadan önce para topladılar, 50 Euro'ya ulaşmadan atlamıyorlar.

Saraybosna'da ikinci havalanı olan Mostar Havaalanı'nın kulesi gözümüze ileşiyor sol tarafımızda. Uluslararası olmasına rağmen daha çok sezonda turist akınına uğruyor. Sol tarafımızdaki dağ silsilesinde içine bir geçit bulunmakta, havalimanının pistininin içinden geçip dağın içersine giren büyük bir hangar yapmışlar, savaş uçaklarını koruyabilmek ve gizleyebilmek adına. Diğer bir rivayette; bu dağın hemen arkasında bir su kaynağı, Buna Nehri var. Sağımızda akan Neretva Nehri'ne katılıyor, Buna'nın çıkış kaynağında da bir tekke var, Alperenler Tekkesi (Blagay ( Blagaj)Tekkesi.  Diğer bir rivayette su kaynağının arkasında da Tito'nun hazinesinin saklı olduğu söylenir bu hazineyi aramak için insanlar ellerinde haritalar ile gelirler, buradaki arsalar bu yüzden çok pahalıdır.

Solumuzdaki tepelerde küçük kuleler görüyoruz bunlar gözetleme kuleleri. Osmanlı zamanında kervanları kontrol etmek amacıyla yapılmış. Osmanlı bu sistemi Selçuklulardan birebir kopyalayarak yapmış.

Medjugorje Bölgesi' ni sağ tarafımıza alarak ilerliyoruz, bu ülkenin toplam nüfusu 4.5 milyon ama son 18 yılda bu bölgeyi ziyaret eden 30 milyondan fazla turist olmuş. Sebebi ise; katolikler için bir haç merkezi  ve bazı mucizelerin oluşu.  6 çocuk, Hz Meryem siluetini görüyorlar bir dağın başında  bu olayı anlatınca kimse inanmıyor hatta psikolojik tedavi görüyorlar, çocuklar büyüyor dağa tekrar gidiyorlar ve aynı şeyi gördüklerini söylüyorlar. Bunu araştırıyorlar, derken oraya Hz İsa Heykeli dikiliyor. Ve bu heykelin üzerinde çarmıha gerildiği yani çivilerin çakılı olduğu yerlerden gerçek kan çıkıyor. Türkiyede de böyle bir mucize gerçekleşmiş, Bülbül dağındaki Meryem Ana Evi'nin bulunması; yatalak, yürümekten aciz bir hemşire kız rüya görüyor, Meryem Ana'nın evinin Bülbül Dağında olduğunu söylüyor, Vatikan'a mektuplar yazılıyor, Vatikan papazları gönderiyor ve burayı ibadete açıyorlar. Ülkemiz güvenlik açısından gerilere düştüğünden Efes eskisi kadar çok ziyaret edilmiyor

Stolats'tan geçiyoruz Müslüman Slovak nüfüsun karışık yaşamış olduğu son noktadayız, savaşta terk edilen bölgelerden ama aynı zamanda da mayın döşenen arazilerden bir tanesi. İki sene öncesinde  sağımızda kalan dağlarda  ''dikkat mayınlı bölge'' yazan tabelalar varmış Avrupa Birliği'nin desteği ve dünyadan bazı yerlerden gelen ekiplerle mayınlar temizlenmiş. Elektrik direkleri görüyoruz ama telleri yok, oraları hala mayınlı bölgeymiş.

Sınıra yakın yerlerde  3 yıldır bir proje uygulanıyor ülkenin turizm alanında kalkınabilmesi için. Bazı köyler inşaa edilmiş, tarihi taş yapılarla birlikte. Dışarıdan gelen ziyaretçilerin doğal, organik köy hayatını yaşayabilmeleri adına. Üretilen temel madde bal. Buraya Bal Bölgesi denir.

Trebinje de beş çayın kesiştiği yerdeyiz, buluşan çaylar Adriyatik'e akıyor, etrafındaki üzüm bağlarını besliyorlar. Dubrovnik'e gelen gemilerin tur programlarından bir tanesi de Trebinje'deki bu bağlara uğramak, şarap tadımı için bir günlük programlar düzenlemek. Burası Sırpların yoğun yaşadığı daha çok yazlıklarının olduğu yerler. Sırplar buraya çok yatırım yapmışlar gelecekte Sırbistan'a bağlanma gibi istekleri olursa yine savaş buradan çıkabilir diyorlar. Haftasonları buranın korzaları çok meşhurmuş. Korza piyasa demekmiş, gençlerin volta attıkları yer.

 

Bu yazıyı yazarken Rehberimiz Sabri KILIÇ'ın bilgilerinden faydalandım.

Fotoğraf, Genel Kültür, Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sırbistan Gezisi

Screenshot_20190816-112129_Samsung Internet
Screenshot_20190910-221612_Samsung Internet
20190817_183218
20190817_183249
20190817_184310
20190817_184144
20190817_184130
20190817_184112
20190817_184059
20190817_183813

Aziz Sava Katedrali

 

20190817_184451

Protesto yürüyüşü

20190817_184556
20190817_184404
20190817_184509
20190817_184607
20190818_080811
20190817_184542
20190817_192255

İstanbul Kale Kapısı

20190817_192242

Melih Gökçek Parkı

20190817_191706

Saat Kule

001
006

Tuna ve Sava Nehirlerinin birleştiği nokta

002
010
012
013

Zafer Heykeli

014
015
016
017
020
021

Macarlara teşekkür anıtı

Screenshot_20190909-214626_Samsung Internet
023
024

Damat Ali Paşa Türbesi

030
031
034
035
037
20190817_192357

Kale Meydanı Silah Müzesi

20190817_192407
20190817_192349

Saat Kule Kapısı

038
040
041
043
20190818_085558
20190818_085650
20190818_112244

Başkenti dağılan Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'tır. Para birimi dinardır. Yugoslavya'dan sonra dinarı kullanan iki ülke kalmıştır. Makedonya ve Sırbistan. 120 Sırp Dinarı bir Euro'ya tekabül etmektedir.

Sırbistan'da adından da anlaşıldığı üzere çoğunlukla Sırplar yaşar. Bunun dışında Boşnaklar, Hırvatlar, Romanlar hatta ve hatta Arnavutlar. Sırp kayıtlarına göre 8.5 milyon nüfusları bulunurken, dışarıdan bakıldığında 6.8-7 milyon nüfusu olduğu görülmektedir, çünkü Sırplar sayım yaparken Kosova'yıda kendi nüfusları içine dahil etmişlerdir. Bunun siyasi bir takım sebepleri vardır tabiki . Lakin ne kadar harita ve nüfuslarında gösterselerde  Kosava artık bağımsız bir devlet olarak tek başına tarih sahnesine çıkmış durumdadır.

Bizim bu bölgede Sırplarla ilk karşılaşmamız Kosova Savaşı öncesi Sırp Sındığı Savaşı (1306) ile oluyor. Osmanlı Devletinin Balkanlarda ilerlemesini durdurmak amacıyla Papa destekli, Osmanlı Devletine karşı düzenlenen ilk Haçlı ordusu toplanıyor. Edirne yakınlarına kadar geliyorlar, savaşı kazandıklarını sanıp rahatlıyorlar fakat Osmanlı Devletinin ani bozgununa uğrayıp bataklıkta tüm ordu boğularak, savaşı kaybediyorlar. 1389 da Kosova Meydan Muharebesi'de yine bizim zaferimiz ile sonuçlanıyor. Murat Hüdavendigar, Osmanlı Tarihinde savaş alanında hayatını kaybetmiş tek padişahtır. Buna ikinci olarak Kanuni'yi de ekleyebiliriz. Yalnız  Kanuni'nin ömrü yetmemiş, Murat Hüdavendigar ise şehit olmuştur.

Murat Hüdavendigar'ın ölümü üzerine iki rivayet vardır. Birincisi; savaş alanında bir Sırp milliyetçisinin ölü taklidi yaparak padişahı hançerlemesi. İkincisi de, daha çok Sırplar tarafından dile getiriliyor; yenilgiyi kabul etmiş bir Sırp askeri otağında padişahı hançerlemiştir. İç organları Kosova'da bir türbede gömülü olup, bedenide Bursa'ya gönderilmiştir.

Kosova Savaşı'nda Türk Bayrağımızın rengini aldığı rivayet edilir. Murat Hüdevandigar akşam vakti savaş alanını dolaşırken, yukarıdan yansıyan ayışığı aşağıdaki şehit kanları ile bütünleşmiştir. Çok kanlı bir savaş olduğunu ve Allahım bana bir daha böyle bir zafer yaşatma dediği söylenir.

Murat Hüdavendigar'ın oğlu Yıldırım Beyazıt, Sırp Kralı  Lazar'ın kızı Olivera Despina Hatunu kendisine eş olarak  alınca Sırplarla çok yakın akrabalık ilişkilerimiz doğdu. Ve birçoğumuz Osmanlı torunları olduğumuz konusunda hemfikiriz ve Osmanlı mirasına da sahip çıkarız. Ama bir gerçek daha  vardır, Osmanlıdan önce Anadolu'ya gelen ve Türk olan topluluk Selçuklulardır.

Osmanlı Devletinin bu bölgeye gelmesi Kosova Savaşı ile başlamıştır. Osmanlı önce Rumeli devletiydi, Rumelide ilerleme kaydetti, fethetti Sonra İstanbul'u aldı.

Sırbistan'a göz koyan bir kişi daha vardı. Fatih Sultan Mehmet. İstanbul'u aldıktan sonra etrafındakiler bununla yetinmeyeceğini çok iyi biliyorlardı, hedefinin Avrupa'ya, Roma'ya yürümek olduğunun farkındaydılar, o dönemde Belgrad Kale'si Avrupa'ya açılan bir kapıydı, Sırplar kaleyi güçlendirme çalışmaları yaptılar ve kuşatmanın gelmesini beklediler. Gerçekten de Fatih buraya su yolu ile geldi, çünkü karadan gelmesi oldukça güçtü, Tuna nehri üzerinden Kale Meydanı'na ulaşmaya çalıştılar. Fakat biz denizcilikte pek başarılı olamadığımızdan ve donanmada çıkan bir salgın hastalık ve de Kale Meydanında  Macarların Sırplara olan desteği,  Fatih'in kaleyi almasını engelledi ama torunu olan Kanuni'ye Belgrad Kalesi'ni almak nasip oldu. Bu günün anısına yani Macarlara olan şükranlarını ifade eden bir beyaz taş var alanda. Üzerinde Macarca ve Sırpça yazılar ve daima Macar Bayrağının yanında bir çelenk. Bu yıl 22 Temmuz'da Macaristan'ın Cumhurbaşkanı gelmiş ve Zabalj Belediyesine heykelini dikmişler.

Osmanlının bu bölgede hakimiyeti yaklaşık 400 sene sürdü bu yüzden Sırplarla aramızda 6 bin civarında ortak kelimemiz var. Yemek, giyim kültürlerimiz çok benzer, kahve kültürü de Osmanlı'dan mirastır.

Sırbistan tarımcılıkta örnek alınacak bir ülkedir, devlet tüm imkanlarıyla üreticiye destek vermekte. Büyük tarım arazilerinin işlenmesi konusunda, toprak analizlerinden başlayarak, ürününün dünya piyasasına çıkmasına kadar herşeyini destekliyor. Yani güneşli gün, yağmurlu gün sayısına göre, hava sıcaklığına göre yetişecek ürünün analizini devlet yapıyor, üretim yapılacak alanlara tohum tahsis ediyor, köylüler için kooperatifçiliği teşvik ediyor, yani bir biçerdöveri, büyük traktörleri bir kişi almaktansa birçok kişi alarak, ortaklaşa kullanıyorlar zaten bu tip araçlar senede bir yada iki kez kullanılmakta. İlaçlamayı devlet kendi uçaklarıyla yapıyor, herhengi bir yağmur yada doluda  hasar görecek ürünler önceden sigortalanıyor, hasat sonunda depolama alanlarında yine devlet desteğini alıyorlar. Yakıt keza oldukça ucuz. Durum böyle olunca da burada yaşayanlara ürünlerini keyifle üretmek düşüyor. Sırplar mısıra çok düşkünler, mısırın her çeşidi satılıyor. Yol boyunca bazı tarlaların üzerinde örtüler gördük, dolu yada şiddetli yağmura karşı ürünleri zarar görmesin diye örtülmüş. Dünyadaki ahududu üretiminin %95 ini Sırbistan sağlıyor. Rakija (rakiya okunuyor) denilen bir içkileri var. Karlofça'nın üzüm bağları ve Bermet şarabı çok ünlü. Titanic Gemisinin kaptanının gemi batmadan önce bu şarabı içtiği rivayet edilir.Sabac kenti lisanslı tohumların çıkış merkezidir. Bizdeki Osmancık princi burada ehlileştirilmiştir.

Türkiye bir dönem Sırbistan'dan et aldı. O zaman demiştik ki Sırp kasaplarından mı et alacağız? Ancak Sırbistan'da Sancak denilen bir bölge var, burada yoğun olarak yaşayan Boşnakların ekonomik hayat standartlarını arttırmak amacıyla Ziraat Bankası'nında kendilerine vermiş olduğu destek kredileri ile işlerini geliştirmeleri amacıyla böyle bir proje oluşturulmuştu ancak 80 milyonluk Türkiye'ye sadece Boşnakların  üretimi yetmeyince,  Boşnakların dışında Sırplardan da et alımı oldu. Kontrolsuz bir şekilde sağlıksız hayvanlarında gelmesi neticesinde ortalık bayağ karışmıştı. Şuan da Türkiye ile Sırbistan arasında işbirliği devam etmekte, burada Türkiye'den gelen çok fazla yatırımcı bulunmakta, gümrük kapılarında gurbetçilerin  yoğun giriş çıkış dönemlerinde, çok fazla eziyet çekmemeleri  için bazen Türk Polisleri Sırp polislerine yardımcı olmaktadırlar.

Her taraf ormanlarla kaplı yemyeşil. Burada bir müteahhit inşaat yapacağı zaman devlet ona ne kadar yeşil alan oluşturacağını, kaç ağaç dikeceğini soruyor. Bu koşullar yerine gelirse projeye onay veriyorlar.

Dağların arasından ilerliyoruz. Sol tarafımızda dere yatağı içinde tren istasyonu görüyoruz. Dimitrovgrad'tan başlayan Karadağ'da Adriyatik kıyısındaki Bar şehrine kadar uzanan demiryolunun yanından geçiyoruz. O dönem için Tito'nun yapmış olduğu en önemli yatırımlardandır. Geçtiğimiz bir çok  tünelin içinde herhangi bir aydınlatma olmadığını görüyoruz.  Ağır sanayi tesisleri ahşap, mdf, sunta, gübre, kömür, boya alanında. Evinizin önünde bir ağaç varsa ve size zarar veriyorsa onu keyfi olarak kesemiyorsunuz, cezası oldukça ağır, ilgili makamlara yazıyor, fotoğrafını çekiyor, onlar gelip tesbit yapıyorlar, kendi ekipleri müdahale ediyor ve en son fotoğrafını çekerek eğer siz daha sonra bir müdahalede bulunursanız bu fotoğraftan bunu tesbit edip ceza kesiyorlar. Belgrad'ta bir parkın içinde yürüyüş yapanlar, bisiklete binenler, evcil hayvanların gezeceği yerler ayrıştırılmış durumda. Parklar genellikle adres belirleme noktaları.

Yapay  ormanlar arasından geçiyoruz, bu bölgeleri özellikle yaratıyorlarmış doğal dengenin bozulmaması adına, burada her türlü hayvan , böcek yaşıyormuş, mısırlarına zarar verseler bile, belirli dönemlerde bu alanları avcılığa açıyorlarmış, dışarıdan domuz avı gibi bir iki günlüğüne gelenler oluyormuş bu da ekonomiye katkı sağlıyormuş.

Belgrad şehri büyüklük açısından İstanbul'u, yaşam açısından İzmir'i  hatırlatıyor. Bulgaristan'dan geçerken Sofya'daki Serdika Antik Kentini gördük. Sırbistan, Kral Konstantin'in doğum yeri olup, Serdika benim herşeyim demiştir bu kent için. Buradan çıkıp İstanbul'a kadar gelmiştir. Sırplarla akrabalık ilişkilerimiz o kadar gelişmiştirki ,  İstanbul'a surların desteklenmesi, tamirat işlerinin yapılması için Belgrad'tan aileler  getirildi çünkü Sırplar taş işçiliğinde oldukça iyiydiler, buradaki yeşilliği yetersiz gören Sırplar, bu ormanı oluşturdular ve adına Belgrad Ormanı denildi.

Osmanlı'nın burayı işgal ettikten sonra, tayin ettiği kişiler burada kontrolü sağladılar, vergileri toplayıp İstanbul'a gönderdiler kendilerine düşen payı da aldılar. Fransız ihtilailinden sonra Yunanistan'ın arkasından Sırplar ayrılma isteklerini dile getirdiler. 1806 yılında Niş kentinde çok büyük bir isyan çıktı 31 mayıs 1806. Savaş sonucu teslim olmak istemeyen Sırp askerleri, Stefan Stolovic isminde bir komutanın elindeki alevle, yanında bulunan barut fıçılarını patlatması neticesinde 1.500 kişinin ölümüne sebep oldu. Ölenlerin çoğunluğunu Sırp askerleri oluşturuyordu. Hurşit Paşa İstanbul'a iyi görünebilmek adına, hayatlarını kaybeden Sırp askerlerinin kafalarından kule yaptırıyor ve üzerlerine çimento harcı döktürüyor buna Kafa Kule denildi. 952 kafatası. Tarihsel süreçte bu kuleden kafatasları çıkarılıp gömülüyor. Niş'in yanından geçerken bir bununla ilgili bir Osmanlı yapısı göreceğiz.

Belgrad'ın nüfusu 1.5 milyon. Belgrad beyaz şehir demek beo beyaz, grad şehir demektir slav dilinde . Tam merkezdede taş çıkartılan bir bölge vardır buradan çıkarılan beyaz taşlarla şehri inşa etmişler. 878 yılından (Bulgar Kralı Boris III  dönemi) günümüze bu isim kullanılıyor. Burada tiril alfabesi kullanılıyor. Balkan ülkelerinin % 80 i bu alfabeyi kullanıyorlar.

Sofya'daki toplu konutların merkezi sistemle ısıtma bacalarını burada da görüyoruz. Belgrad'a girişte, sol taraf eski Belgrad'tır ve adres tarifleri bloklar üzerinden verilir. Blok 1 den 17 ye kadar bir yerleşim silsilesi mevcuttur. Çin mahallesinde blok yerleşim sistemi çok net bir şekilde görülür. Adaçiganlıya denilen yerleşim yerinden geçiyoruz. Çingene adası. İkinci Dünya Savaşında soykırıma uğrayan iki tane topluluk var. Yahudiler ve çingeneler. Almanlar tarafından ağır bombardımana uğrayan Belgrad şehri kendi küllerinden yeniden doğmuştur.

Sol tarafımızda Stadyum Shopping Center yazan bir alan var. Hem stadyum hem AVM. Buranın meşhur takımlarından Partizan'ın stadyumu oluyor. Partizan Tito ve Tito'ya destek olan, İkinci Dünya Savaşında Almanların durdurulmasına destek veren topluluğa deniyor.

Osmanlı Devletinin Kaptan-ı Deryası Sinan Paşa hiç te gereği olmayan bir haraket yapıyor. Aziz Sava'nın kemiklerini çıkartıp, Sırpların gözü önünde ''hadi bakalım bu sizin aziziniz hem sizi hem de kendini kurtarsın bakalım'' diyerek kemiklerini yaktırıyor. Bu Sırp halkının hafızasında büyük bir travma yaratıyor. Sırp arabalarının plakalarında bir haç işareti vardır. Haç işaretinin etrafı dörte bölünmüş durumda  ve dört tane C harfi görülür.  ''Sırplar bir arada olduğu sürece var olacaktır '' cümlesinin açılımıdır bu. Aziz Sava  Katedralinde yaşanan olay sonrasında ortaya çıkmıştır. Sırp bayrağında da bu semboller görülmektedir.

Aziz Sava kilisesi natamam yani tamamlanmamış bir yapıdır. İnşaatı 100 yılı aşkın bir süredir devam eder. Çünkü ilk yapıma başlandığında halkın yardımları vardı sonrasında Tito döneminde; Tito pozitif bilime önem vermiş bir kişi idi, dininizi yaşayın ama çokta abartmayın diyen bir liderdi ve dini kurumlara destek çıkmazdı. Halen inşaatı devam etmektedir. Avrupanın 10. Balkanların en büyük yapısıdır, 2019 yılı sonunda tamamlanacak ve ibadete açılacaktır. Dışarıdan bakıldığında tamam gibi görünsede ki bazı yerlerde hala iskeleleri kuruludur. Tamalanınca en büyük aktif ortodoks yapısı olacaktır.

Hemen sağda, ilerdeki yeşil kubbeli bina da Ulusal Kütüphane binasıdır. Ağaçların arkasında gözüken heykel Kara George. Bu heykeli kent merkezinde birkaç yerde daha gördük. Hatta Kale meydanında onun adına yapılmış bir kapı da var. İlk Sırp isyanını başlatan kişidir. Kara lakabını Osmanlı takmıştır.

Genel Kurmay Başkanlığı Binasına ilerlerken Tito'nun eseri olan geniş bulvarları, dev ağaçları, tramway, traleybüs hatlarını görüyoruz. Ve Nicola Tesla'nın evinin bulunduğu caddenin yanından geçiyoruz. Nicola Tesla Sırp asıllı. Günümüzde kullandığımız cep telefonu frekanslarından tutun da mikrodalgaya kadar, florosanın elektrik akımı üretme teknolojisine kadar bir çok icadı vardır. Birçok caddeye adı verilmiştir, hava limanın adı da Nikola Tesla olarak geçer.

Yolun sonunda sarı renkte bina merkez tren istasyonudur yalnız buraya gelmeden önce sağda ve solda iki önemli bina vardır. Burada bir Bosna Savaşı yaşandı birde Kosova Hadisesi yaşandı. Kosova olayında artık bıçak kemiğe dayandığında Nato'ya bağlı savaş jetleri kalkıp burayı bombardımana tabii tuttular ve iki tane bina vurdular. Dış İşleri Bakanlığı ve de Polis Teşkilatı ve Genel Kurmay Başkanlığı Binaları idi. Bu binaların restorasyonu yapılmıyor. Bir binanın dış cephesi kapalı ve bir bayan Sırp asker resmi koymuşlar paravan üzerine, burada bu tip yapıları biraz perdeliyorlar . Nato'ya bağlı ülkelerden bir tanesi de Türkiyedir. Deniliyor ki burdaki binaları vuran Türk savaş Jetleri idi o yüzden Sırplar Türklere karşı biraz sert tutumdadırlar.

Başbakanlık Binası önünden geçerken bir protesto  grubu ile karşılaşıyoruz. Baraj çalışması yapılan bir alan varmış ve bu çalışmalar neticesinde sular altında kalacak bir kilise olup, bu çalışmaların durdurulması adına sürekli eylem yapıyorlarmış

Kent merkezine yaklaşırken ilerde sağ tarftada Türk Konsolosluğunu görüyoruz. Parlamento binası önünde sürekli yazı ve fotoğraflar görürsünüz. ABD, Kosova, Arnavutlık, UÇK(Kosova Kurtuluş Ordusu), Nato, Avrupa Birliği = Terörist Ülkeler şeklinde yazılar vardır. Sırbistan Avrupa Birliğine girecek kapasitede bir ülke ama tercihi yok, istese de giremeyecek. Merkez Postanenin hemen arkasında taş Meydan denilen bir meydan var Belgrattaki beyaz evlerinin yapıldığı taş kaynağının çıkarılmış olduğu yer. Parlamento Binası Tito döneminde de aynı bina idi karşısında da Belediye Binası var.

Tenis ve Basketbol alanında oldukça iyiler Ünlü tenisçi Djokovic'in maçlarında sokaklar bomboş olup coşkuyla maçları izliyorlarmış. Kale meydanında birçok tenis ve basketbol alanları olup daha küçük yaşta spora özendiriliyorlarmış. Yugoslavya döneminde de katıldıkları olimpiyatlarda birçok madalya kazandıklarını hatırlıyoruz.

Skadarya gece hayatının en yoğun olduğu, gençlerin tercih ettiği bir yer. Kafe, barların, eğlence mekanlarının bölgesi

Sırp TV lerinde hala Muhteşem Yüzyıl dizisnin tekrarları seyredilmekte.

Burada da Halk Bankası ve Ziraat Bankası gözümüze ilişyor.

Nihayet Kaleye geliyoruz.

Belgrat Kalesi: 2 yy da Romalılar tarafından kendi askerlerini korumak amaçlı yapılmış, farklı medeniyetlerce genişletilmiştir. Burası iki nehrin birleştiği en uygun yer olduğu için tercih edilmiştir. Eski Belgrad tepelere kurulurken, yeni Belgrad düzlük alana kurulmuştur. Kale meydanının denizden yüksekliği 133 metre olup, 53 hektar alanı vardır. Kale yapımında tuğla yı kullanan Avusturyalılar  Macarlar olmuştur. Çünkü o kadar çok taş olmayınca, tuğla fabrikaları kurup kale inşaasında kulanmışlardır. Osmanlı ve Sırpların taş kullandıkları kale 115 defa el değiştirmiş 44 defa yerle bir olmuştur. Kale deki kapılardan birinin adı İstanbul Kapısı nedeni kaleden çıkınca bu yol İstanbula kadar gidermiş. 942 km uzaklıkta.

Saat kulesinin altında da bir kapı vardır. Saat Kule Kapısı. İki kapının arasında ki açık askeri müze de, Birinci, ikinci Dünya Savaşlarından, Balkan Savaşından kalan toplar, füzeler, silahlar sağlı sollu sergilenmektedir. Sol tarafta son zamanda (1999)  Nato ile mücadelede, Sırp Ordusunun kullandığı, Rus yapımı silahları gördük.

Kale alanında kalan Osmanlı eserleri; Damat Ali Paşa'nın Türbesi ve Sokullu Mehmet Paşa'nın Çeşmesi. Kazı çalışmaları ile birçok eser gün yüzüne çıkmaktadır .Tiko nun desteği ile Sokullu Çeşmesi 2017 de restorasyon çalışmaları sonucu ortaya çıktı , ondan önce üzeri toprakla örtülüydü.

Sol tarafta bir kapı var defterdar kapısı yada gümrük kapısı o kapıdan alt şehre gidilir. Alt şehir nehirlerin kenarında olup gelen malların şehre girişi buradan sağlanırmış.

Sokullu devşirme olup 16 yy da bu çeşmeyi yaptırmış. Kanuni şimdiki Macar topraklarında Zigetvar yakınında vefat edince iç organlarını çıkarırlar ve üç askere emir verir Sokullu, iç organlarını orada bir yere gömmeleri için sonrada gömen askerleri öldürtür, Kanuni'nin naşını da bu çeşmede yıkarlar, cenaze namazını kılıp İstanbul Dış Kapısı'ndan İstanbul'a gönderirler.

Damat Ali Paşa Mora fatihidir. ikinci defa feth etmiştir. 1716 da hayatını kaybetmiştir.  Mezarı önce alt şehirde imiş sonra buraya alınmış.

Sırpların inşa ettiği Safranbolu evlerine benzeyen evler var burada. 20 yy başlangıcında yapılan, Osmanlı mimari örneği. Şuan alt katlarında Belgrad kültür mirasını koruma ofisleri bulunur.

Bir bayır var fikirtepe. Kanuni, kaleye girdiğinde ''kim isterse kalabilir, sadece vergi ödemek zorundadır'' demiştir en yakın adamları ile bu tepede fikir alışverişinde bulunmuştur. O tepenin alt kısmında Tito'nun küçük bir sığınağı vardır. Tepenin solunda 1828 yılından beri duran Zafer Heykeli vardır. Sağ kolunda kılıç, sol elinde kuş. Güç ve barış semboludürler. 14.5 metredir yüksekliği, ama çıplak olduğundan merkeze konulmasına Belgrad kadınları karşı çıkmışlar. Tam 9 yıl depoda durmuş  sonra merkezden en uzak nokta Kale Meydanına getirmişler. İlginç olan en çok fotoğrafı çekilen heykel olmasıdır.

1930 yılında Fransızlara teşükkür heykeli vardır. Birinci Dünya Savaşında çok büyük destek ve yardımda bulunmuşlardır. Mermerin üzerinde sırpça ''Fransayı seviyoruz, aynı Fransa'nın bizi sevdiği gibi 1914-1918''. Çıplak heykeli yapan aynı heykeltraş yapmıştır. Ama 1999 da Fransa Sırbistanı sevmedi Nato bombalar atarken Fransız uçaklarıda bombaladı Sırbistanı. Bu heykel uzun zaman protesto edildi siyah çarşafa sarıldı ama politika iki yüzlü bir yıl önce Fransa para verdi üst kısmını ayırdılar eski mermer taşları söktüler ve yeni mermer koydular heykelini de yeni mermer üzerine geri koydular.

Kara George Kapısı: I. Sırp İsyanının önderi George 1804 te Osmanlılara karşı ayaklanan kişidir. Sırplar, 1806 da Belgrad'ı alırlar ama Kaleyi alamamışlar ancak 1807 de bu kapıdan girerek kaleyi almışlardır. Sırpların gelmesinden sonra Osmanlı çekilmiş tekrar 1813 te Belgead'a gelmiş ve Kaleyi tekrar almışlardır. Bu sırada Kara George Tuna nehrinden Avusturya, Macaristan ve oradan Rusya'ya giderek bazı savaşlara katılır, 1817 yılında gizlice Sırbistan'a girer. Prens kendi tahtının elinden gideceği endişesini duyar ve ona suikast hazırlar. 60 km uzaklıkta gizlenen Kara George'yi uykuda öldürtüp, başını kendisine getirirler önce gözyaşı döker, çok üzülmüş numarası yapar, sonra bu kafatasını samanla doldurtarak Belgrad Paşa'sına götürür, ''sizi bu beladan kurtardık'' diyerek. Sırp tarihinde en utanç verici olaylardan biridir.

Bu kaleden çıkmadan önce beyaz bir taş vardır. Sultan Abdülaziz'in fermanı burada okunmuştur. (1867) Beş kalenin anahtarını  Prens Mihailo'ya teslim ettiği yerdir.

Kale'den çıkışta sağda bir park görüyoruz. İçinde dinazorlar olan yemyeşil park. İsminin Melih Gökçek Parkı olduğunu öğreniyoruz.

Kale meydanından ayrılıp şehir merkezini turlarken, aynen Kale meydanında gördüğümüz tipik Safranbolu evlerine benzeyen bir Türk evi görüyoruz. Giriş kısmında soru işareti şeklinde lamba yanmaktaydı. Burası eski usul kafanalardan bir tanesi. Kafana kahvehane demek, bu coğrafyaya kahve ve kahvehane kültürünü Osmanlı getiriyor. Buraya ilk kafanayı açan kişi adı kolay akıllarda kalsın diye Katedral Kafe diyor, çünkü tam karşısında katedral var, ama papaz bu duruma karşı çıkıyor ve ismi değiştirmesini istiyor adam çok düşünüyor hiçbir isim bulamayınca aklında soru işareti kalıyor ve o zaman buranın adı Soru İşareti Kafana olsun diyor.

Ve Tuna nehrinin üzerinden geçiyoruz. Sağ tarafta nehir yolu ile gelen lüks tekneleri görüyoruz. Tekne turu yapanlar da  gözümüze çarpıyor. Sol tarafta da en uçta Milenyum Köprüsü. Tam karşımızda gördüğümüz yüksek binalar Water food binaları. Bu arazi devletinmiş  kamulaştırma sonucu burayı Katar'lara satmışlar, zemin çok yumuşak olduğundan yaklaşık 3 yıl kazık çakma çalışmaları ve içerdeki suyu tahliye çalışmaları  devam etmiş, halada devam ediyormuş. Yolun sağ tarafında Inn Hotel'i görüyoruz. Rehberimiz Djokovic'in oteli olduğunu söyledi . Ayrıca dünya markası ünlü  Zepter marka tencere mağazalarını görüyoruz.

Belgrad kendi kendine yeten bir ülke olmakla beraber ofisler kentidir aynı zamanda. Dünya markalarının ofislerini bu şehirde görebiliriz.

Yolumuza devam ederken oldukça modern köylerden geçiyoruz, alışveriş merkezleri, tiyatro salonları, sağlık birimleri, okulları, mevcut evleri ile gayet zevkli  ve modern.

 

 

 

 

Bu yazıyı yazarken Rehberimiz Sabri Kılıç'ın bilgilerinden faydalandım.

 

 

 

Fotoğraf, Genel Kültür, Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bulgaristan Gezisi

Screenshot_20190906-212111_Gallery
Screenshot_20190906-212050_Gallery
20190817_091301

Rus İmparatoru II. Alexander

20190817_093450
20190817_092848

St. Nikolai Sofiyski Kilisesi

20190817_091613

Alexander Nevski Katedrali

20190817_093415

Katedral Meydanı

20190817_093425
20190817_093959

Rus St. Nicholas Kilisesi

20190817_094052

Rus St. Nicholas Kilisesi

20190817_094500

Atatürk'ün yeniçeri kıyafetiyle dans ettiği o yıllardaki Orduevi Binası

Screenshot_20190907-134418_Samsung Internet
20190817_095351

Sofya Ulusal Sanat Galerisi

20190817_095400
20190817_095420

Etrafı taşlarla çevrili alan içinde eskiden Georgi Dimitrov'un heykeli varmış.

20190817_095435
20190817_095546

Bulgaristan Merkez Bankası

20190817_100203
20190817_100722

Serdika Antik Kenti

20190817_102333

Milenyum Heykeli ve St.  Petka Kilisesi

20190817_102449
20190817_102714

Banyabaşı Camii

20190817_102907

Serdika Antik Kenti

20190817_103208

Sofya Tarih Müzesi

20190817_103234
20190817_103317

Sofya Tarih Müzesi

20190817_103326

Sofya Tarih Müze'sinden Banyabaşı Camii

20190817_103408

Sofya Tarih Müzesi

20190817_103632

Zhenski Pazar

20190817_103657
20190817_104443

Vitoşa Bulvarı

20190817_104609

Milenyum yada Sofya Heykeli

20190817_100208

Metro girişi ve Serdika Antik Kenti

20190817_093004

Alexander Nevski Katedrali

20190817_092954
Screenshot_20190907-112149_Gallery

Sofya Üniversitesi

Screenshot_20190907-112713_Gallery

Sofya Milli Kütüphanesi

20190817_093443

Ayasofya Kilisesi

20190817_095635

Başbakanlık Binası

20190817_093706

Bulgar Krallığının kurucusu Çar Simeon

Screenshot_20190907-112652_Gallery

Milli Kütüphane

20190817_100144

Bakanlıklar ve Başkan'ın ofisi

20190817_102122
20190817_094553

Bulgaria Otel.(Atatürk'ün kahvaltı ettiği)

20190817_100440
20190817_101106

Serdika Antik Kenti

20190817_102311

Sloveykoy Meydanı

20190817_102528

St. Petka Kilisesi

20190817_102624
20190817_102924

Banyabaşı Camii

20190817_102242

Milenyum Heykeli

20190817_104431

Happy Bar - Cafe- Restaurant

Bulgaristan'da tabiki Bulgarlar yaşamakta ama etnik grup olarak çoğunlukta Türkler, Roman vatandaşlar, Romanya sınırına yakın yerlerde Rumenler, çok az da olsa Sırplar, Yunanistan sınırına yakın bir bölgede Yunanlar karışık olarak yaşamaktadırlar.

Bulgarlar DNA örnekleri incelendiğinde Türklerle en yakın akraba çıkabilecek topluluklardan olup aynen  Macarlar gibi etnik olarak bize çok yakındırlar.  On Oburlar denilen bir boydan, Kafkasya üzerinden bu bölgeye  giriş yaptıkları da söylenmektedir. Hatta Türklerin Anadoluya 1071 de  girmesinden önce burada bir Bulgar Krallığı olduğu ve ilk krallarının Çar Simeon olduğu bilinir, başkent Sofya'da  da heykeli bulunmaktadır.

Bulgarlar bu bölgeye geldikten sonra slavlaşmışlardır, hiristiyanlığı kabul etmekle birlikte doğu bloğuna daha yakın bir ülke olmuşlardır. Bunun yanında Pomak denilen bir Bulgar topluluğu da vardır, kelime anlamı itibariyle yardımcı olan demektir, kime derseniz;  Osmanlının Balkanları fetih sırasında Osmanlıya yardımcı olan gruba verilen addır. Etnik köken olarak Bulgar Slav olarak kabul ederler kendilerini ama dini inanç olarakta müslümanlığı tercih etmişlerdir.  Yunanistan sınırına yakın Rodop Dağ köylerinde yaşarlar.

Bulgarlar 1300 lü yıllarda, Osmanlı bu bölgeye gelince, Osmanlı hakimiyetine girerler ve yaklaşık 400 sene Osmanlı hakimiyetinde yaşarlar ama Fransız devriminden sonra çok uluslu toplumların başına gelen her hadise gibi Osmanlıdan ayrılma gereksinimini duyarlar ve  Osmanlı-Rus Harbi kırılma noktası olur, Osmanlının çekilmesi ile Bulgaristan bağımsızlığını kazanır. Bu günün anısına, Rus halkına şükranlarını sunmak adına Rus Çarı Alexander II ın heykelini dikerler.

Başkenti Sofya nüfusu 1 milyon 300 bin civarında. Ülke nüfüsü 8 milyondur.

Sınırdan Kapıkuleden girişte bizi ilk karşılayan düzlük Tuna Ovası oluyor, başkente kadar olan yerlere ise Trakya Ovası deniyor, bizim Trakya bölgesinden de çok farklı olmadığını görüyoruz. Coğrafi anlamda, ağaç yapısı, üretilen ürünler aynı, ama ne kadar acı ki yeri geliyor samanı, arpayı, buğdayı Bulgaristan'dan alıyoruz. Burası hem tarım hem de hayvancılık ülkesi. Filibe (Plovdiv) en büyük tarım fuarının yapıldığı kent ve aynı zamanda 2019 Kültür Başkenti.  Burada ilk yerleşimi kuran Osmanlı; Osmanlı mimarisini andıran tarihi çok güzel evler var.

Bulgaristan Birinci Dünya Savaşında Osmanlının daha doğrusu Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun yanında yani bizim yanımızda savaşa katılmıştı. Klasik söylem; müttefiklerimiz kaybettiği için bizde yenilmiş sayıldık. İkinci Dünya Savaşında da  Almanların yanında yer alıyor ve yine yenilgiyi tadıyor, iki dünya savaşına da katılıp , ikisinden de yenilgiyle çıkan tek devlet ünvanın sahip ülkedir Bulgaristan .

İkinci dünya savaşından sonra bu ülkenin başına yeni bir lider geliyor Georgi Dimitrov adındaki bu lider ülkenin komünizmle yönetilmesine ön ayak oluyor, slav olmakla beraber Ruslara yakınlaşıyorlar, bir nevi Rusya'nın pilot bölgesi olarak hizmet vermeye başlıyorlar.

Sofya ya yaklaştıkça devasa büyük yapılar, fabrikalar görüyoruz, bu işletmelerin çoğu  bu komünist dönemde yapılmış.  Ülke 60 lı yıllardan  90 a kadar komünizmle yönetiliyor. Bu dönemde  Bulgar olmayan tüm etnik grupların asimilasyon edilmesi düşüncesi ortaya çıkıyor ilk Roman ve Pomak vatandaşlar üzerinde bunu başarıyorlar, ama Türklere gelindiği zaman olayın rengi biraz değişiyor. Türkçe konuşmak, Türkçe düşünmek bile yasak, Türk olduğunuzu hatırlatan kılık kıyafetlerle dolaşmak yasak örn şapka takmak , köstekli saat takmak gibi. Hatta Ahmet, Mehmet olan isimler bir gecede Yorgi olabiliyordu. Bunun üzerine Türkiye'ye göçler başladı,  en büyük göç  89 yılında olmuştur. Naim Süleymanoğlu da ilk Türk halterci olarak bu şekilde Türkiye'ye gelmiştir.

89 yılı Bulgaristan için dönüm noktası oluyor, 9 Kasım 1989 Berlin Duvarının yıkılmasından bir gün sonra 10 kasım 1989 da komünizm dönemi sona eriyor  ve Bulgaristan büyük bir boşluğun içinde kendini buluyor. Bu boşluktan faydalanan başka bir güç birliği mafya toplulukları, karanlık güçler ve ilişkiler doğuyor. Günümüzde bile büyük banka şirket sahiplerinin arka planında bir mafya olduğu söylenmektedir. Hatta bir mafya, sigorta şirketi kurmuş; aracınızı sigorta  yaptırmak istediğinizde o sigorta şirketinin logosunu aracın önüne yapıştırıyorsunuz  arabanın çalınmasını engellemiş oluyorsunuz, çünkü araba çalınsa zaten mafya şirketinin eline geçecek dolayısyla böyle bir olaya maruz kalmamak adına mafyaya sigorta yaptırmak zorunda kalıyorsunuz.

Sofya ya girişte çok katlı binaların hepsi komünist dönemde yapılan sosyal konutlar ve tesisler. 80 metrekareyi aşmayan gayet sağlam binalar. Yapılırken malzemeden çalınmamış ve askerler çalışmış aynı zamanda. Ağır işlerde de hapishanedeki mahkumlar çalıştırılmış (madenlerde, yol bakım çalışmlarında.)

Kent merkezine yaklaşırken sağ tarafta kırmızı beyaz bacaları görüyoruz, bunlar termik santral ve fabrika bacaları, sehir merkezinde de göreceğimiz bu bacalar toplu konutların ısıtılması için yapılan merkezi ısıtma sistemlerinin bacaları. Günümüzde bunlar kullanılmıyor çünkü doğal gazı kullanıyorlar.

Şehre girişte fuar alanını görüyoruz. Aynı zamanda araç galerileri var; karavanlar, kamyonlar, kamyonetler v.s. Avrupa Birliğine girmekle yaşantıları önemli ölçüde değişmiş  ama komünizmden geldikleri için alışkanlıkları gelenekleri kolay kolay değişmemiş yani Avrupa Birliğine tam entegre olmuş değiller. Ekonomileri kötü gidiyor desekte Bulgar Levası Türk Lirasından iyi durumda. Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen hala kendi para birimini kullanıyorlar. 8-10 sene önce Türkiyeden insanlar buraya alışverişe gelirlerdi kaşkaval peyniri, elektrikli ürünler alırlardı ama şimdi iş değişti. Bir leva 1.3 lira olunca Bulgarlar Edirne ye gelmeye başladı yada Kuşadası, Fethiye'ye turlar düzenlemeye başlandılar. Edirneliler kendi otomobillerine park yeri bulamamaktan bile şikayetçiler.

Avrupa Birliğine katılmakla hayat standartlarında bir anda değişmeler oluyor, 15-18 yıl öncesinin yolları günümüzde artık yok, at arabaları ile seyahat eder durumundayken, Skoda ve Zastava arabalardan yollar geçilmezken şimdi  Mercedes, BMW ve Audi marka arabalar görülmektedir. Bunlar  Avrupa Birliğinden gönderilen ikinci el araçlardır. Fiyatları da olduça ucuz. 6000 eura ya Mercedes araba bulabilirsiniz.  Türkiye'de ikinci el yerli bir otomobil fiyatına Mercedes, Audi ye binebilirsiniz burada.

Avrupa Birliği ülkelerinde geri dönüşüm yasaları çok sıkı olduğu için, bu araçları teker teker ayrıştırmak yerine, yani camını, demirini, yağını, plastiğini ayırmak yerine bu araçları tırlara koyup buraya göndermeyi tercih ediyorlar. Bulgaristan  Avrupa birliğinin pilot ülkesi konumunda bulunuyor.

%5 ila 7 arasında ki Roman vatandaşlar ülkenin kaderini belirler durumdalar. Romanlara göre; ''Bulgarlar bitmekte, Türkler gitmekte kala kala bu memleket Romanlara  kalacak'' diyorlar. Bunun sebebi; yollarda, iş merkezlerinde çalışan bir çok insan yaşlı, yani Bulgarlar bitiyor, Avrupa birliğine girmekle beraber genç nüfusta yurt dışında yaşamayı tercih ediyor. Türkler gitmekte; 80 li yıllarada zorunlu bir şekilde burdan ayrılan Türkler artık buraya gelmeyi düşünmüyor ama gelip vatandaşlıklarını alıyorlar. Sebebi de, Bulgaristan uzun yıllar bunları burdan atalım politikası uyguladı ama Avrupa Birliğine girdikten sonra uyandı çünkü Avrupa Birliği kriterlerine göre ne kadar çok vatandaşınız var ise  o vatandaş bazında Avrupa Birliğinden destek alabiliyorsunuz o yüzden göndermiş olduğu Türkleri tekrar çağırıp vatandaşlık vermeye başladı. Romanlara gelecek olursak bir ailede en az 3 çocuk var bu gidişle roman nüfüsunun tüm etnik gruplardan fazla olacağı söyleniyor, seçim zamanın da bile o % 5 ilk nüfus ülkenin kaderini belirleyecek nitelikte. Köstendil de Roman vatandaşlar için yapılmış getto mahalleleri var burada yaşayan Roman vatandaşlardan elektrik, su, temizlik vergisi alınmıyor çünkü seçim zamanı Romanlar kime oy verirse o parti iktidar oluyor.

Kent merkezine girişte geniş caddeler büyük bulvarlar bizi karşılıyor. Toplu ulaşım bu kentte muazzam şekilde organize olmuş durumda. Banliyölerden kent merkezine her türlü alternatif düşünülmüş metro, traleybüs, otobüs, toplu taşıma için kullanılan küçük araçlar taksiler mevcut.

Şehrin solunda ki dağlar Vitoşa dağları. Bu şehir için dağlar ve kubbeler kenti denir. Etrafı dağlarla çevrili dümdüz bir alana kurulmuş. Çok fazla hiristıyanlık binası ve kilise de bulunmakta. Yine sağ tarafta arena diye bilinen en büyük stadyumu görüyoruz..

Kıbrıs'a Özel üniversiteye gidenlerin olduğu dönemde,  birçok Türk genci fiyatlarında uygun olmasından dolayı gelip burada okumuş hatta denklikte verildiğinden  Türkiyede rahatlıkla işe girebilmişlerdir.

Bulgaristan tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yeter, ihracat yapabilir konumda. Bunun dışında gelip geçen tur grupları da ciddi anlamda gelir kapısı oluşturmakta. Bu yol Avrupa'ya açılan yol olması sebebiyle gurbetçilerimizin en çok kullandığı yoldur aynı zamanda ticaret yolu üzerinde olunca tırlar da bu yolu kullanmaktadırlar.

Alexander Nevsky Katedrali: İçeriye girerken fotoğraf çekmenize izin verirler fakat çıkışta siyah yelekli bir kişi gelip sizden fotoğraf parası talep edebilir foto için 5, video için 10 euro.

Bulgarlar ortodoks olmakla beraber, Osmanlı hakimiyetine girdiklerinde İstanbul'daki Ekümenik Fener Rum Patrikhane'sine bağlanıyorlar. Fakat bu durumdan hoşnut olmadıklarını dile getiriyorlar. Çünkü kilisede rumca konuşulmaktadır. Osmanlı da denge politikası çerçevesinde, sizin başpiskoposluk merkeziniz Sofya olacak diyor, daha bu bina yok iken arkada ağaçların arasında gözüken büyük yapıyı inşa ediyorlar ve  siz kendi din adamlarınızı yetiştirebilir ve ülke genelinde kiliselere tayin edebilirsiniz diyorlar. İstanbul'da da Demir Kilise denilen bembeyaz bir kilise var. Portatif, sökülebilir takılabilir, hatta geçen yıl 16 milyon lira restorasyon masrafı ile tüm dini liderlerin katılımıyla  açılışı gerçekleşti. Bulgar ortadoksların  İstanbuldaki göstergesi bu kilise .

Bu yapı Osmanlı -Rus savasında hayatını kaybedn 200 bin rus askerine ithaf edilmiştir.Yan kubbeler ve ana kubbesi yani en buyuk kubbe, gerçekten altın ile kaplı, çan kulesinin bulunduğu yerdeki çanın ağırlıda 25 ton civarında. Saatbaşı çanlar çalar. Cumartesi Günü saat 10.00 da en büyük ayin gerçekleşir saat 11.00 - 12.00 gibi de eğer varsa nikah törenleri düzenlenir. Saat 14.00- 14.30 gibi de vaftiz törenleri yapılır.

Yani burada hayat saat 10.30 itibariyle başlar.

En büyük devlet üniversitesi Sofya Üniversitesi onun hemen devamında arka tarafa doğru devam eden siyah çatılı bina ulusal kütüphaneleri.

Sağ tarafta parlemanto binası bulunuyor. 250 tane milletvekilleri var ama bizde olduğu gibi etraflarında güvenlik çemberi, kapısında polis yok burada sadece meclis toplantıları yapılıyor haftada 2 yada 3 gün . Çalışma ofisleri; bu istıkamette tepesinde  Bulgaristan bayrağı dalgalanan büyük bina ki  başbakanlık binası oluyor, hemen onun karşısında çalışma ofisleri binası var. Bu binaların altları da cafe, restorant. Yani mesai saati dışında yemekte, kahvede direkt halkla bereber yakın temas halindeler. Halkın nabzını sokakta tutuyorlar.

Şehirle aynı ismi taşıyan Ayasofya kilisesi: Sofya bilgelik demek. Ayasofya kutsal bilgelik demek. Ayasofya kiliselerinin en güzeli de İstanbul'dakidir. Bu bir Roma yapısıdır. Taşlarından, tuğlalarından anlıyoruz. Hemen aşağı baktığınızda arka fonda yanan bir ateş var, sönmeyen ateş deniyor buna, Balkan Ülkelerinin çoğunda görüyoruz bunu. Bu antik kentlerden kalma bir gelenek, her kentin giriş kapısı bulunur o kentin giriş kapısı altında da buna benzer bir ateş 7 gün 24 saat boyunca yanar, kentin özgür ve bağımsız olduğunu sembolize eden bir olaydır.

Karşıda görülen dükkanlarda içerde görülen fresklerin, ikona halinin satışları yapılmaktadır. Hz isa, Hz Meryem ikonaları. Bulgarların ikinci dünya savaşında Alamanlarla işbirliği yaptığını söylemiştik. İkinci Dünya savaşından kalma Alman askerlerine ait mataralar, kişisel eşyalar, madalyonların satıldığı dükkanlar vardır burada.

Bulgar krallığının kurucusu Çar Simeon Heykeli; genellikle heykellerde doğum ve ölüm tarihi yazar ama burada durum farklı, görev yaptığı tarihler yazılmıştır.  997-1014. Bu kadar kısa bir sürede ülke sınırlarını genişletmiş olup, o dönemde başkent sayılan Makedonya'nın  Ohrid şehrine  adını veren kişi olarak tarihe geçmiştir. Yapmış olduğu savaş neticesinde askerlerinden 5 bin tanesi esir düşünce, düşman bu 5 bin askeri Ohrid Kalesi'ne yüzer yüzer gönderiyor ve ilk yüzü gönderirken sağ gözü , ikinci yüzü gönderirken sol gözü ...oyarak gönderiyor. Slav dillerinde rid tepe demek, Ohrid te tepede yer alıyor, oh ta bizdeki ohhh mantığı ile bu askerleri gördükçe Ohrit diyor. Çar Simeon'un gözlerinin içine baktığınızda çok sinirli ve  gerçekçi olduğu hissine kapılabilirsiniz.

İkinci kilisemiz Ruski  kilisesi; kendi personeli ki hemen arkada Rus Konsolosluğu bulunmakta imiş, daha çabuk ve kolay ibadetlerini yapsın diye yapılmış .

Ana caddenin devamında o dönemde orduevi olarak kullanılan bina , Mustafa Kemal'in basına yansıyan ilk fotoğrafının çekildiği yerdir, bir yeniçeri kıyafetiyle. Bulgarların ulusal gününde kendisini davet ederler ve bu davete katılan tüm diplomatlar baloya gider gibi kendi ülkelerini temsil eden kıyafetler giyerler, kendiside İstanbul'dan bir yeniçeri kıyafeti talep eder, vermek istediği mesaj şudur; bir dönem bu topraklar Osmanlı hakimiyeti altında idi, bu kıyafetler altında yönetiliyordunuz. Ve o akşam kıyafeti en çok beğenilen kişi olmuştur.

Atatürk 'le ilgili ikinci olay;  Bulgaria Oteli olarak bilinen yer  ve hemen altında da Bulgaria Pastanesi var. Önde gelen diplomatların gidip kahvaltı yaptıkları yer. Mustafa Kemal, bir sabah kahvaltısı için gittiğinde köylü bir vatandaş geliyor malzemelerini çıkarıyor ve bir dilim kek ve süt istiyor, Şef garson  kıyafetinin uygun olmadığını gitmesi gerektiğini söyleyince köylü; sen bana ineğimden ürettiğim bu sütü mü vermiyorsun, benim ürettiğim undan yapılan bu keki mi vermiyorsun deyip gitmiyor kahvaltısını yapıyor ödemesini yapıp ayrılıyor pastaneden. M. Kemal de defterini açıp bir not düşüyor. Benim köylümde bu bilince ulaştığında  biz millet olabiliriz diyor ve ilave ediyor. Köylü milletin efendisidir.

Resmi Geçit Törenlerinin yapıldığı yerin hemen karşısında ulusal sanat galerisi bulunuyor. Bulgarlar  kültürden sanattan edebiyattan tarhten ne olursa olsun tüm ekonomik kriz zamanlarında, savaş zamanlarında bile ayrılmamışlar. Küçük çocukları ellerinden tutarak öğretmenleri tüm etkinliklere getirmişler, getiriyorlar. Anlıyor yada anlayamıyor önemli olan oradaki havayı soluyor olmaları. Meydanda görülen gri çatılı bina askeri bandosunun bulunduğu bina. Bizim ülkemizde de eskiden pazartesi ve cuma günleri bayrak törenleri yapılrdı burada da askeri bando, bayraklarını milli marşları eşliğinde göndere çekiyorlar.

Meydanda boş bir alan etrafında küçük küçük taşlar olan yerde Georgi Dimitrov'un anıt mezarı varmış ama Bulgarlar komünizm gitti, lider de gitti diyerek mezarı almışlar ve temsili bir boşluk olarak kalmış heykelin bulunduğu alan. Meydanın en büyük parkı ve arkasında en büyük tiyarto binası. Kendisini operaya davet ediyorlar bir akşam. Opera dönüşü geri geldiğinde yaverlerinden Şakir'e ''kalk Şakir kalk, biz bu Balkanları niye kaybettik ben anladım'' diyor. ''biz burada yaşayan halkı basit, köylü, ucuz insanlar olarak gördük oysa bunlar sanata, edebiyata, müziğe önem veriyorlar işte biz burayı atladık'' diyor. Atatürk en çok sevdiği Tosca Operası'nıda ilk kez burada izliyor

Gerçekten bunun da etkisi var. 90 lı yılların sonlarına doğru burayı ziyaret eden Mustafa Balbay, Balkan Günlükleri diye bir kitap yazıyor. İstanbul'dan çıkıp bir günde ancak bu şehre ulaşabiliyor ve yolculuk esnasında yanında Sofya'da yaşayan bir Türk'e denk geliyor ve sohbet ediyorlar, sabaha karsi 5.30 - 6.00 gibi buraya ulaşıyorlar. Kahvaltı için Türk ona bir kaç yer gösteriyor. Yürürken parkta sokak lambası altında okuyan birini görüyor Balbay, Evsiz barksız ama edebiyat aşığı olarak düşünüyor. Yanındaki Türk bunların poposu bile bizden daha çok okumuştur diyor. Gerçekten de  ekonomik krizin çıktığı dönemde tuvalet kağıdı almakta güçlük çeken Bulgarların daha önce okuyup istifledikleri gazete kağıtlarını bu amaç için kullandıklarını öğreniyor.

Komünist dönemdeki parti binası gözümüze çarpıyor, üçgen bir yapısı var, en büyük, devasa bina, günümüzde başbakanlık binası olarak kullanulıyor, 4 katlı olup koridorlarının uzunluğu 2.5 km olduğu söyleniyor.

Gül kokulu metro istasyonuna geldik. Bulgaristan'ın Kazanlık denilen bir bölgesi var. Bizim Isparta da olduğu gibi gül üretimi yapılıyor. Kremler, yağlar, kolonyalar satılıyor bu metroda, aynı zamanda Serdica Antik Kentininde girişi burası.

Metrodaki dükkanların vitrinlerinde  mitolojik hayvan oyuncakları gördük. Bulgarlar'da bir gelenek  varmış, yemek pişiriliyor, o yemeğin kokusunu bastırmak için de kabak tatlısı yapılıyormuş cadı bayramına benzer bir ritüelle çocuklar şeker toplamaya çıkıyorlar, yüzlerini kötü kötü boyuyorlar korkunç hale geliyorlar, şeker yada tatlı istiyorlarmış, ''Bocuk gelecek sizi yiyecek, tatlı verirseniz sizi es gececek.''diyorlarmış. Bocuk gecesi adı altında, Keşan'ın Yenimuhacır Köyü'nde de senede bir defa kışın böyle bir ritüel yapılıyor.

Serdico Antik Kenti'nin altı tamamen boş, kanalizasyon sistemi var, etrafında da dükkanlar var. Ayrıca  hamamları ve umumi tuvaletleri (latrina) görebilirsiniz. Soylu bir ailenin oturmuş olduğu sekenelerin olduğu havuzlu bir alanı gördük. Gaziantep, Antakya da dünyanın en güzel  mozaik örnekleri vardır. Avlusu mozaik taşlarla döşenmiş, soylulara ait bir çok yerleşim alanı sergilenmektdir. O dönemde soyluların herbir işi için bir kölesi bulunmaktaydı.  Yemeğini yapan, banyosonu yaptıran hatta kışın latrinalar soğuk olduğu için vatandaş hacetini gidermeden önce gidip taşı ısıtan köleleri vardı. Zengin adam hiçbir iş yapmayıp yan gelip yatınca sadece  düşünüyor ve böylece antik çağda da felsefe akımı doğuyor.

Serdica Antik Kenti eski bir yerleşim yeri. 60 lı yıllara kadar bihaberler, metro çalışmaları ile ortaya çıkıyor kent. Hafta sonları burada çocuklar için etkinlik alanları kuruluyor.

Ayasofya Heykeli yada Milenyum Heykeli'nin olduğu yerde  Dimitrov'un heykeli varmış,  kendisi gidince heykelinide buradan söküyorlar ve Milenyum Heykeli'ni dikiyorlar. Sağ elinde bir çelenk var. Çıkış kökeni de Anadolu, bizim Antakya'dan çıkıyor. Dafne ve Apollon öyküsünden. Tanrı Apollon,  çok güzel olan Dafne'nin peşinden koşuyor ona sahip olmak istiyor ama Dafne tanrılara yalvarıyor vücudunu bir ağaca, kollarını da dallara çeviriyor, yani defne ağacı oluyor. Apollon'da diyor ki bundan sonra her yiğit, her asil, her dövüşçü senin adına yarışacak. Dallarından koparmış olduğu yapraklardan çelenk yapıyor. Olimpiyatlarda kullanılan çelenk bu çelenk . Soldaki elinde de bir baykuş var. Anadolu'da bu kuşa Puhu kuşu da denir. En akıllı kuştur. Akıl ve bilgeliğin sembolü olarak oraya koyuyorlar. Bazı Avrupa ülkelerinde 2 euro ların  üzerinde baykuş resmi vardır.

Buradaki muhafazakar ortadokslar bu heykelin kente hiç uygun olmadığını söylerler, vücut hatları oldukça belirgin olduğundan. Karşıdaki dağ Vitoşa dağıdır . Bu dağın bitiminde de trafiğe kapalı bir cadde vardır. Gece hayatının canlı olduğu cadde. Vitoşa caddesi diye geçiyor.

Antik kenti geçtikten sonra kiliselere ulaşıyoruz. St Petka  Kilisesi bu kilise niye aşağıda diye düşünecek olursanız. O dönemde  bölgeden sorumlu olan Osmanlı Paşası atının üzerine binip gezerken kiliseler onun boyunu aşıp geçmemesi gerektiğinden zemin altında kalmıştır kilise. St Petka Kilisesi Yeraltı Kilisesi olarakta anılır. Tam karşıdaki binanın altında happy yazısı görünür, arka fon siyah, ön kırmızı renktedir, buranın en ünlü kafe restoranıdır. Sebebi ise mini etekli kızların servis yapması ve de biskolata reklamında  oynayan erkeklerin  servis yapıyor olmasıdır. Saat 11 de açılıyor önceden rezervasyon yapmanız gerekiyor. 18 üstü ve 65 yaş altı şartı var girebilmek için.

Banyabaşı Camii; tek aktif Osmanlı eseridir.  Hacı Osman Molla tarafından vakıf ediliyor. Çoğu Mimar Sinan eseri dese de onun buraya geldiği konusunda kati bilgi yoktur, 16 yy da yapılmıştır. Burada Türk nüfusun yanında kaçak yollarla gelip, burada yaşamayı tercih eden  mülteciler de var onların uğrak noktasıdır. Türkiye'nin de bu camiye desteği vardır.

Bulgaristan'ın eti, bisküvisi herkesçe bilinir. Bir de çok meşhur mavi kremi var, zdrave krem. iyi krem Zhenski pazar da bu kremi bulabilirsiniz 1.5 euro.

Sofya'dan çıktıktan sonra sınırkapısı Kalotina'ya  kadar 10- 12 km tek tek döşenmiş arnavut kaldırımlı yoldan yolculuk kalitesini sıfıra indiren yollardan geçiyoruz.

 

Bu yazıyı yazarken Rehberimiz Sabri Kılıç'ın bilgilerinden faydalandım.

 

 

Genel Kültür, Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kars Gezisi

Kars Kalesi

Kalenin içinde 12 yy dan kalma Celal Baba Türbesi, askeri koğuşlar, mescit ve kümbet vardır. Mezarın kalenin valisine ait olduğu söylenir. Sultan II. Abdülhamit’in yaptırdığı kule, ramazanda topun atıldığı kuledir. Çan Kulesi aynı zamanda saat kulesidir. Karşısnda bulunan Aziziye Tabyası ile bu kale Rusların saldırılarına karşı savunmada çok etkili olmuşlardır. Kaleden baktığınızda Cumhurbaşkanı tarafından ucube olarak nitelendirilen ve yıkılan İnsanlık Anıt’nı artık göremezsiniz fakat Kars Deresi üzerindeki taş köprüyü, giriş ve çıkışındaki hamamları, Kümbet Camiini, şehrin diğer tarihi binalarını görebilirsiniz. Kars Kalesi’nin, ilk Urartular tarafından MÖ.8. yüzyılda yaptırıldığı bilinmektedir.

Ani Harabeleri

5 km bulan surları, sur duvarlarından aşağıya açılan kapıları, katedrali, kilisesi, camileri ile aşağıda Arpaçay Nehri ile Ermenistan- Türkiye sınırını teşkil ediyor. 2016 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş, Ani Harabeleri 23 medeniyete ev sahipliği yapmıştır, Kafkaslardan Anadolu’ya ilk giriş kapısıdır. Depremler ve Timur’un tahribatı, bir çok kez el değiştirmesi sonucu zarar gören harabeler 1920 de Ermenistan Cumhuriyeti ‘nden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçmiştir. Bugüne kadar 40 kilise şapel ve anıt mezar tespit edilen harbelere, 1001 kilise denilse de arkeologlar abartıldığı kanısındalar. Harabe alanında;

Büyük Katedral ( Fethiye Camii):Kırmızı taştan Ani Katedrali’nin depremler sonucu tavanı yıkılmıştır. Kırmızı tüf taştan inşa edilen katedralin üç giriş kapısı vardır.

Surp Amenap’rikitch Kilisesi(Aziz Patrick Kilisesi):İskele ile ayakta duran kilise kızıl kahverengi volkanik bazalt taşından yapılmış olup, yıldırım düşmesi sebebiyle kuzey cephesi tamamen yıkılmıştır. Zamanında 19 kemeri ve kubbesi olduğu söylenir. İsa’nın gerildiği çarmıhın küçük bir parçasının da burada olduğu rivayet edilir.

Tigran Honents Kilisesi (Surp Krikor Kilisesi ): Aziz Grigor Kilisesi de denir. 12 kenarlı şapeli ve kubbesi hala ayaktadır. Tigran zengin bir Ermeni tüccardır. Kilise arazisini satın alıp, üzerine kiliseyi inşa ettirir ve bunu Aziz Grigor’a ithaf eder. O yüzden , bu isimle de anılır. Kilisenin içinde Gürcü ressamlar tarafından yapıldığı sanılan freksler mevcuttur. Bu frekslerde 16 sahne resmedilmiştir. Aziz Grigor’un kral tarafından yargılanması, işkence görmesi, kralların vaftız törenleri gibi…

Ebul Manucehr Camii: Uçurumun kenarında olup, Anadolu’daki ilk Türk cami olduğu söylenir. Ani şehrinin Selçuklular tarafından fethedilmesinden sonra 1072 yılında Ebul Manucehr Bey tarafından yaptırılmıştır.

Köprü: Arpaçayı üzerinde köprünün harabeleri görülür. İpek yolu nun Anadolu’ya ilk giriş noktasıdır. 6400 metre uzunluğunda ki köprünün zemin katı kervanlar, üst katı yayalar için tasarlanmıştır.

Rahibeler Manastırı,Abughamrents Kilises, Selçuklu Kervansarayı, Selçuklu Sarayı, Büyük ve küçük hamam, iç kale, mağaralar, Horomos Kilisesi, Ateşgede Tapınağı, Genç Kızlar yada diğer adıyla Bakireler Kilisesi belli başlı harabeleridir.

Evliya Camii ve Ebul Hasan-i Harakan-i Türbesi:

Anadoluya gelen ilk evliya ve Alperenlerden olan Hasan-i Harakan-i Türkmenistan’ın Horasan Bölgesinden gelmiştir. Bizans Ordusu ile yapılan bir savaşta şehid olmuş, Alparslan’ın 1064 te Kars şehrine girmesi ile türbesi yapılmış, 1579 yılında da padişah III. Murat emriyle bu türbe Kars’a gelen Lala Mustafa Paşa tarafından yenilenerek, yanına Evliya Çelebi Cami yaptırılmıştır. Ebul Hasan, müritleri ile Anadolu’nun Türkleşmesinde hizmette bulunmuş bir evliyadır, kendisinden sonra gelen Ahmed Yesevi ve Mevlana da bu tasavvuf aliminin görüşlerinden etkilenmişlerdir.

Kanlı Tabya:

18. yüzyılın başında doğu sınırlarını korumak amaçlı Osmanlı İmparatorluğu tarafında inşa edilmiştir. Ülkemizdeki en çok tabyanın bulunduğu Kars’taki 46 tabyadan biridir. 1828 de Rusların bir gece baskını sonucunda tabyadaki tüm askerlerimiz şehit olmuş, duvarlar kana bulanmıştır. Bu yüzden halk arasında adına Kanlı Tabya denilmektedir. Tabya: Muhtelif sayıda kuvvetleri barındıran, etrafı toprak mevzilerle çevrili , içerisinde cephanelikleri, koğuşları, eğitim alanları, avcı siperleri olan taş, beton, veya demirli betondan inşa edilmiş kapalı mevzilere verilen addır. Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi olarak vatandaşların ziyaretine açılan müzede, şehitlerimizin çarıkları ışıklandırılarak, aynalarla sonsuzluğa uğurlanmış algısı verilen sergi odası müzenin en çok heyecan veren bölümlerindendir.

Kümbet Camii (12 Havariler Kilisesi):

12 Havari denmesinin sebebi, kubbenin dış duvarlarında 12 havariyi simgeleyen figürlerin olmasıdır. Havari’nin kelime anlamı da dost, yardım eden, bir dava uğruna canla başla savaşan demektir. Kilise 1064 te camiiye, Rusların işgaliyle tekrar kiliseye, 1914 te bizim elimize geçtiğinde bir süre camiye çevrilememiş maddi kaynak sıkıntısı yüzünden. Bir süre depo olarak kullanmış,. Kars arkeoloji müzesinin binası olunca 1964 te de müzeye çevrilmiştir. 1993 ten beri camii olarak kullanılıyor. Caminin inşasında volkaniık bir taş olan bazalt kullanılmıştır. Caminin içi dört yonca yaprağını andıran, dört nişle genişleyen bir yapıya sahiptir kiliseye giriş üç kapıdan olup, ana kapıdan halk giriyor, diğerinden krallar,üçüncü kapıdanda papazlar giriyor,

Kazım Karabekir Beyaz Vagonu:

1921 yılında imzalanan Kars Antlaşmasının ardından Rus heyetince Paşa’ya bu beyaz vagon hediye edilir. Vagonda dinlenme, yemek, kalorifer odası, banyo yer alır. Ahşap malzeme ile döşenmiş vagonda Paşa’ya ait fotoğraflar ve eşyalar sergilenmektedir. Kazım Karabekir bu vagonu Kars – Erzurum arası seyahatlerinde kullanıyordu.

Sarıkamış Şehitliği:

1914 yılında burada 78 bin şehit verdik. Sarıkamış yakınlarındaki Allahüekber dağlarında Kars’ı Ruslardan geri almak için, Başkumandan vekili Enver Paşa’nın talimatıyla girişilen mücadele sonunda 60 bin askerimiz donarak şehit oldular. Soğuk ve açlıkla savaşan mehmetçiğimizi bir kez daha saygıyla anıyoruz.

Çıldır Gölü

Kars, Ardahan sınrları içinde, kışın tamamen donan, 123 kilometrekare büyüklüğünde tatlı su gölümüzdür. Donan gölün üzerinde kızaklarla karın keyfini çıkarırken , etrafındaki restoranlarda gölden çıkan balığınızı yiyebilirsiniz.

Sarıkamış Kayak Merkezi

Kayak merkezi oldukça sakindir, çamların arasında telesiyeje binenlerin, kaliteli, kristal karlar üzerinde snowboardcuların, offpistçilerin keyfi yerindedir. Bu bölgede buzlanma görülmediği gibi kar çok uzun zaman yerde kalır.

Rus Mimarisi

Kentte çarpık bir yapılaşma gözükmektedir. Ruslardan kalan tarihi binalar ve yeni yapılanlar… Kars Ruslar için önem arzetmekteydi ve bu kente hatırı sayılır yatırımlar yapmışlardır. Opera binası, okul, askeri binalar v.s bu gün bile hala sağlam ve kullanılmaktadırlar. Baltık mimari tarzı ile yapılan binalar genellikle bir yada iki katlı olup, taş olarak bazalt yada andezit kullanılmıştır. Bu yapılar gelen ziyaretçilerin beğenisini kazanmıştır. Ruslar buraya Rus azınlığı olan Malakanları getirmişler amaçları Rus yerleşim yeri açmakmış. Karslılar da Malakanlar’dan, onların kültürü olan mandıracılığı öğrenmişler. Kars peynirinin, kaşarının bu kadar ünlü olması bundandır.

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın