Bosna – Hersek Gezisi

Screenshot_20190914-154500_Gallery
Screenshot_20190914-153449_Samsung Internet
20190818_134341
20190818_140044
20190818_132009
20190818_140206
20190818_154942
20190818_161201
IMG-20190827-WA0040
20190818_163518
20190818_164649
20190818_164736
20190818_165745
20190818_165755
20190818_165811
20190818_165902
20190818_170240
20190818_170935
20190818_170943
20190818_170949
20190818_171004
20190818_171007
20190818_171043
20190818_171052
20190818_171524
20190818_171537
20190818_171540
20190818_171528
20190818_171543
20190818_171906
20190818_171909
20190818_171913
20190818_174229
20190818_171919
20190818_171928
20190818_172218
20190818_172829
20190818_172848
20190818_172858
20190818_173539
20190818_173601
20190818_173605
20190818_174158
20190818_174242
20190818_174255
20190818_175031
20190818_175050
20190818_175401
20190818_181802
20190818_181924
20190818_183040
20190818_194258
20190819_084030
20190819_090704
20190819_090818
20190819_091020
20190819_091028
20190819_091951
20190819_091808
20190819_091828
20190819_092147
20190819_101115
20190819_101313
20190819_101149
20190819_101258
20190819_101313
20190819_101457
20190819_103505
20190819_112331
20190819_112507
20190819_120211
20190819_114420
20190819_120417
20190819_120545
20190819_120553
20190819_120804
20190819_120907
20190819_122425
20190819_123024
20190819_123912
20190819_123927
20190819_124023
20190819_124225
20190819_125759
20190819_125656
20190819_125734
20190819_125759
20190819_130050
20190819_125714
20190819_130118
20190819_131316
20190819_130546
20190819_131345
20190819_131349
20190819_140726
Screenshot_20190914-095747_Samsung Internet
Screenshot_20190914-133348_Samsung Internet
Screenshot_20190914-133331_Samsung Internet
20190819_144043
20190819_160703
20190819_151240
20190819_150829
20190819_150936
20190819_150924
20190819_151024
20190819_151416
20190819_151155
20190819_150528
20190819_190005
20190819_185708
20190819_185721
20190819_185700
20190819_185558

 

Eski Yugoslavya'dan ayrılan Bosna-Hersek'i ziyaret ediyoruz. İlk ayrılan ülke Slovenya, sırasıyla Hırvatistan, Makedonya, Bosna-Hersek, Sırbistan, Karadağ ve Kosova. Bosna ülkenin kuzey, Hersek güney bölgesi. Eğer Sırplar denge politikasına devam etmezlerse yakın bir tarihte ayrılacak bir diğer grupta Macaristan'a bağlanacak olan Vojvodina bölgesi. (Şu an Sırbistan özerk bölgesi)

Bu kadar farklı milleti birarada tutmayı başaran lider Josip Broz Tito, lakabı Grujoy Tito; arkadaşım, yoldaşım Tito (Ti şu demek, To yap demek, herkese şunu yap, bunu yap dediğinden bu lakab verilmiş kendisine), bu ülkenin başına komünizm ile  gelmiş ama farklı bir anlayış getirmiş, çalışan her bir işçiyi maaşları karşılığında zorunlu olarak ev sahibi yapmaya yöneltmiş bir lider.  Aynı zamanda öz yönetim denilen sistemle  her işçi masa başına oturup, çalıştığı iş yeri hakkında duygu ve düşüncelerini aktarabilme iradesine sahip olmuş, yıl sonunda şirket karından belli bir oranda kendine düşen payı alabilmiştir. Eğitimde, sağlıkta vatandaşına ücretsiz hizmet vermiş, tatil masraflarının büyük bir bölümünü devlet karşılamış, umut vaad eden gençleri, yurt dışı eğitimleri de dahil  tüm giderlerini karşılayarak yetiştirmiş, ülkeye kazandırmıştır. O dönemde zengin -fakir diye bir ayırım olmadığından herkes orta direk ve gayet mutlu yaşar,  ibadetlerini dilediği gibi yapar bu konuda baskı ile karşılaşmazlarmış.

Yolumuza devam ederken kafa karıştıran levhalar görüyoruz. Örn ''Sırbistan'a Hoşgeldiniz '' yazısı oysa biz Bosna-Hersek'e gidiyoruz. Bu ülke kantonlar halinde yönetilen bir ülke. Geçtiğimiz güzergahtaki dini yapılar ile bayraklar bize burada yaşayan etnik grubun kim olduğunu gösteriyor. Biz şu an ülkenin Sırp nüfusunun yoğun olarak yaşadığı bölgeden geçiyoruz. Ama başkentte müslüman nüfusun çoğunlukta olduğunu göreceğiz. Ülkenin güney kısmında da Boşnak ve Hırvat nüfus karşımıza çıkacak. Kantonlar halinde yönetiliyor demiştik ya bayraklarından tutun polis kıyafetlerine, basılan paraya kadar farklılık gösteriyorlar, Sırp bolgesindeki polis arabalarında kiril alfabesiyle polis yazarken, Bosna da Latin alfabesi ile Polis yazısını görüyoruz. Balkan ülkelerinin çoğunda  Kiril alfabesi kullanılıyor, bu alfabe Makedonya'daki Kiril ve Metodius kardeşlerin çalışması ile ortaya çıkmıştır. Günümüzde 300 milyondan fazla insan kullanıyor bu alfabeyi, bazı farklılıklar var tabii mesela Slav dilini konuşmakla birlikte latin alfabesini tercih eden Boşnaklar gibi. Slav dilinin kökeninde de Sırpça ve Hırvatça yatmaktadır.

Tito bu kadar güzel bir sistemi geliştirirken ülkenin herbir köşesine eşit davranıyor, birini diğerinden ayırmıyor, o dönem Volkswagen Golf marka arabanın üretim bandını Yugoslavya'ya kurdurmuş, motor aksamı Belgrad'ta, kaporta kısmı Bosna - Hersek'te, iç aksamı Makedonya'da, beyin kısmı Slovenya'da, debriyaj v.s Hırvatistan'da yapılıyormuş yani bir aracı üretirken bile bölgeleri birbirine bağlamış. Yugoslovya daha o yıllarda kendi aracını üretmiş ve adına da Yugo demişler. Yugoslavya; (yugo güney demek) güney de yaşayan Slavlar demek, kuzeyinide Rus, Ukranya'da yaşayan Slavlar olarak düşünebiliriz. Tito döneminde, Uzay teknolojisini bile geliştiriyorlar hatta  bir söylem var Amerika'ya 60'lı yıllarda aya ayak basmasındaki teknolojiyi satan Yugoslavyaymış. Bu kadar güçlenince Amerika karşısında bir güç görmek istemediğinden Tito öldükten sonra bu ülkeyi etnik milliyetçilik üzerinden bölmeye çalıştı. Oysa o dönem insanlar komşularının ırkını dinini merak etmez gayet mutlu saygılı yaşarlarmış.

Yol  selamlayan şoförlerden hangi etnik kökenden olduklarını anlayabiliyoruz.  Sırplar üç parmaklarını kullanırlar. İşaret, baş, orta. Müslümanlar bu parmakları kullanmazlar, hiristiyanların hac çıkarmak için kullandıklarını ve yine müslümanları  öldürürken tetiğe basarken bu üç parmağı kullandıklarını söylerler. Buna Sırp tripotuda derler. Kosova'da Sırp Tripotu Anıtını'da göreceğiz. Müslüman şoförler ise tek parmakları ile selamlarlar, Allah bir demek. Yine müslümanlar kahve içerken kulplu fincanı tercih etmezler, kulbu tutmak için yine bu üç parmak kullanıldığından, Boşnak kahvesi içerken kulpsuz, kılıflı bir fincanda içilir ve eliniz o fincanı tutarken ister istemez bir hilal işareti şeklini alır.

Slovenya Avrupaya en yakın ve katolik bir devlet, biz ayrılacağız söylemini dile getirince Avrupalılar hemen kabul ediyorlar çünkü hayat seviyesi günümüzde bile çok yüksek, akabinde Makedonya ayrılmak istiyor ama fakir ülke, kimse umursamıyor. Bosna Hersek'te bir lider çıkıyor Aliya İzzetbegoviç Balkanlar'da islam temelli bir devlet kurmak istiyor. Boşnakların da talebi ile refarandum gerçekleştiriliyor. Referandumdan sonra Sırplar, Türklerle karşılaştıkları o ilk günün kuyruk acıları ile soykırımı başlatıyorlar. Bosna savaşı diyoruz bazen dil alışkanlığı ama bu bir savaş değil, savaş olabilmesi için en az iki ülke olmalı ve iki  ülkeye ait şehitler, şehitlikler olmalı burada sadece Boşnakların, Bosnalıların ve müslümanların mezarlarını görebiliyoruz.

Boşnak deyince bizler onları Türklerden ayrı tutmuyoruz, Türkiye'de yaşayan  birçok Boşnak vatandaşımızı da. Aslında onlar  Türk değiller, slav kökenli bir milletten geliyorlar. Ayrıca her Boşnak ta müslüman değil, bu bölgede yaşayan Hırvat ve Sırpların baskısı altında kalmışlar. Sırplar ortodoks, Hırvatlar katolik olmaları konusunda tarihleri boyunca baskı yapmışlar. İlk temel inançları protestanlığa çok yakın bir inanç olan bogomillik. Osmanlının Balkanlara ilerlemesi ile birlikte kendilerini islamiyete daha yakın hissediyorlar ve kabul ediyorlar, Türkleşiyorlar hatta diğer gruplar kendilerine Turcin diyorlar

Bosna Savaşı nasıl çıktı dersek; Tito öldükten sonra Devlet Başkanı olan Slobodan Miloseviç, Tito'nun hassas dengeler üzerine kurduğu yapıyı kısa sürede alt üst ederek Yugoslavya'yı  ve Balkanları felakete sürükledi. Yugoslavya'nın ağır silahlarını, toplarını ellerinde bulunduran Sırplar, Saraybosna'ya ulaştılar, şehri 3.5 yıl kuşatma altında tuttular. Slobodan Miloseviç'in desteğiyle Sırp güçleri, Boşnaklar ve Hırvatlar üzerinde soykırımı ateşlemişler, masum güçsüz, çoluk çocuk, yaşlı genç demeden katliam yapmışlardır. Sırplara göre olay çok basitti; Boşnaklar ayrılma isteğini dile getirdiler Sırplar da biraz öfkeli davrandılar iç savaşa benzer bir hadise yaşandı. Oysa savaş patlamadan önce herşeyin planını yapmışlardı kurşunun hangi eve gideceği çok önceden belirlenmiş hangi mahallede müslümanlar yaşıyor, hangi devlet dairesinde çalışıyorlar bunlar tesbit edilmiş ve Saraybosna'yı kuşattıktan sonra civar köyler de dahil soykırıma girişmişlerdi. Srebrenitsa dediğimiz bölgede 8.372 kişi hayatını kaybetmiştir . Birleşmiş Milletler denetiminde güvenli bölge ilan edilmiş ve bu bölgede de Boşnaklar silahsızlandırılmıştı, bölgeye Hollandalı askerleri tayin edilmiş, bu askerler katliama başlamadan önce videoların karşısına geçip ''Türklerden intikam almanın zamanıdır'' diyerek, kayıt tutmuşlardır. Aslında karşılarında Türk yok, Turcin denilen Boşnaklar vardı. Hollandalı askerler 24 saat katliamda bulunmuşlar, kaçabilen kurtulan insan sayısı çok az olmuştu. Bu insanların hayata tutunmasını sağlayan tek şey vardı. Umut Tüneli dedikleri  yer. O dönemde havalimanı Birleşmiş Milletler kontrolünde olup şehre bir şey girmesine kesinlikle izin verilmiyordu, havaalanının altından Sırp mevzileri arasından geçen 800 metre uzunlığunda, bir metre genişliğinde, birbuçuk metre yüksekliğinde özgür dünyaya açılan bir  tünel. 4 ay, 4 gün gece gündüz çalışılarak kazılmış.(1993) Şehre gelen her türlü desteği oradan tedarik etmişler bu sayede 300 bin insanın hayatta kalması sağlanmış. Bu dönemde hiç kimse yardım etmedi mi derseniz; güneyde Hırvatlar, Boşnaklarla işbirliği yapmışlar Sırplara karşı ama daha sonra Boşnakları sırtından vurmuşlar. Mostar Köprüsünü yıkanlar Hırvatlar olmuş, Adriyatik üzerinden bin tane silah geliyorsa Saraybosna'ya, bunun  70 -80 tanesi ulaşabilmiş ancak yiyecek ve içecek te keza aynı şekilde. Gündüz bombardımana tutulan evleri, gece Sırp komşuları tarafından ateşe veriliyormuş. Bir genç rehberle  tanıştık 35 yaşlarında, anlattıkları bizi kahretti. Babası ölünce annesi baban bir daha gelemeyecek vefat etti diyor çocuğun vermiş olduğu cevap ''anne şimdi babamı yiyebilirmiyiz? ''oluyor, başka bir çocukta ''anne çocukların mermileri küçük olur di mi? ''oluyor. İnsanlar evlerinden çıkarken aile fertleriyle vedalaşarak çıkıyorlarmış çünkü sağ dönüp dönmeyecekleri belli değilmiş.

İnsanları öldürdükten sonra nerelere gömecekleri bile önceden tasarlanmış büyük iş makineleri ile kimlikleri bulunmasın diye cesetleri parçalara ayırıp gömmüşler. Bunlar bu kadar organize olurken dünya sessiz kalıyor, pek umursamıyordu. Amerika ise bazı şeylerin olmasını bekledi, izledi, kayıt altına aldı yeri zamanı gelince sümen altından çıkardı, Sırpların karşısına koydu. Teknolojiyi kullanarak uydu görüntüleri ile bütün bilgileri toplamışlardı. Hatta toplu mezarlar ortaya çıkmasın diye, üzerini çimlendirdiler doğal bitki örtüsü görünümü verdiler. Bu hadiselerin baş müsebbibi olan Slobodan Miloseviç ve  Radovan Karadziç  Sırp kasabı olarak tarihe isimlerini yazdırmışlardır.

Toplu mezarların ortaya çıkış öyküsü de ilginçtir. Yılda bir defa açan bir çiçek var, sadece mezarlıkların bulunduğu noktada çıkıyor ve bunun üzerine konan mavi bir kelebek var. Çicek ve kelebek sayesinde her yıl yeni mezarlar bulunuyor. Saray Bosna etrafı dağlarla çevrili düzlük  bir alanda. (sarayın bulunduğu ova demek)

Kent merkezinde her yerde kurşun izleri var. Belgrad'ta sadece iki binada izleri görebildik üçüncü binayı yıkmışlardı zaten, bu hadiselerin hafızalardan silinmesini istiyorlar, Bosna'da ise tüm kurşun izleri yerinde duruyor ''don't forget,  but forgive'' yani unutma ama affet kinle, nefretle büyüme, unutulan soykırımlar tekrarlanacaktır diyorlar. Sırpların Bosna'da ilk hedef aldıkları nokta kütüphane binası, 2000 e yakın Osmanlı eseri 4-5 gün yanmış, sadece öldürme amaçlı değil tarihimizi de silmeye yönelik bir soykırım uygulamışlar.

Sol tarafımızda Drina nehri akmakta. Bosna-Hersek'le Sırbistan sınırını belirler. Bu nehir üzerinde Drina Köprüsü var. Bu köprüyü yaptıran Sokullu Mehmet Paşa. Devşirme olduktan sonra, nehrin diğer yakasında kalan annesinden ayrılıyor ve insanlar ayrılmasın diye Paşa olduktan sonra nehirler üzerine köprüler yaptırıyor. Drina'nın üzerinde 3-4 tane elektrik santralleri var.

Srebrenitsa yolundayız. Kaçmak girişiminde bulunan insanların tercih ettikleri ölüm yolu. Bu dağ üzerinden Tuzla dediğimiz savaşın dışında kalan bölgeye gitmeye çalışıyorlar. Bir çoğu dağları aşamıyor. Her yıl bu olayı canlandırmak adına Marş Mira Barış Yürüyüşü'nü tekrarlıyorlar. Bulunan ceketler, mataralar yol üzerine konup sergileniyor.

Bosna-Hersek'in Osmanlılar için değerli olmasının bir nedeni de boksit madeni. Boksit alüminyumun temel maddesiymiş yolda geçerken Drina denilen boksit madenini çıkaran firmaya ait iş makinalarını gördük. Drina diye bir spor kulübü var onun sponsorluğunu üstlenmiş. Yol kenarlarında gördüğümüz küçük anıtların savaşla hiçbir ilgisi yok, bunlar trafik kazalarında hayatını kaybedenlerin yakınları tarafından yaptırılan yapılar, dikkat çekmek adına. Daha çok Yunanistan'da görülür.

Başkenti Saraybosna'ya geldik. Ülkenin para birimi Konvertibl Mark, ikiye bölünce Euro karşılığını buluyoruz.

Boşnak böreği yiyoruz. Tiriliçe yiyoruz.

Eski çarşı: 201 dükkan, 36 değişik sanat sokağı var, dükkanlar babadan oğula geçiyor hepsi Osmanlı döneminden, bir kısmı vakıf malı. Baş çarşı Camii 1555 senesinden kalma, Türkiye tarafından restore ediliyor. Önümüzde Sebil Çeşmesi herkesin buluşma, adres belirleme noktası . Arkamızda Rüstem Paşa'nın yaptırmış olduğu Bedesten.  Meşhur çarşısı Sarayiçi, dericiler çarşısı olarak bilinir, ara sokaklarda kazancılar hala aktif.

Osmanlı Döneminden kalan üç handan birindeyiz. Gazi Hüsrev Bey Hanı diğer bir adıyla hostel. 300 kişi bir gecede burada konaklayabiliyormuş. Alt katta ahırlar, 80 kadar at bağlanabiliyormuş ve de aşevi, buraya gelen bir tüccar ücret ödemeden 3 gece kalabiliyor ancak çıkışta satmak için getirdiği ürünün sattığı kadarının vergisini ödemek zorundaymış.

Gazi Hüsrev Bey Külliyesi: Kent 1459 senesinde kurulur, en güzel dönemini Gazi Hüzrev Bey'le yaşar. (1521 senesinden sonra) Kanuni'nin halasının oğludur, genç yaşta taht kavgası olabilir diye Kırım'a gönderilir dayısının yanına. Fatih Sultan Mehmet'in kafasında Avrupa vardır, Adriyatik üzerinden İtalya Roma'ya geçmeyi hedefler. Asıl amacı buydu  Doğu Roma'yı almış, Batı Roma'yı da almak istemiştir. Fakat başaramıyor. Daha sonra  Kanuni'de Adriyatik'ten değilde Tuna Nehrinden girmeyi düşünüyor. 1521 de Belgrad seferini yapıyor, ençok desteği Gazi Hüsrev Bey'den alıyor. Sağ kolu oluyor birlikte Belgrad'ı alıyorlar. Bu savaşta yaralanınca Gazi ünvanını alıyor Hüsrev Bey. Kanuni teşekkür olarak Gazi Hüsrev Bey'i Bosna Sancağı yapar.  Gazi Hüsrev Bey daha çok vergi toplayabilmek adına Avrupa'nın göbeğinde bu çarşıyı yaptırıyor. 12 km uzak mesafeden su getirtiyor, Avrupa'nın ilk umumi tuvaletini yaptırıyor. Ve külliyesini oluşturuyor; camii, kütüphane, medrese, hanlar, hamamlar dükkanlar, kervansaraylar.

1538 yılındaki sayımda burada 29 bin insan yaşıyordu. o anda Avrupa'nın en büyük kenti Viyana'da 30 bin insan yaşıyordu. Gazi Hüsrev Bey ölmeden önce bütün malını eşiyle kurdukları vakfa devretti, hiç çocuğu da olmamıştı 1541 senesinde Karadağ'da bir isyanı bastırmak için gittiğinde şehit oluyor babasının doğduğu şehrin 30 km yakınında, Hüsrev Bey devşirmeydi.

 

27 haziran 1914

Saraybosna'ya Avurturya Merkezinden bir heyet geldi. Avusturya-Macaristan Veliahtı Fransız Josef in oğlu Franz Ferdinand eşi Sofya ile, kütüphaneye, belediye binasına  doğru ilerlediler. ilk suikast burada düzenleniyor fakat kimseye birşey olmuyor, belediye binasındaki  toplantıları devam ederken, korumalar bundan sonraki programları iptal kararı alıyorlar, heyet buradan Europe Otele geçecek ve program bitecekti. Birinci suikastı düzenleyen 7 genç, 6 sı Sırp biri Boşnak, Genç Bosna Teşkilatı üyesidirler. Bu Belgrad merkezli bir operasyondu, suikasttan sonra 7 genç dağılıyorlar ve suikast yapmaktan vazgeçiyorlar. O zaman kahvehane olan bu binaya, 17 yaşındaki Gavrilo Princip gelir kahvesini söyler fakat tam da bu esnada heyeti yukardaki yoldan gelirken görür,  dükkandan çıkar, sağa dönen arabanın içindeki heyete ateş eder. Arabanın içinde bir Avustuya genarali, Avusturya Velahtı, ve hamile olan eşi sofya bulunur. Üçünüde arabanın içinde öldürür. Suikasttan sonra kaçmaya çalışır, nehre atlar fakat yakalanır. O güne dair yaşanan olayların fotoğrafları binanın duvarında sergilenmektedir. Latin Köprüsü'nün hemen yanında da bu günün anısına yazıt vardır. Kahvehane olan binada bugün müzedir.

Latin Köprüsü bir Osmanlı Köprüsüdür. Osmanlı zamanında köprünün diğer tarafında hiristiyanlar yaşamaktaydı, onların adına yaptırılıyor ve adına Latin Köprüsü deniyor

O gün Bosnada yaşayan Sırplara, suikasttan ötürü  büyük eziyetler yapılır. Bu eziyetleri Sırp Krallığı izleyemez anında Avusturya'ya savaş açar, Avusturya'nın yanına Almanya geçer, Sırpların tarafına da Rusya ile Fransa geçer ve Birinci Dünya Savaşı patlamış olur. Bu savaş 4 yıl sürer. 14 milyon insan hayatını kaybeder. Sırp tarihinde kahraman olan genç 1917 de Çek  Cumhuriyetinde yattığı hapishanede 20 yaşında ölür.

Bosnada yapılan ilk otel, Europe Oteli görüyoruz. Avusturya eseridir. Burası Bosna'nın en güzel otelidir. TRT Film Festivali'nde burdaki terası tutuyor, canlı yayın yapmaktadır. Avrupada'ki 5 büyük film festivali içine girmiştir Saraybosna Film Festivali. 25 senelik bir festivaldir.

Saraybosna için batıyı doğuya birleştiren nokta diyoruz, işte tam yerindeyiz tam bu noktada sağa bakınca Osmanlı mimarisini , sola bakınca Avusturya- Macaristan dönemi mimarisini görüyoruz,

Katedraldeyiz, yapılış tarihi 1898. Hz İsa Yüce Yüreği Katedrali. Sol Çan Kulesinde 5 ton ağırlığında çanı var. Sağ Çan Kulesi içinde de 5 tane küçük çanı var. Her saatte bir çan sesi duyulur. Girişte Hz İsa'nın resmi var ve üç parmağını baba-oğul- kutsal ruh anlamında birleştirmiştir. Jan II. Poul Heykeli de var girişte. Tarihte seçilmiş ilk slav papazıdır. 1997 de ilk kez buraya gelir, savaştan çıkan bir ülke için büyük bir ziyarettir dünyaya verilmek istenen mesaj şudur. Saraybosna ziyaret edilebilir, güvenilebilir bir yerdir. Ve bu ziyaret çok etkili olmuştu çünkü 20 yıl önce her tarafı harabelik, alt yapısının % 60 ı yok olmuş, 1425 gün kuşatma altında kalmış, 11 bin 540 sivil insan hayatını kaybetmiş, yaralı bir şehrin yeniden canlanması çok zordu. Katadralin önünde kan lekeleri görüyoruz. Bunlara Saraybosna Gülü diyorlar Her gün ortalama 329 bomba, kuşatma süreleri de dahil edilirse toplam yarım milyon bomba düşüyor bu şehre. Maalesef ne kadar acı ki Mostar Köprüsünün yıkılışı, Saraybosnadaki pazar yerine atılan bomba, Srebrenitsa kentinde yapılan soykırım  bu üç önemli olaya dünya tanıklık etmiş fakat sessiz kalmıştır.

Bu ülke kalkınamıyor çünkü bütçesinin % 40 ı savaş mağdurlarına gidiyor, 50 bine yakın kadın tecavüze uğramış, büyük bir kısmı hamile kalmış, doğurdukları çocuklarını yurt dışına göndermişler, toplam 200 binden fazla insan hayatını kaybetmiş, bunun % 60 ı Boşnaklar. 2 milyon insan evsiz kalmış .

Bosna sokaklarında bir çok yerde anıtlar gördük. Ekmek kuyruğunda, pazar yeride üzerlerine bomba yağmış, hayatlarını kaybetmiş binlerce masum vatandaş adına dikilmiş ve isimleri yazilmiş . Ekmek kuyruğunda patlayan bombadan (1992) iki gün sonra Fransa Cumhurbaşkan'ı Mitterrand geliyor buraya, herkes savaşın son bulacağı umudunu taşıyordu  fakat şehri tamamen kapattılar, Birleşmiş Milletler askerleri havalimanına indi oysa tek çıkış noktası orasıydı onlarda şehirden kimsenin çıkışına izin vermediler. 1993 senesinde Umut Tüneli açıldığında şehir biraz nefes aldı.  Şekerin bir kilosu 55 DM, 30 yumurta 100 DM'tı.

6 Nisan 1946 dan beri 7/24 yanan sönmeyen ateşin yanındayız. Neyin anısına yaptırılmış; 6 nisan 1945  te, 4 sene süren bir Nazi işgali sonrası Partizan çetesi askerleri buraya giriyorlar, Yugoslav Ordusuyuz diyerek ve Alman Nazilerinden kurtarıyorlar, buranın özgürlüğünü ilan ediyorlar, faşizmden nazizmden temizlendiğini ilan ediyorlar, Yugoslav ferderasyonunun bir parçası olmayı başarıyor bu topraklar. Fakat 6 nisan 1992 senesinde  Saraybosna'ya düşen ilk bomba, 47 yıl sonra aynı günde bu kadar tesadüfe de pes dedirtiyor. Su yok , gaz kesik fakat hiç yılmamışlar,  hergün gelip odun yakarak dünyaya biz hala varız, özgür bir devletiz diyen fotoğraflar göndermişler.

Tito caddesini görüyoruz. Yılbaşı kutlamalarının yapıldığı diğer aktivitelerin yapıldığı meşhur balkonun önündeyiz.

İnat Kuça Evi: Kuça ev demek, inatta bildiğimiz kelime, bu şehir Osmanlı'nın hakimiyetinden çıktıktan sonra Avusturya-Macaristan'ın etkisi altına giriyor. Postane, Ulusal Müze, Adliye binasından sonra Belediye Binası yapmak istiyorlar Miljacka Nehri üzerindeki köprünün ayağına. Ev sahibine evi yıkmak istediklerini söylüyorlar, ev sahibi çok inatçı razı gelmiyor sonunda tek bir şartla kabul ediyor. Evi bütün çivileri, bütün kiremitleri ile aynısını karşıya taşıyacaksınız. Söylediklerinin hepsini yapıyorlar aksi takdirde Belediye Binasını oraya yapma şansları yok. O yüzden o evin önünde hala ''inat ettim direndim ve hala buradayım'' yazar. Bu bina şuan restoran olarak hizmet vermektedir.

Tellali Caddesinden geçiyoruz. Eskiden burası çarsi pazar yeriymiş, bir gün içinde ürünlerin fiyatı ne olacak onun duyurusu buradan yapılmaktaymış.

Kovaçi Mezarlığı'nı sağda görüyoruz.

Burası tipik bir Balkan şehri, kentin ortasından Miljacka nehri akmakta, yollar tek yön düzenlenmiş aynı istikamete giden tramvay hattı da var, Ilıca bölgesinden başlayarak Başçarşıya kadar devam eder.Tramvay hattı Avrupa'da Viyana'dan önce burada varmış sebebi; Avusturya-Macaristan İmparatorluğu elektrikle çalıştığı için önce burada denemek istemişler elektrikten çarpılma olucak mı olmıyacak mı yani burayı pilot bölge olarak seçmişler. Günümüzde 3 çeşit tramvay var. Eski tramvay, modern tramvay, ara ara gördüğümüz sarı-beyaz renkte üzerinde Konya-Saraybosna yazan semazenler olan. Çünkü Konya ve Saraybosna kardeş belediyeler, Konya Belediyesi elinden çıkaracağı bütün tramvayları bakımını yaptıktan sonra buraya göndermiş

Markale Açık Pazar(Kanlı Pazar) a havan topu ile atış yapıyorlar 60 kişi hayatını kaybediyor. Savaşta sivillerin olduğu yerler örn hastaneler camiler hedef alınmaz ama burayı direkt hedef alıyorlar çünkü en kalabalık yer burasıydı, halk birbirinden haber almak için buraya geliyorlardı, savaşta kaybolan insanların yazıldığı panoda en son nerede görüldü, adı, üzerinde ki kıyafete kadar bütün bilgiler vardı. Birde iletişim kaynakları olmadığından bir posta merkezi oluşturmuşlar, savaş bölgesinden ayrılmış nerede olduğunu yazan mektuplar, mesajlar gönderenlerin haberlerinin konduğu posta kutusu oluşturmuşlardı. Bu pazar hala aktif pazar yeri olarak devam ediyor, arka planda kırmızı renk bir duvar var ve üzerinde hayatını kaybetmiş insanların isimleri yazmakta.

Başbakanlık Binasının önünden geçiyoruz. 23 Ağustosta buraya Türkiye'den bir heyet geleceğini öğreniyoruz, Sırbistan ve Bosna-Hersek arasındaki otoban çalışmasının temel atma töreni için. Cengiz İnşaatın burada da çok yatırımları var. Parlomento Binasını görüyoruz tam karşıda. Bu ülkede 8 ayda bir cumhurbaşkanı değişiyor sırayla Hırvatlar, Boşnaklar, Sırplar ...böyle bir sistem var.

Ve binaların üzerindeki kurşun izlerini daha yakından görüyoruz. Sağimizda Holiday Otel var, Kış Olimpiyatlarının yapılmış olduğu dönemde inşa edilmiş, savaş döneminde basın ve dış gözlemcilerin kaldığı yer. 55 DM bir koli yumurta satıldığından bahsetmiştik bu otelin dağlara yani ateş edilen tarafa bakan odaları 50 DM kiralanıyordu diğer taraf ise daha güvenli olduğundan 500 DM'a, bu bilgileri veren de buraya münferit zamanlarda gelip bu otelde kalan Coşkun Aral, o dönem de bir Fransız Ajansı adına çalışmaktaymış, Devasa büyüklükteki Amerika  Büyükelçilğini görüyoruz. Bu kadar küçük bir ülkeye , bu kadar büyük bir bina...

Saraybosna Devlet Üniversitesi önünden geçerken başı öne eğik bir heykel görüyoruz, Tito'nun heykeli. Babası kumarbaz bir adam; bankerlere tefecilere borcu olan, ailesinin hayatının sonunu getiren bir kişi. Tito Skoda fabrikasında çalışmak zorunda kalır, kazandıkları ile Avrupa, Amerika hayalleri kurarken, babası parasını alıp kumarda kaybeder yetmiyormuş gibi tefecilerden de azar işitir. 3 kez evleniyor 88 yaşına kadar faal ve sağlıklı yaşıyor. Denge politikasını çok iyi bilen bir kişi hatta Amerika'ya gidip, Küba purosu içen bir kişilik. Yugoslavya dağıldıktan sonra kendisine çok fazla saygı kalmamış. Koskoca Yugoslavya'da şuan  sadece 3 tane heykeli kalmış.

Ziraat Bankasını görüyoruz. Balkanların merkez binası olduğunu öğreniyoruz.

Sol tarafımızda dağlar bitti fakat evlerde hala kurşun izleri var bunlarda muhtemelen silahı eline alan bir kişi tarafından hedef gözetmeksizin ateşlendi. Bu binaların tamiratları dışarıdan yapılmıyor, içeriden oluyor, bu olayı hafızalarda canlı tutmak adına.

Uzun siyahlar giymiş turist oldukları belli Arapları görüyoruz, müslüman bir ülke olduğu için Saraybosna'yı tercih ediyorlar, savaş zamanı da cihat mantığı ile buraya gelip savaşanları olmuş, hayatını kaybedip burada gömülenler yada eşlerini kaybeden bayanlarla evlenenler olmuş. Kendileri adına yapılan devremülkler varmış, Arap turist akımı oldukça yoğun Boşnaklar bunları kabul etmek zorunda kalıyorlar en çok parayı harcayan yatırım yapan topluluk olduklarından. Ilıca bölgesinde yoğun olarak bulunuyorlar.

Saraybosna kent merkezinde iki su kaynağı var biri Miljacka diğeri Bosna. Bosna nehrinin yanından geçiyoruz ve 3.5 km uzunluğunda ki ağaçlıklı bir yol var burada Windows 95-98 işletim sistemlerinin olduğu dönemlerde bilgisayar açılırken ekrana gelen  ağaçlı yol fotoğrafının çekilmiş olduğu yer. Dağlar ve tüneller artık bitiyor, rakım düşüyor, bitki örtüsü değişiyor, Adriyatik kıyısına yaklaşıyoruz, incir zeytin ağaçlarını görüyoruz. Bu esnada bize Neretva Nehri eşlik ediyor Tito'nun ikinci Dünya Savaşı nda Almanları durdurmuş olduğu bir nokta ve yıkılmış köprü. Konjits'teyiz. Bir gerçek hikaye daha dinliyoruz. Emekli olup buraları ziyaret eden kişi yanındaki çocuklarına ''ben buraya gelir birilerini bırakır bir iki ay sonrada tekrar gelir alır havaalanına geri götürürdüm '' diyor merak edip dağın yamacında metruk halde bulunan bir dağ evine gidiyorlar evin içine girdiklerinde gizli bir geçide ulaşıyorlar, ağır tonajlı demir bir kapı buluyorlar sonrasında da içersi keşfediliyor. Toplantı odaları, yemek salonları, bağlantı odaları var. Çok ilginç Tito buranın şifrsini İstanbul koymuş. Belgrad'taki binadan İstanbul arıyor denilince buranın aradığını anlıyorlarmış, şifreyi bilen sadece 6 kişiymiş. Tito'nun sığınağını internetten gezebilirsiniz.

Neretva Nehrinin suyunun azaldığını görüyoruz bazen, üzerinde dört-beş tane hidroelektrik santrali var suyu kontrol altına alıyorlar. Alabalık tesisleri var. Bir tren görüyoruz hemen arkasında da yıkılmış bir köprü. Neretva Savunması diye geçen hadise burada yaşanıyor. Tito siyasi bir lider ama askeri bir kişiliği de var, burada Maraşel ünvanını alıyor, yani meydan savaşı yapıp bunu kazanıyor. Hırvat milliyetçi gruplar Almanlarla işbirliği yapıp, Adriyatik üzerinden ilerleme kaydedince, Nazileri durdurmayı başaran tek devlet olarak biliniyor Yugoslavya. Köprüyü üzerindeki demiryolu hattıyla havaya uçurarak 6 bin askerin karşıya geçmesini engelliyorlar bu da savaşın seyrini değiştiriyor. Görünen dağların üzeri delik deşik olana kadar Nazilerce bombalanıyor hatta bir keresinde bomba hemen önündeki köpeğine isabet ediyor. Buradaki tren orjinal değil. Neretva Savunması diye bir film var orada kullanılmış sonradan buraya bırakılmış.

Dağlar arasından Neretva Nehri kıyısından ,6 saatte tamamlanan bir tren yolculuğu var, Mostardan başlıyor, Medjugorje'ye kadar uzanan. Bizde ki Doğu Ekspresi gibi.

Mostar'dayız. Boşnaklar ve Hırvatlar çoğunlukta. Kilislerin farklı olduğunu görüyoruz çünkü buradaki Hırvatlar katolik. Hırvatlar Boşnaklarla başta işbirliğ yapmış olsalarda sonradan arkalarından vuruyorlar. Karşı tepelere bir haç dikiyorlar ve Boşnakların lideri Aliya  İzzetbegoviç'e ''biz haccı yukarıya diktik, müslümanlardan daha da yukarıya çıktık'' diyorlar. İzzetbegoviç, onun da lakabı Bilge Kral  çok ağırbaşlı bir kişi  ve yanıt veriyor ''hele bir akşam olsun da görelim'' Hava kararıyor gök kubbede yıldızlar, haccın üzerine bir de hilal düşüyor yani ay-yıldız, islam sancağı haccın üzerine çıkmış oluyor.

Mostar Köprüsü Neretvar Nehri üzerinde. Bundan sonra gideceğimiz köy Poçitel Köyü, kelime anlamı başlangıç noktası demek, Adriyatik Denizi üzerinden karaya ulaşan tüm ticari ürünler beyaz altın dedikleri un, tuz ve şeker  buraya geliyor kontrolü yapılıyor kervanlar ondan sonra gidecekleri yere götürüyorlar. Mostar Köprüsünü geçmek zorundalar her geçiş ücretli ve vergi ödemeleri yapılıyor.

Köprüyü Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayrettin yaptırıyor önce bir deneme köprüsü yapmış, planı aynı biraz daha küçük. Mostar Köprüsü  orjinal değil, 93 yılında Hırvat topları ile yıkıldı. Köprünün en belirgin özelliği iki toplumu birleştirmesi. Savaş sonrası en büyük yardımı Hırvatlar yapmış. Türkiye daha çok yeniden inşaasında, Bayburt'lu ustalar getirterek yardım ediyor. Suyun içine düşen taşlar, Macar dalgıçlar tarafından teker teker çıkarılmış.

Binaların üzerinde ''Red Army'' kızıl ordu yazıları gördük bu aslında bir spor kulubünün sosyal grubu yani bizdeki Beşiktaş'ın Çarşı Grubu gibi. Savaşta 7-8 yaşında olan çocukların oluşturduğu bir grup bu. Amaçları; böyle bir savaş bir daha çıkarsa kendimizi nasıl koruruz  diye organize olmuşlar tabii ki silahlı bir grup değiller.

Mezarlık Bölgesinden geçerken eğer beyaz mermerden yapılmışlarsa müslümanlara ait olduğunu, siyah mermerden yapılmışsa da hiristiyan mezarlığı olduğunu anlıyoruz. İstisnaları da var. Normal yolla vefat edenlerin mezar taşları sarıklı fesli iken şehitliklerde sivri dikili bir taş oluyor.

Mostar Köprü!sünün en güzel fotoğraflarını aşağıdan, birde köprüden geçince ileride Sarraflar çarşısına doğru, geriye bakınca çekebilirsiniz. Köprü muazzam görünüyor ya da Koski mehmet Paşa Camii minaresinden girişte 6 Euro ödeyerek çekebilirsiniz. Köprünün üzerinde belirli zamanlarda ekinlikler gerçekleşiyor. Bu ayın 23 ünde de tekrarlanacak olan yüzyıllardan gelen bir gelenek; tam orta noktasına gelen gençler Neretva'nın o azgın sularına kendilerini bırakırlar aşklarını, sevgilerini, cesaretlerini kanıtlayabilmek adına. Köprünün tam ortasından atlayan bir gence de tanık olduk, atlamadan önce para topladılar, 50 Euro'ya ulaşmadan atlamıyorlar.

Saraybosna'da ikinci havalanı olan Mostar Havaalanı'nın kulesi gözümüze ileşiyor sol tarafımızda. Uluslararası olmasına rağmen daha çok sezonda turist akınına uğruyor. Sol tarafımızdaki dağ silsilesinde içine bir geçit bulunmakta, havalimanının pistininin içinden geçip dağın içersine giren büyük bir hangar yapmışlar, savaş uçaklarını koruyabilmek ve gizleyebilmek adına. Diğer bir rivayette; bu dağın hemen arkasında bir su kaynağı, Buna Nehri var. Sağımızda akan Neretva Nehri'ne katılıyor, Buna'nın çıkış kaynağında da bir tekke var, Alperenler Tekkesi (Blagay ( Blagaj)Tekkesi.  Diğer bir rivayette su kaynağının arkasında da Tito'nun hazinesinin saklı olduğu söylenir bu hazineyi aramak için insanlar ellerinde haritalar ile gelirler, buradaki arsalar bu yüzden çok pahalıdır.

Solumuzdaki tepelerde küçük kuleler görüyoruz bunlar gözetleme kuleleri. Osmanlı zamanında kervanları kontrol etmek amacıyla yapılmış. Osmanlı bu sistemi Selçuklulardan birebir kopyalayarak yapmış.

Medjugorje Bölgesi' ni sağ tarafımıza alarak ilerliyoruz, bu ülkenin toplam nüfusu 4.5 milyon ama son 18 yılda bu bölgeyi ziyaret eden 30 milyondan fazla turist olmuş. Sebebi ise; katolikler için bir haç merkezi  ve bazı mucizelerin oluşu.  6 çocuk, Hz Meryem siluetini görüyorlar bir dağın başında  bu olayı anlatınca kimse inanmıyor hatta psikolojik tedavi görüyorlar, çocuklar büyüyor dağa tekrar gidiyorlar ve aynı şeyi gördüklerini söylüyorlar. Bunu araştırıyorlar, derken oraya Hz İsa Heykeli dikiliyor. Ve bu heykelin üzerinde çarmıha gerildiği yani çivilerin çakılı olduğu yerlerden gerçek kan çıkıyor. Türkiyede de böyle bir mucize gerçekleşmiş, Bülbül dağındaki Meryem Ana Evi'nin bulunması; yatalak, yürümekten aciz bir hemşire kız rüya görüyor, Meryem Ana'nın evinin Bülbül Dağında olduğunu söylüyor, Vatikan'a mektuplar yazılıyor, Vatikan papazları gönderiyor ve burayı ibadete açıyorlar. Ülkemiz güvenlik açısından gerilere düştüğünden Efes eskisi kadar çok ziyaret edilmiyor

Stolats'tan geçiyoruz Müslüman Slovak nüfüsun karışık yaşamış olduğu son noktadayız, savaşta terk edilen bölgelerden ama aynı zamanda da mayın döşenen arazilerden bir tanesi. İki sene öncesinde  sağımızda kalan dağlarda  ''dikkat mayınlı bölge'' yazan tabelalar varmış Avrupa Birliği'nin desteği ve dünyadan bazı yerlerden gelen ekiplerle mayınlar temizlenmiş. Elektrik direkleri görüyoruz ama telleri yok, oraları hala mayınlı bölgeymiş.

Sınıra yakın yerlerde  3 yıldır bir proje uygulanıyor ülkenin turizm alanında kalkınabilmesi için. Bazı köyler inşaa edilmiş, tarihi taş yapılarla birlikte. Dışarıdan gelen ziyaretçilerin doğal, organik köy hayatını yaşayabilmeleri adına. Üretilen temel madde bal. Buraya Bal Bölgesi denir.

Trebinje de beş çayın kesiştiği yerdeyiz, buluşan çaylar Adriyatik'e akıyor, etrafındaki üzüm bağlarını besliyorlar. Dubrovnik'e gelen gemilerin tur programlarından bir tanesi de Trebinje'deki bu bağlara uğramak, şarap tadımı için bir günlük programlar düzenlemek. Burası Sırpların yoğun yaşadığı daha çok yazlıklarının olduğu yerler. Sırplar buraya çok yatırım yapmışlar gelecekte Sırbistan'a bağlanma gibi istekleri olursa yine savaş buradan çıkabilir diyorlar. Haftasonları buranın korzaları çok meşhurmuş. Korza piyasa demekmiş, gençlerin volta attıkları yer.

 

Bu yazıyı yazarken Rehberimiz Sabri KILIÇ'ın bilgilerinden faydalandım.

Fotoğraf, Genel Kültür, Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Sırbistan Gezisi

Screenshot_20190816-112129_Samsung Internet
Screenshot_20190910-221612_Samsung Internet
20190817_183218
20190817_183249
20190817_184310
20190817_184144
20190817_184130
20190817_184112
20190817_184059
20190817_183813

Aziz Sava Katedrali

 

20190817_184451

Protesto yürüyüşü

20190817_184556
20190817_184404
20190817_184509
20190817_184607
20190818_080811
20190817_184542
20190817_192255

İstanbul Kale Kapısı

20190817_192242

Melih Gökçek Parkı

20190817_191706

Saat Kule

001
006

Tuna ve Sava Nehirlerinin birleştiği nokta

002
010
012
013

Zafer Heykeli

014
015
016
017
020
021

Macarlara teşekkür anıtı

Screenshot_20190909-214626_Samsung Internet
023
024

Damat Ali Paşa Türbesi

030
031
034
035
037
20190817_192357

Kale Meydanı Silah Müzesi

20190817_192407
20190817_192349

Saat Kule Kapısı

038
040
041
043
20190818_085558
20190818_085650
20190818_112244

Başkenti dağılan Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'tır. Para birimi dinardır. Yugoslavya'dan sonra dinarı kullanan iki ülke kalmıştır. Makedonya ve Sırbistan. 120 Sırp Dinarı bir Euro'ya tekabül etmektedir.

Sırbistan'da adından da anlaşıldığı üzere çoğunlukla Sırplar yaşar. Bunun dışında Boşnaklar, Hırvatlar, Romanlar hatta ve hatta Arnavutlar. Sırp kayıtlarına göre 8.5 milyon nüfusları bulunurken, dışarıdan bakıldığında 6.8-7 milyon nüfusu olduğu görülmektedir, çünkü Sırplar sayım yaparken Kosova'yıda kendi nüfusları içine dahil etmişlerdir. Bunun siyasi bir takım sebepleri vardır tabiki . Lakin ne kadar harita ve nüfuslarında gösterselerde  Kosava artık bağımsız bir devlet olarak tek başına tarih sahnesine çıkmış durumdadır.

Bizim bu bölgede Sırplarla ilk karşılaşmamız Kosova Savaşı öncesi Sırp Sındığı Savaşı (1306) ile oluyor. Osmanlı Devletinin Balkanlarda ilerlemesini durdurmak amacıyla Papa destekli, Osmanlı Devletine karşı düzenlenen ilk Haçlı ordusu toplanıyor. Edirne yakınlarına kadar geliyorlar, savaşı kazandıklarını sanıp rahatlıyorlar fakat Osmanlı Devletinin ani bozgununa uğrayıp bataklıkta tüm ordu boğularak, savaşı kaybediyorlar. 1389 da Kosova Meydan Muharebesi'de yine bizim zaferimiz ile sonuçlanıyor. Murat Hüdavendigar, Osmanlı Tarihinde savaş alanında hayatını kaybetmiş tek padişahtır. Buna ikinci olarak Kanuni'yi de ekleyebiliriz. Yalnız  Kanuni'nin ömrü yetmemiş, Murat Hüdavendigar ise şehit olmuştur.

Murat Hüdavendigar'ın ölümü üzerine iki rivayet vardır. Birincisi; savaş alanında bir Sırp milliyetçisinin ölü taklidi yaparak padişahı hançerlemesi. İkincisi de, daha çok Sırplar tarafından dile getiriliyor; yenilgiyi kabul etmiş bir Sırp askeri otağında padişahı hançerlemiştir. İç organları Kosova'da bir türbede gömülü olup, bedenide Bursa'ya gönderilmiştir.

Kosova Savaşı'nda Türk Bayrağımızın rengini aldığı rivayet edilir. Murat Hüdevandigar akşam vakti savaş alanını dolaşırken, yukarıdan yansıyan ayışığı aşağıdaki şehit kanları ile bütünleşmiştir. Çok kanlı bir savaş olduğunu ve Allahım bana bir daha böyle bir zafer yaşatma dediği söylenir.

Murat Hüdavendigar'ın oğlu Yıldırım Beyazıt, Sırp Kralı  Lazar'ın kızı Olivera Despina Hatunu kendisine eş olarak  alınca Sırplarla çok yakın akrabalık ilişkilerimiz doğdu. Ve birçoğumuz Osmanlı torunları olduğumuz konusunda hemfikiriz ve Osmanlı mirasına da sahip çıkarız. Ama bir gerçek daha  vardır, Osmanlıdan önce Anadolu'ya gelen ve Türk olan topluluk Selçuklulardır.

Osmanlı Devletinin bu bölgeye gelmesi Kosova Savaşı ile başlamıştır. Osmanlı önce Rumeli devletiydi, Rumelide ilerleme kaydetti, fethetti Sonra İstanbul'u aldı.

Sırbistan'a göz koyan bir kişi daha vardı. Fatih Sultan Mehmet. İstanbul'u aldıktan sonra etrafındakiler bununla yetinmeyeceğini çok iyi biliyorlardı, hedefinin Avrupa'ya, Roma'ya yürümek olduğunun farkındaydılar, o dönemde Belgrad Kale'si Avrupa'ya açılan bir kapıydı, Sırplar kaleyi güçlendirme çalışmaları yaptılar ve kuşatmanın gelmesini beklediler. Gerçekten de Fatih buraya su yolu ile geldi, çünkü karadan gelmesi oldukça güçtü, Tuna nehri üzerinden Kale Meydanı'na ulaşmaya çalıştılar. Fakat biz denizcilikte pek başarılı olamadığımızdan ve donanmada çıkan bir salgın hastalık ve de Kale Meydanında  Macarların Sırplara olan desteği,  Fatih'in kaleyi almasını engelledi ama torunu olan Kanuni'ye Belgrad Kalesi'ni almak nasip oldu. Bu günün anısına yani Macarlara olan şükranlarını ifade eden bir beyaz taş var alanda. Üzerinde Macarca ve Sırpça yazılar ve daima Macar Bayrağının yanında bir çelenk. Bu yıl 22 Temmuz'da Macaristan'ın Cumhurbaşkanı gelmiş ve Zabalj Belediyesine heykelini dikmişler.

Osmanlının bu bölgede hakimiyeti yaklaşık 400 sene sürdü bu yüzden Sırplarla aramızda 6 bin civarında ortak kelimemiz var. Yemek, giyim kültürlerimiz çok benzer, kahve kültürü de Osmanlı'dan mirastır.

Sırbistan tarımcılıkta örnek alınacak bir ülkedir, devlet tüm imkanlarıyla üreticiye destek vermekte. Büyük tarım arazilerinin işlenmesi konusunda, toprak analizlerinden başlayarak, ürününün dünya piyasasına çıkmasına kadar herşeyini destekliyor. Yani güneşli gün, yağmurlu gün sayısına göre, hava sıcaklığına göre yetişecek ürünün analizini devlet yapıyor, üretim yapılacak alanlara tohum tahsis ediyor, köylüler için kooperatifçiliği teşvik ediyor, yani bir biçerdöveri, büyük traktörleri bir kişi almaktansa birçok kişi alarak, ortaklaşa kullanıyorlar zaten bu tip araçlar senede bir yada iki kez kullanılmakta. İlaçlamayı devlet kendi uçaklarıyla yapıyor, herhengi bir yağmur yada doluda  hasar görecek ürünler önceden sigortalanıyor, hasat sonunda depolama alanlarında yine devlet desteğini alıyorlar. Yakıt keza oldukça ucuz. Durum böyle olunca da burada yaşayanlara ürünlerini keyifle üretmek düşüyor. Sırplar mısıra çok düşkünler, mısırın her çeşidi satılıyor. Yol boyunca bazı tarlaların üzerinde örtüler gördük, dolu yada şiddetli yağmura karşı ürünleri zarar görmesin diye örtülmüş. Dünyadaki ahududu üretiminin %95 ini Sırbistan sağlıyor. Rakija (rakiya okunuyor) denilen bir içkileri var. Karlofça'nın üzüm bağları ve Bermet şarabı çok ünlü. Titanic Gemisinin kaptanının gemi batmadan önce bu şarabı içtiği rivayet edilir.Sabac kenti lisanslı tohumların çıkış merkezidir. Bizdeki Osmancık princi burada ehlileştirilmiştir.

Türkiye bir dönem Sırbistan'dan et aldı. O zaman demiştik ki Sırp kasaplarından mı et alacağız? Ancak Sırbistan'da Sancak denilen bir bölge var, burada yoğun olarak yaşayan Boşnakların ekonomik hayat standartlarını arttırmak amacıyla Ziraat Bankası'nında kendilerine vermiş olduğu destek kredileri ile işlerini geliştirmeleri amacıyla böyle bir proje oluşturulmuştu ancak 80 milyonluk Türkiye'ye sadece Boşnakların  üretimi yetmeyince,  Boşnakların dışında Sırplardan da et alımı oldu. Kontrolsuz bir şekilde sağlıksız hayvanlarında gelmesi neticesinde ortalık bayağ karışmıştı. Şuan da Türkiye ile Sırbistan arasında işbirliği devam etmekte, burada Türkiye'den gelen çok fazla yatırımcı bulunmakta, gümrük kapılarında gurbetçilerin  yoğun giriş çıkış dönemlerinde, çok fazla eziyet çekmemeleri  için bazen Türk Polisleri Sırp polislerine yardımcı olmaktadırlar.

Her taraf ormanlarla kaplı yemyeşil. Burada bir müteahhit inşaat yapacağı zaman devlet ona ne kadar yeşil alan oluşturacağını, kaç ağaç dikeceğini soruyor. Bu koşullar yerine gelirse projeye onay veriyorlar.

Dağların arasından ilerliyoruz. Sol tarafımızda dere yatağı içinde tren istasyonu görüyoruz. Dimitrovgrad'tan başlayan Karadağ'da Adriyatik kıyısındaki Bar şehrine kadar uzanan demiryolunun yanından geçiyoruz. O dönem için Tito'nun yapmış olduğu en önemli yatırımlardandır. Geçtiğimiz bir çok  tünelin içinde herhangi bir aydınlatma olmadığını görüyoruz.  Ağır sanayi tesisleri ahşap, mdf, sunta, gübre, kömür, boya alanında. Evinizin önünde bir ağaç varsa ve size zarar veriyorsa onu keyfi olarak kesemiyorsunuz, cezası oldukça ağır, ilgili makamlara yazıyor, fotoğrafını çekiyor, onlar gelip tesbit yapıyorlar, kendi ekipleri müdahale ediyor ve en son fotoğrafını çekerek eğer siz daha sonra bir müdahalede bulunursanız bu fotoğraftan bunu tesbit edip ceza kesiyorlar. Belgrad'ta bir parkın içinde yürüyüş yapanlar, bisiklete binenler, evcil hayvanların gezeceği yerler ayrıştırılmış durumda. Parklar genellikle adres belirleme noktaları.

Yapay  ormanlar arasından geçiyoruz, bu bölgeleri özellikle yaratıyorlarmış doğal dengenin bozulmaması adına, burada her türlü hayvan , böcek yaşıyormuş, mısırlarına zarar verseler bile, belirli dönemlerde bu alanları avcılığa açıyorlarmış, dışarıdan domuz avı gibi bir iki günlüğüne gelenler oluyormuş bu da ekonomiye katkı sağlıyormuş.

Belgrad şehri büyüklük açısından İstanbul'u, yaşam açısından İzmir'i  hatırlatıyor. Bulgaristan'dan geçerken Sofya'daki Serdika Antik Kentini gördük. Sırbistan, Kral Konstantin'in doğum yeri olup, Serdika benim herşeyim demiştir bu kent için. Buradan çıkıp İstanbul'a kadar gelmiştir. Sırplarla akrabalık ilişkilerimiz o kadar gelişmiştirki ,  İstanbul'a surların desteklenmesi, tamirat işlerinin yapılması için Belgrad'tan aileler  getirildi çünkü Sırplar taş işçiliğinde oldukça iyiydiler, buradaki yeşilliği yetersiz gören Sırplar, bu ormanı oluşturdular ve adına Belgrad Ormanı denildi.

Osmanlı'nın burayı işgal ettikten sonra, tayin ettiği kişiler burada kontrolü sağladılar, vergileri toplayıp İstanbul'a gönderdiler kendilerine düşen payı da aldılar. Fransız ihtilailinden sonra Yunanistan'ın arkasından Sırplar ayrılma isteklerini dile getirdiler. 1806 yılında Niş kentinde çok büyük bir isyan çıktı 31 mayıs 1806. Savaş sonucu teslim olmak istemeyen Sırp askerleri, Stefan Stolovic isminde bir komutanın elindeki alevle, yanında bulunan barut fıçılarını patlatması neticesinde 1.500 kişinin ölümüne sebep oldu. Ölenlerin çoğunluğunu Sırp askerleri oluşturuyordu. Hurşit Paşa İstanbul'a iyi görünebilmek adına, hayatlarını kaybeden Sırp askerlerinin kafalarından kule yaptırıyor ve üzerlerine çimento harcı döktürüyor buna Kafa Kule denildi. 952 kafatası. Tarihsel süreçte bu kuleden kafatasları çıkarılıp gömülüyor. Niş'in yanından geçerken bir bununla ilgili bir Osmanlı yapısı göreceğiz.

Belgrad'ın nüfusu 1.5 milyon. Belgrad beyaz şehir demek beo beyaz, grad şehir demektir slav dilinde . Tam merkezdede taş çıkartılan bir bölge vardır buradan çıkarılan beyaz taşlarla şehri inşa etmişler. 878 yılından (Bulgar Kralı Boris III  dönemi) günümüze bu isim kullanılıyor. Burada tiril alfabesi kullanılıyor. Balkan ülkelerinin % 80 i bu alfabeyi kullanıyorlar.

Sofya'daki toplu konutların merkezi sistemle ısıtma bacalarını burada da görüyoruz. Belgrad'a girişte, sol taraf eski Belgrad'tır ve adres tarifleri bloklar üzerinden verilir. Blok 1 den 17 ye kadar bir yerleşim silsilesi mevcuttur. Çin mahallesinde blok yerleşim sistemi çok net bir şekilde görülür. Adaçiganlıya denilen yerleşim yerinden geçiyoruz. Çingene adası. İkinci Dünya Savaşında soykırıma uğrayan iki tane topluluk var. Yahudiler ve çingeneler. Almanlar tarafından ağır bombardımana uğrayan Belgrad şehri kendi küllerinden yeniden doğmuştur.

Sol tarafımızda Stadyum Shopping Center yazan bir alan var. Hem stadyum hem AVM. Buranın meşhur takımlarından Partizan'ın stadyumu oluyor. Partizan Tito ve Tito'ya destek olan, İkinci Dünya Savaşında Almanların durdurulmasına destek veren topluluğa deniyor.

Osmanlı Devletinin Kaptan-ı Deryası Sinan Paşa hiç te gereği olmayan bir haraket yapıyor. Aziz Sava'nın kemiklerini çıkartıp, Sırpların gözü önünde ''hadi bakalım bu sizin aziziniz hem sizi hem de kendini kurtarsın bakalım'' diyerek kemiklerini yaktırıyor. Bu Sırp halkının hafızasında büyük bir travma yaratıyor. Sırp arabalarının plakalarında bir haç işareti vardır. Haç işaretinin etrafı dörte bölünmüş durumda  ve dört tane C harfi görülür.  ''Sırplar bir arada olduğu sürece var olacaktır '' cümlesinin açılımıdır bu. Aziz Sava  Katedralinde yaşanan olay sonrasında ortaya çıkmıştır. Sırp bayrağında da bu semboller görülmektedir.

Aziz Sava kilisesi natamam yani tamamlanmamış bir yapıdır. İnşaatı 100 yılı aşkın bir süredir devam eder. Çünkü ilk yapıma başlandığında halkın yardımları vardı sonrasında Tito döneminde; Tito pozitif bilime önem vermiş bir kişi idi, dininizi yaşayın ama çokta abartmayın diyen bir liderdi ve dini kurumlara destek çıkmazdı. Halen inşaatı devam etmektedir. Avrupanın 10. Balkanların en büyük yapısıdır, 2019 yılı sonunda tamamlanacak ve ibadete açılacaktır. Dışarıdan bakıldığında tamam gibi görünsede ki bazı yerlerde hala iskeleleri kuruludur. Tamalanınca en büyük aktif ortodoks yapısı olacaktır.

Hemen sağda, ilerdeki yeşil kubbeli bina da Ulusal Kütüphane binasıdır. Ağaçların arkasında gözüken heykel Kara George. Bu heykeli kent merkezinde birkaç yerde daha gördük. Hatta Kale meydanında onun adına yapılmış bir kapı da var. İlk Sırp isyanını başlatan kişidir. Kara lakabını Osmanlı takmıştır.

Genel Kurmay Başkanlığı Binasına ilerlerken Tito'nun eseri olan geniş bulvarları, dev ağaçları, tramway, traleybüs hatlarını görüyoruz. Ve Nicola Tesla'nın evinin bulunduğu caddenin yanından geçiyoruz. Nicola Tesla Sırp asıllı. Günümüzde kullandığımız cep telefonu frekanslarından tutun da mikrodalgaya kadar, florosanın elektrik akımı üretme teknolojisine kadar bir çok icadı vardır. Birçok caddeye adı verilmiştir, hava limanın adı da Nikola Tesla olarak geçer.

Yolun sonunda sarı renkte bina merkez tren istasyonudur yalnız buraya gelmeden önce sağda ve solda iki önemli bina vardır. Burada bir Bosna Savaşı yaşandı birde Kosova Hadisesi yaşandı. Kosova olayında artık bıçak kemiğe dayandığında Nato'ya bağlı savaş jetleri kalkıp burayı bombardımana tabii tuttular ve iki tane bina vurdular. Dış İşleri Bakanlığı ve de Polis Teşkilatı ve Genel Kurmay Başkanlığı Binaları idi. Bu binaların restorasyonu yapılmıyor. Bir binanın dış cephesi kapalı ve bir bayan Sırp asker resmi koymuşlar paravan üzerine, burada bu tip yapıları biraz perdeliyorlar . Nato'ya bağlı ülkelerden bir tanesi de Türkiyedir. Deniliyor ki burdaki binaları vuran Türk savaş Jetleri idi o yüzden Sırplar Türklere karşı biraz sert tutumdadırlar.

Başbakanlık Binası önünden geçerken bir protesto  grubu ile karşılaşıyoruz. Baraj çalışması yapılan bir alan varmış ve bu çalışmalar neticesinde sular altında kalacak bir kilise olup, bu çalışmaların durdurulması adına sürekli eylem yapıyorlarmış

Kent merkezine yaklaşırken ilerde sağ tarftada Türk Konsolosluğunu görüyoruz. Parlamento binası önünde sürekli yazı ve fotoğraflar görürsünüz. ABD, Kosova, Arnavutlık, UÇK(Kosova Kurtuluş Ordusu), Nato, Avrupa Birliği = Terörist Ülkeler şeklinde yazılar vardır. Sırbistan Avrupa Birliğine girecek kapasitede bir ülke ama tercihi yok, istese de giremeyecek. Merkez Postanenin hemen arkasında taş Meydan denilen bir meydan var Belgrattaki beyaz evlerinin yapıldığı taş kaynağının çıkarılmış olduğu yer. Parlamento Binası Tito döneminde de aynı bina idi karşısında da Belediye Binası var.

Tenis ve Basketbol alanında oldukça iyiler Ünlü tenisçi Djokovic'in maçlarında sokaklar bomboş olup coşkuyla maçları izliyorlarmış. Kale meydanında birçok tenis ve basketbol alanları olup daha küçük yaşta spora özendiriliyorlarmış. Yugoslavya döneminde de katıldıkları olimpiyatlarda birçok madalya kazandıklarını hatırlıyoruz.

Skadarya gece hayatının en yoğun olduğu, gençlerin tercih ettiği bir yer. Kafe, barların, eğlence mekanlarının bölgesi

Sırp TV lerinde hala Muhteşem Yüzyıl dizisnin tekrarları seyredilmekte.

Burada da Halk Bankası ve Ziraat Bankası gözümüze ilişyor.

Nihayet Kaleye geliyoruz.

Belgrat Kalesi: 2 yy da Romalılar tarafından kendi askerlerini korumak amaçlı yapılmış, farklı medeniyetlerce genişletilmiştir. Burası iki nehrin birleştiği en uygun yer olduğu için tercih edilmiştir. Eski Belgrad tepelere kurulurken, yeni Belgrad düzlük alana kurulmuştur. Kale meydanının denizden yüksekliği 133 metre olup, 53 hektar alanı vardır. Kale yapımında tuğla yı kullanan Avusturyalılar  Macarlar olmuştur. Çünkü o kadar çok taş olmayınca, tuğla fabrikaları kurup kale inşaasında kulanmışlardır. Osmanlı ve Sırpların taş kullandıkları kale 115 defa el değiştirmiş 44 defa yerle bir olmuştur. Kale deki kapılardan birinin adı İstanbul Kapısı nedeni kaleden çıkınca bu yol İstanbula kadar gidermiş. 942 km uzaklıkta.

Saat kulesinin altında da bir kapı vardır. Saat Kule Kapısı. İki kapının arasında ki açık askeri müze de, Birinci, ikinci Dünya Savaşlarından, Balkan Savaşından kalan toplar, füzeler, silahlar sağlı sollu sergilenmektedir. Sol tarafta son zamanda (1999)  Nato ile mücadelede, Sırp Ordusunun kullandığı, Rus yapımı silahları gördük.

Kale alanında kalan Osmanlı eserleri; Damat Ali Paşa'nın Türbesi ve Sokullu Mehmet Paşa'nın Çeşmesi. Kazı çalışmaları ile birçok eser gün yüzüne çıkmaktadır .Tiko nun desteği ile Sokullu Çeşmesi 2017 de restorasyon çalışmaları sonucu ortaya çıktı , ondan önce üzeri toprakla örtülüydü.

Sol tarafta bir kapı var defterdar kapısı yada gümrük kapısı o kapıdan alt şehre gidilir. Alt şehir nehirlerin kenarında olup gelen malların şehre girişi buradan sağlanırmış.

Sokullu devşirme olup 16 yy da bu çeşmeyi yaptırmış. Kanuni şimdiki Macar topraklarında Zigetvar yakınında vefat edince iç organlarını çıkarırlar ve üç askere emir verir Sokullu, iç organlarını orada bir yere gömmeleri için sonrada gömen askerleri öldürtür, Kanuni'nin naşını da bu çeşmede yıkarlar, cenaze namazını kılıp İstanbul Dış Kapısı'ndan İstanbul'a gönderirler.

Damat Ali Paşa Mora fatihidir. ikinci defa feth etmiştir. 1716 da hayatını kaybetmiştir.  Mezarı önce alt şehirde imiş sonra buraya alınmış.

Sırpların inşa ettiği Safranbolu evlerine benzeyen evler var burada. 20 yy başlangıcında yapılan, Osmanlı mimari örneği. Şuan alt katlarında Belgrad kültür mirasını koruma ofisleri bulunur.

Bir bayır var fikirtepe. Kanuni, kaleye girdiğinde ''kim isterse kalabilir, sadece vergi ödemek zorundadır'' demiştir en yakın adamları ile bu tepede fikir alışverişinde bulunmuştur. O tepenin alt kısmında Tito'nun küçük bir sığınağı vardır. Tepenin solunda 1828 yılından beri duran Zafer Heykeli vardır. Sağ kolunda kılıç, sol elinde kuş. Güç ve barış semboludürler. 14.5 metredir yüksekliği, ama çıplak olduğundan merkeze konulmasına Belgrad kadınları karşı çıkmışlar. Tam 9 yıl depoda durmuş  sonra merkezden en uzak nokta Kale Meydanına getirmişler. İlginç olan en çok fotoğrafı çekilen heykel olmasıdır.

1930 yılında Fransızlara teşükkür heykeli vardır. Birinci Dünya Savaşında çok büyük destek ve yardımda bulunmuşlardır. Mermerin üzerinde sırpça ''Fransayı seviyoruz, aynı Fransa'nın bizi sevdiği gibi 1914-1918''. Çıplak heykeli yapan aynı heykeltraş yapmıştır. Ama 1999 da Fransa Sırbistanı sevmedi Nato bombalar atarken Fransız uçaklarıda bombaladı Sırbistanı. Bu heykel uzun zaman protesto edildi siyah çarşafa sarıldı ama politika iki yüzlü bir yıl önce Fransa para verdi üst kısmını ayırdılar eski mermer taşları söktüler ve yeni mermer koydular heykelini de yeni mermer üzerine geri koydular.

Kara George Kapısı: I. Sırp İsyanının önderi George 1804 te Osmanlılara karşı ayaklanan kişidir. Sırplar, 1806 da Belgrad'ı alırlar ama Kaleyi alamamışlar ancak 1807 de bu kapıdan girerek kaleyi almışlardır. Sırpların gelmesinden sonra Osmanlı çekilmiş tekrar 1813 te Belgead'a gelmiş ve Kaleyi tekrar almışlardır. Bu sırada Kara George Tuna nehrinden Avusturya, Macaristan ve oradan Rusya'ya giderek bazı savaşlara katılır, 1817 yılında gizlice Sırbistan'a girer. Prens kendi tahtının elinden gideceği endişesini duyar ve ona suikast hazırlar. 60 km uzaklıkta gizlenen Kara George'yi uykuda öldürtüp, başını kendisine getirirler önce gözyaşı döker, çok üzülmüş numarası yapar, sonra bu kafatasını samanla doldurtarak Belgrad Paşa'sına götürür, ''sizi bu beladan kurtardık'' diyerek. Sırp tarihinde en utanç verici olaylardan biridir.

Bu kaleden çıkmadan önce beyaz bir taş vardır. Sultan Abdülaziz'in fermanı burada okunmuştur. (1867) Beş kalenin anahtarını  Prens Mihailo'ya teslim ettiği yerdir.

Kale'den çıkışta sağda bir park görüyoruz. İçinde dinazorlar olan yemyeşil park. İsminin Melih Gökçek Parkı olduğunu öğreniyoruz.

Kale meydanından ayrılıp şehir merkezini turlarken, aynen Kale meydanında gördüğümüz tipik Safranbolu evlerine benzeyen bir Türk evi görüyoruz. Giriş kısmında soru işareti şeklinde lamba yanmaktaydı. Burası eski usul kafanalardan bir tanesi. Kafana kahvehane demek, bu coğrafyaya kahve ve kahvehane kültürünü Osmanlı getiriyor. Buraya ilk kafanayı açan kişi adı kolay akıllarda kalsın diye Katedral Kafe diyor, çünkü tam karşısında katedral var, ama papaz bu duruma karşı çıkıyor ve ismi değiştirmesini istiyor adam çok düşünüyor hiçbir isim bulamayınca aklında soru işareti kalıyor ve o zaman buranın adı Soru İşareti Kafana olsun diyor.

Ve Tuna nehrinin üzerinden geçiyoruz. Sağ tarafta nehir yolu ile gelen lüks tekneleri görüyoruz. Tekne turu yapanlar da  gözümüze çarpıyor. Sol tarafta da en uçta Milenyum Köprüsü. Tam karşımızda gördüğümüz yüksek binalar Water food binaları. Bu arazi devletinmiş  kamulaştırma sonucu burayı Katar'lara satmışlar, zemin çok yumuşak olduğundan yaklaşık 3 yıl kazık çakma çalışmaları ve içerdeki suyu tahliye çalışmaları  devam etmiş, halada devam ediyormuş. Yolun sağ tarafında Inn Hotel'i görüyoruz. Rehberimiz Djokovic'in oteli olduğunu söyledi . Ayrıca dünya markası ünlü  Zepter marka tencere mağazalarını görüyoruz.

Belgrad kendi kendine yeten bir ülke olmakla beraber ofisler kentidir aynı zamanda. Dünya markalarının ofislerini bu şehirde görebiliriz.

Yolumuza devam ederken oldukça modern köylerden geçiyoruz, alışveriş merkezleri, tiyatro salonları, sağlık birimleri, okulları, mevcut evleri ile gayet zevkli  ve modern.

 

 

 

 

Bu yazıyı yazarken Rehberimiz Sabri Kılıç'ın bilgilerinden faydalandım.

 

 

 

Fotoğraf, Genel Kültür, Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Bulgaristan Gezisi

Screenshot_20190906-212111_Gallery
Screenshot_20190906-212050_Gallery
20190817_091301

Rus İmparatoru II. Alexander

20190817_093450
20190817_092848

St. Nikolai Sofiyski Kilisesi

20190817_091613

Alexander Nevski Katedrali

20190817_093415

Katedral Meydanı

20190817_093425
20190817_093959

Rus St. Nicholas Kilisesi

20190817_094052

Rus St. Nicholas Kilisesi

20190817_094500

Atatürk'ün yeniçeri kıyafetiyle dans ettiği o yıllardaki Orduevi Binası

Screenshot_20190907-134418_Samsung Internet
20190817_095351

Sofya Ulusal Sanat Galerisi

20190817_095400
20190817_095420

Etrafı taşlarla çevrili alan içinde eskiden Georgi Dimitrov'un heykeli varmış.

20190817_095435
20190817_095546

Bulgaristan Merkez Bankası

20190817_100203
20190817_100722

Serdika Antik Kenti

20190817_102333

Milenyum Heykeli ve St.  Petka Kilisesi

20190817_102449
20190817_102714

Banyabaşı Camii

20190817_102907

Serdika Antik Kenti

20190817_103208

Sofya Tarih Müzesi

20190817_103234
20190817_103317

Sofya Tarih Müzesi

20190817_103326

Sofya Tarih Müze'sinden Banyabaşı Camii

20190817_103408

Sofya Tarih Müzesi

20190817_103632

Zhenski Pazar

20190817_103657
20190817_104443

Vitoşa Bulvarı

20190817_104609

Milenyum yada Sofya Heykeli

20190817_100208

Metro girişi ve Serdika Antik Kenti

20190817_093004

Alexander Nevski Katedrali

20190817_092954
Screenshot_20190907-112149_Gallery

Sofya Üniversitesi

Screenshot_20190907-112713_Gallery

Sofya Milli Kütüphanesi

20190817_093443

Ayasofya Kilisesi

20190817_095635

Başbakanlık Binası

20190817_093706

Bulgar Krallığının kurucusu Çar Simeon

Screenshot_20190907-112652_Gallery

Milli Kütüphane

20190817_100144

Bakanlıklar ve Başkan'ın ofisi

20190817_102122
20190817_094553

Bulgaria Otel.(Atatürk'ün kahvaltı ettiği)

20190817_100440
20190817_101106

Serdika Antik Kenti

20190817_102311

Sloveykoy Meydanı

20190817_102528

St. Petka Kilisesi

20190817_102624
20190817_102924

Banyabaşı Camii

20190817_102242

Milenyum Heykeli

20190817_104431

Happy Bar - Cafe- Restaurant

Bulgaristan'da tabiki Bulgarlar yaşamakta ama etnik grup olarak çoğunlukta Türkler, Roman vatandaşlar, Romanya sınırına yakın yerlerde Rumenler, çok az da olsa Sırplar, Yunanistan sınırına yakın bir bölgede Yunanlar karışık olarak yaşamaktadırlar.

Bulgarlar DNA örnekleri incelendiğinde Türklerle en yakın akraba çıkabilecek topluluklardan olup aynen  Macarlar gibi etnik olarak bize çok yakındırlar.  On Oburlar denilen bir boydan, Kafkasya üzerinden bu bölgeye  giriş yaptıkları da söylenmektedir. Hatta Türklerin Anadoluya 1071 de  girmesinden önce burada bir Bulgar Krallığı olduğu ve ilk krallarının Çar Simeon olduğu bilinir, başkent Sofya'da  da heykeli bulunmaktadır.

Bulgarlar bu bölgeye geldikten sonra slavlaşmışlardır, hiristiyanlığı kabul etmekle birlikte doğu bloğuna daha yakın bir ülke olmuşlardır. Bunun yanında Pomak denilen bir Bulgar topluluğu da vardır, kelime anlamı itibariyle yardımcı olan demektir, kime derseniz;  Osmanlının Balkanları fetih sırasında Osmanlıya yardımcı olan gruba verilen addır. Etnik köken olarak Bulgar Slav olarak kabul ederler kendilerini ama dini inanç olarakta müslümanlığı tercih etmişlerdir.  Yunanistan sınırına yakın Rodop Dağ köylerinde yaşarlar.

Bulgarlar 1300 lü yıllarda, Osmanlı bu bölgeye gelince, Osmanlı hakimiyetine girerler ve yaklaşık 400 sene Osmanlı hakimiyetinde yaşarlar ama Fransız devriminden sonra çok uluslu toplumların başına gelen her hadise gibi Osmanlıdan ayrılma gereksinimini duyarlar ve  Osmanlı-Rus Harbi kırılma noktası olur, Osmanlının çekilmesi ile Bulgaristan bağımsızlığını kazanır. Bu günün anısına, Rus halkına şükranlarını sunmak adına Rus Çarı Alexander II ın heykelini dikerler.

Başkenti Sofya nüfusu 1 milyon 300 bin civarında. Ülke nüfüsü 8 milyondur.

Sınırdan Kapıkuleden girişte bizi ilk karşılayan düzlük Tuna Ovası oluyor, başkente kadar olan yerlere ise Trakya Ovası deniyor, bizim Trakya bölgesinden de çok farklı olmadığını görüyoruz. Coğrafi anlamda, ağaç yapısı, üretilen ürünler aynı, ama ne kadar acı ki yeri geliyor samanı, arpayı, buğdayı Bulgaristan'dan alıyoruz. Burası hem tarım hem de hayvancılık ülkesi. Filibe (Plovdiv) en büyük tarım fuarının yapıldığı kent ve aynı zamanda 2019 Kültür Başkenti.  Burada ilk yerleşimi kuran Osmanlı; Osmanlı mimarisini andıran tarihi çok güzel evler var.

Bulgaristan Birinci Dünya Savaşında Osmanlının daha doğrusu Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun yanında yani bizim yanımızda savaşa katılmıştı. Klasik söylem; müttefiklerimiz kaybettiği için bizde yenilmiş sayıldık. İkinci Dünya Savaşında da  Almanların yanında yer alıyor ve yine yenilgiyi tadıyor, iki dünya savaşına da katılıp , ikisinden de yenilgiyle çıkan tek devlet ünvanın sahip ülkedir Bulgaristan .

İkinci dünya savaşından sonra bu ülkenin başına yeni bir lider geliyor Georgi Dimitrov adındaki bu lider ülkenin komünizmle yönetilmesine ön ayak oluyor, slav olmakla beraber Ruslara yakınlaşıyorlar, bir nevi Rusya'nın pilot bölgesi olarak hizmet vermeye başlıyorlar.

Sofya ya yaklaştıkça devasa büyük yapılar, fabrikalar görüyoruz, bu işletmelerin çoğu  bu komünist dönemde yapılmış.  Ülke 60 lı yıllardan  90 a kadar komünizmle yönetiliyor. Bu dönemde  Bulgar olmayan tüm etnik grupların asimilasyon edilmesi düşüncesi ortaya çıkıyor ilk Roman ve Pomak vatandaşlar üzerinde bunu başarıyorlar, ama Türklere gelindiği zaman olayın rengi biraz değişiyor. Türkçe konuşmak, Türkçe düşünmek bile yasak, Türk olduğunuzu hatırlatan kılık kıyafetlerle dolaşmak yasak örn şapka takmak , köstekli saat takmak gibi. Hatta Ahmet, Mehmet olan isimler bir gecede Yorgi olabiliyordu. Bunun üzerine Türkiye'ye göçler başladı,  en büyük göç  89 yılında olmuştur. Naim Süleymanoğlu da ilk Türk halterci olarak bu şekilde Türkiye'ye gelmiştir.

89 yılı Bulgaristan için dönüm noktası oluyor, 9 Kasım 1989 Berlin Duvarının yıkılmasından bir gün sonra 10 kasım 1989 da komünizm dönemi sona eriyor  ve Bulgaristan büyük bir boşluğun içinde kendini buluyor. Bu boşluktan faydalanan başka bir güç birliği mafya toplulukları, karanlık güçler ve ilişkiler doğuyor. Günümüzde bile büyük banka şirket sahiplerinin arka planında bir mafya olduğu söylenmektedir. Hatta bir mafya, sigorta şirketi kurmuş; aracınızı sigorta  yaptırmak istediğinizde o sigorta şirketinin logosunu aracın önüne yapıştırıyorsunuz  arabanın çalınmasını engellemiş oluyorsunuz, çünkü araba çalınsa zaten mafya şirketinin eline geçecek dolayısyla böyle bir olaya maruz kalmamak adına mafyaya sigorta yaptırmak zorunda kalıyorsunuz.

Sofya ya girişte çok katlı binaların hepsi komünist dönemde yapılan sosyal konutlar ve tesisler. 80 metrekareyi aşmayan gayet sağlam binalar. Yapılırken malzemeden çalınmamış ve askerler çalışmış aynı zamanda. Ağır işlerde de hapishanedeki mahkumlar çalıştırılmış (madenlerde, yol bakım çalışmlarında.)

Kent merkezine yaklaşırken sağ tarafta kırmızı beyaz bacaları görüyoruz, bunlar termik santral ve fabrika bacaları, sehir merkezinde de göreceğimiz bu bacalar toplu konutların ısıtılması için yapılan merkezi ısıtma sistemlerinin bacaları. Günümüzde bunlar kullanılmıyor çünkü doğal gazı kullanıyorlar.

Şehre girişte fuar alanını görüyoruz. Aynı zamanda araç galerileri var; karavanlar, kamyonlar, kamyonetler v.s. Avrupa Birliğine girmekle yaşantıları önemli ölçüde değişmiş  ama komünizmden geldikleri için alışkanlıkları gelenekleri kolay kolay değişmemiş yani Avrupa Birliğine tam entegre olmuş değiller. Ekonomileri kötü gidiyor desekte Bulgar Levası Türk Lirasından iyi durumda. Avrupa Birliği üyesi olmasına rağmen hala kendi para birimini kullanıyorlar. 8-10 sene önce Türkiyeden insanlar buraya alışverişe gelirlerdi kaşkaval peyniri, elektrikli ürünler alırlardı ama şimdi iş değişti. Bir leva 1.3 lira olunca Bulgarlar Edirne ye gelmeye başladı yada Kuşadası, Fethiye'ye turlar düzenlemeye başlandılar. Edirneliler kendi otomobillerine park yeri bulamamaktan bile şikayetçiler.

Avrupa Birliğine katılmakla hayat standartlarında bir anda değişmeler oluyor, 15-18 yıl öncesinin yolları günümüzde artık yok, at arabaları ile seyahat eder durumundayken, Skoda ve Zastava arabalardan yollar geçilmezken şimdi  Mercedes, BMW ve Audi marka arabalar görülmektedir. Bunlar  Avrupa Birliğinden gönderilen ikinci el araçlardır. Fiyatları da olduça ucuz. 6000 eura ya Mercedes araba bulabilirsiniz.  Türkiye'de ikinci el yerli bir otomobil fiyatına Mercedes, Audi ye binebilirsiniz burada.

Avrupa Birliği ülkelerinde geri dönüşüm yasaları çok sıkı olduğu için, bu araçları teker teker ayrıştırmak yerine, yani camını, demirini, yağını, plastiğini ayırmak yerine bu araçları tırlara koyup buraya göndermeyi tercih ediyorlar. Bulgaristan  Avrupa birliğinin pilot ülkesi konumunda bulunuyor.

%5 ila 7 arasında ki Roman vatandaşlar ülkenin kaderini belirler durumdalar. Romanlara göre; ''Bulgarlar bitmekte, Türkler gitmekte kala kala bu memleket Romanlara  kalacak'' diyorlar. Bunun sebebi; yollarda, iş merkezlerinde çalışan bir çok insan yaşlı, yani Bulgarlar bitiyor, Avrupa birliğine girmekle beraber genç nüfusta yurt dışında yaşamayı tercih ediyor. Türkler gitmekte; 80 li yıllarada zorunlu bir şekilde burdan ayrılan Türkler artık buraya gelmeyi düşünmüyor ama gelip vatandaşlıklarını alıyorlar. Sebebi de, Bulgaristan uzun yıllar bunları burdan atalım politikası uyguladı ama Avrupa Birliğine girdikten sonra uyandı çünkü Avrupa Birliği kriterlerine göre ne kadar çok vatandaşınız var ise  o vatandaş bazında Avrupa Birliğinden destek alabiliyorsunuz o yüzden göndermiş olduğu Türkleri tekrar çağırıp vatandaşlık vermeye başladı. Romanlara gelecek olursak bir ailede en az 3 çocuk var bu gidişle roman nüfüsunun tüm etnik gruplardan fazla olacağı söyleniyor, seçim zamanın da bile o % 5 ilk nüfus ülkenin kaderini belirleyecek nitelikte. Köstendil de Roman vatandaşlar için yapılmış getto mahalleleri var burada yaşayan Roman vatandaşlardan elektrik, su, temizlik vergisi alınmıyor çünkü seçim zamanı Romanlar kime oy verirse o parti iktidar oluyor.

Kent merkezine girişte geniş caddeler büyük bulvarlar bizi karşılıyor. Toplu ulaşım bu kentte muazzam şekilde organize olmuş durumda. Banliyölerden kent merkezine her türlü alternatif düşünülmüş metro, traleybüs, otobüs, toplu taşıma için kullanılan küçük araçlar taksiler mevcut.

Şehrin solunda ki dağlar Vitoşa dağları. Bu şehir için dağlar ve kubbeler kenti denir. Etrafı dağlarla çevrili dümdüz bir alana kurulmuş. Çok fazla hiristıyanlık binası ve kilise de bulunmakta. Yine sağ tarafta arena diye bilinen en büyük stadyumu görüyoruz..

Kıbrıs'a Özel üniversiteye gidenlerin olduğu dönemde,  birçok Türk genci fiyatlarında uygun olmasından dolayı gelip burada okumuş hatta denklikte verildiğinden  Türkiyede rahatlıkla işe girebilmişlerdir.

Bulgaristan tarım ve hayvancılıkta kendi kendine yeter, ihracat yapabilir konumda. Bunun dışında gelip geçen tur grupları da ciddi anlamda gelir kapısı oluşturmakta. Bu yol Avrupa'ya açılan yol olması sebebiyle gurbetçilerimizin en çok kullandığı yoldur aynı zamanda ticaret yolu üzerinde olunca tırlar da bu yolu kullanmaktadırlar.

Alexander Nevsky Katedrali: İçeriye girerken fotoğraf çekmenize izin verirler fakat çıkışta siyah yelekli bir kişi gelip sizden fotoğraf parası talep edebilir foto için 5, video için 10 euro.

Bulgarlar ortodoks olmakla beraber, Osmanlı hakimiyetine girdiklerinde İstanbul'daki Ekümenik Fener Rum Patrikhane'sine bağlanıyorlar. Fakat bu durumdan hoşnut olmadıklarını dile getiriyorlar. Çünkü kilisede rumca konuşulmaktadır. Osmanlı da denge politikası çerçevesinde, sizin başpiskoposluk merkeziniz Sofya olacak diyor, daha bu bina yok iken arkada ağaçların arasında gözüken büyük yapıyı inşa ediyorlar ve  siz kendi din adamlarınızı yetiştirebilir ve ülke genelinde kiliselere tayin edebilirsiniz diyorlar. İstanbul'da da Demir Kilise denilen bembeyaz bir kilise var. Portatif, sökülebilir takılabilir, hatta geçen yıl 16 milyon lira restorasyon masrafı ile tüm dini liderlerin katılımıyla  açılışı gerçekleşti. Bulgar ortadoksların  İstanbuldaki göstergesi bu kilise .

Bu yapı Osmanlı -Rus savasında hayatını kaybedn 200 bin rus askerine ithaf edilmiştir.Yan kubbeler ve ana kubbesi yani en buyuk kubbe, gerçekten altın ile kaplı, çan kulesinin bulunduğu yerdeki çanın ağırlıda 25 ton civarında. Saatbaşı çanlar çalar. Cumartesi Günü saat 10.00 da en büyük ayin gerçekleşir saat 11.00 - 12.00 gibi de eğer varsa nikah törenleri düzenlenir. Saat 14.00- 14.30 gibi de vaftiz törenleri yapılır.

Yani burada hayat saat 10.30 itibariyle başlar.

En büyük devlet üniversitesi Sofya Üniversitesi onun hemen devamında arka tarafa doğru devam eden siyah çatılı bina ulusal kütüphaneleri.

Sağ tarafta parlemanto binası bulunuyor. 250 tane milletvekilleri var ama bizde olduğu gibi etraflarında güvenlik çemberi, kapısında polis yok burada sadece meclis toplantıları yapılıyor haftada 2 yada 3 gün . Çalışma ofisleri; bu istıkamette tepesinde  Bulgaristan bayrağı dalgalanan büyük bina ki  başbakanlık binası oluyor, hemen onun karşısında çalışma ofisleri binası var. Bu binaların altları da cafe, restorant. Yani mesai saati dışında yemekte, kahvede direkt halkla bereber yakın temas halindeler. Halkın nabzını sokakta tutuyorlar.

Şehirle aynı ismi taşıyan Ayasofya kilisesi: Sofya bilgelik demek. Ayasofya kutsal bilgelik demek. Ayasofya kiliselerinin en güzeli de İstanbul'dakidir. Bu bir Roma yapısıdır. Taşlarından, tuğlalarından anlıyoruz. Hemen aşağı baktığınızda arka fonda yanan bir ateş var, sönmeyen ateş deniyor buna, Balkan Ülkelerinin çoğunda görüyoruz bunu. Bu antik kentlerden kalma bir gelenek, her kentin giriş kapısı bulunur o kentin giriş kapısı altında da buna benzer bir ateş 7 gün 24 saat boyunca yanar, kentin özgür ve bağımsız olduğunu sembolize eden bir olaydır.

Karşıda görülen dükkanlarda içerde görülen fresklerin, ikona halinin satışları yapılmaktadır. Hz isa, Hz Meryem ikonaları. Bulgarların ikinci dünya savaşında Alamanlarla işbirliği yaptığını söylemiştik. İkinci Dünya savaşından kalma Alman askerlerine ait mataralar, kişisel eşyalar, madalyonların satıldığı dükkanlar vardır burada.

Bulgar krallığının kurucusu Çar Simeon Heykeli; genellikle heykellerde doğum ve ölüm tarihi yazar ama burada durum farklı, görev yaptığı tarihler yazılmıştır.  997-1014. Bu kadar kısa bir sürede ülke sınırlarını genişletmiş olup, o dönemde başkent sayılan Makedonya'nın  Ohrid şehrine  adını veren kişi olarak tarihe geçmiştir. Yapmış olduğu savaş neticesinde askerlerinden 5 bin tanesi esir düşünce, düşman bu 5 bin askeri Ohrid Kalesi'ne yüzer yüzer gönderiyor ve ilk yüzü gönderirken sağ gözü , ikinci yüzü gönderirken sol gözü ...oyarak gönderiyor. Slav dillerinde rid tepe demek, Ohrid te tepede yer alıyor, oh ta bizdeki ohhh mantığı ile bu askerleri gördükçe Ohrit diyor. Çar Simeon'un gözlerinin içine baktığınızda çok sinirli ve  gerçekçi olduğu hissine kapılabilirsiniz.

İkinci kilisemiz Ruski  kilisesi; kendi personeli ki hemen arkada Rus Konsolosluğu bulunmakta imiş, daha çabuk ve kolay ibadetlerini yapsın diye yapılmış .

Ana caddenin devamında o dönemde orduevi olarak kullanılan bina , Mustafa Kemal'in basına yansıyan ilk fotoğrafının çekildiği yerdir, bir yeniçeri kıyafetiyle. Bulgarların ulusal gününde kendisini davet ederler ve bu davete katılan tüm diplomatlar baloya gider gibi kendi ülkelerini temsil eden kıyafetler giyerler, kendiside İstanbul'dan bir yeniçeri kıyafeti talep eder, vermek istediği mesaj şudur; bir dönem bu topraklar Osmanlı hakimiyeti altında idi, bu kıyafetler altında yönetiliyordunuz. Ve o akşam kıyafeti en çok beğenilen kişi olmuştur.

Atatürk 'le ilgili ikinci olay;  Bulgaria Oteli olarak bilinen yer  ve hemen altında da Bulgaria Pastanesi var. Önde gelen diplomatların gidip kahvaltı yaptıkları yer. Mustafa Kemal, bir sabah kahvaltısı için gittiğinde köylü bir vatandaş geliyor malzemelerini çıkarıyor ve bir dilim kek ve süt istiyor, Şef garson  kıyafetinin uygun olmadığını gitmesi gerektiğini söyleyince köylü; sen bana ineğimden ürettiğim bu sütü mü vermiyorsun, benim ürettiğim undan yapılan bu keki mi vermiyorsun deyip gitmiyor kahvaltısını yapıyor ödemesini yapıp ayrılıyor pastaneden. M. Kemal de defterini açıp bir not düşüyor. Benim köylümde bu bilince ulaştığında  biz millet olabiliriz diyor ve ilave ediyor. Köylü milletin efendisidir.

Resmi Geçit Törenlerinin yapıldığı yerin hemen karşısında ulusal sanat galerisi bulunuyor. Bulgarlar  kültürden sanattan edebiyattan tarhten ne olursa olsun tüm ekonomik kriz zamanlarında, savaş zamanlarında bile ayrılmamışlar. Küçük çocukları ellerinden tutarak öğretmenleri tüm etkinliklere getirmişler, getiriyorlar. Anlıyor yada anlayamıyor önemli olan oradaki havayı soluyor olmaları. Meydanda görülen gri çatılı bina askeri bandosunun bulunduğu bina. Bizim ülkemizde de eskiden pazartesi ve cuma günleri bayrak törenleri yapılrdı burada da askeri bando, bayraklarını milli marşları eşliğinde göndere çekiyorlar.

Meydanda boş bir alan etrafında küçük küçük taşlar olan yerde Georgi Dimitrov'un anıt mezarı varmış ama Bulgarlar komünizm gitti, lider de gitti diyerek mezarı almışlar ve temsili bir boşluk olarak kalmış heykelin bulunduğu alan. Meydanın en büyük parkı ve arkasında en büyük tiyarto binası. Kendisini operaya davet ediyorlar bir akşam. Opera dönüşü geri geldiğinde yaverlerinden Şakir'e ''kalk Şakir kalk, biz bu Balkanları niye kaybettik ben anladım'' diyor. ''biz burada yaşayan halkı basit, köylü, ucuz insanlar olarak gördük oysa bunlar sanata, edebiyata, müziğe önem veriyorlar işte biz burayı atladık'' diyor. Atatürk en çok sevdiği Tosca Operası'nıda ilk kez burada izliyor

Gerçekten bunun da etkisi var. 90 lı yılların sonlarına doğru burayı ziyaret eden Mustafa Balbay, Balkan Günlükleri diye bir kitap yazıyor. İstanbul'dan çıkıp bir günde ancak bu şehre ulaşabiliyor ve yolculuk esnasında yanında Sofya'da yaşayan bir Türk'e denk geliyor ve sohbet ediyorlar, sabaha karsi 5.30 - 6.00 gibi buraya ulaşıyorlar. Kahvaltı için Türk ona bir kaç yer gösteriyor. Yürürken parkta sokak lambası altında okuyan birini görüyor Balbay, Evsiz barksız ama edebiyat aşığı olarak düşünüyor. Yanındaki Türk bunların poposu bile bizden daha çok okumuştur diyor. Gerçekten de  ekonomik krizin çıktığı dönemde tuvalet kağıdı almakta güçlük çeken Bulgarların daha önce okuyup istifledikleri gazete kağıtlarını bu amaç için kullandıklarını öğreniyor.

Komünist dönemdeki parti binası gözümüze çarpıyor, üçgen bir yapısı var, en büyük, devasa bina, günümüzde başbakanlık binası olarak kullanulıyor, 4 katlı olup koridorlarının uzunluğu 2.5 km olduğu söyleniyor.

Gül kokulu metro istasyonuna geldik. Bulgaristan'ın Kazanlık denilen bir bölgesi var. Bizim Isparta da olduğu gibi gül üretimi yapılıyor. Kremler, yağlar, kolonyalar satılıyor bu metroda, aynı zamanda Serdica Antik Kentininde girişi burası.

Metrodaki dükkanların vitrinlerinde  mitolojik hayvan oyuncakları gördük. Bulgarlar'da bir gelenek  varmış, yemek pişiriliyor, o yemeğin kokusunu bastırmak için de kabak tatlısı yapılıyormuş cadı bayramına benzer bir ritüelle çocuklar şeker toplamaya çıkıyorlar, yüzlerini kötü kötü boyuyorlar korkunç hale geliyorlar, şeker yada tatlı istiyorlarmış, ''Bocuk gelecek sizi yiyecek, tatlı verirseniz sizi es gececek.''diyorlarmış. Bocuk gecesi adı altında, Keşan'ın Yenimuhacır Köyü'nde de senede bir defa kışın böyle bir ritüel yapılıyor.

Serdico Antik Kenti'nin altı tamamen boş, kanalizasyon sistemi var, etrafında da dükkanlar var. Ayrıca  hamamları ve umumi tuvaletleri (latrina) görebilirsiniz. Soylu bir ailenin oturmuş olduğu sekenelerin olduğu havuzlu bir alanı gördük. Gaziantep, Antakya da dünyanın en güzel  mozaik örnekleri vardır. Avlusu mozaik taşlarla döşenmiş, soylulara ait bir çok yerleşim alanı sergilenmektdir. O dönemde soyluların herbir işi için bir kölesi bulunmaktaydı.  Yemeğini yapan, banyosonu yaptıran hatta kışın latrinalar soğuk olduğu için vatandaş hacetini gidermeden önce gidip taşı ısıtan köleleri vardı. Zengin adam hiçbir iş yapmayıp yan gelip yatınca sadece  düşünüyor ve böylece antik çağda da felsefe akımı doğuyor.

Serdica Antik Kenti eski bir yerleşim yeri. 60 lı yıllara kadar bihaberler, metro çalışmaları ile ortaya çıkıyor kent. Hafta sonları burada çocuklar için etkinlik alanları kuruluyor.

Ayasofya Heykeli yada Milenyum Heykeli'nin olduğu yerde  Dimitrov'un heykeli varmış,  kendisi gidince heykelinide buradan söküyorlar ve Milenyum Heykeli'ni dikiyorlar. Sağ elinde bir çelenk var. Çıkış kökeni de Anadolu, bizim Antakya'dan çıkıyor. Dafne ve Apollon öyküsünden. Tanrı Apollon,  çok güzel olan Dafne'nin peşinden koşuyor ona sahip olmak istiyor ama Dafne tanrılara yalvarıyor vücudunu bir ağaca, kollarını da dallara çeviriyor, yani defne ağacı oluyor. Apollon'da diyor ki bundan sonra her yiğit, her asil, her dövüşçü senin adına yarışacak. Dallarından koparmış olduğu yapraklardan çelenk yapıyor. Olimpiyatlarda kullanılan çelenk bu çelenk . Soldaki elinde de bir baykuş var. Anadolu'da bu kuşa Puhu kuşu da denir. En akıllı kuştur. Akıl ve bilgeliğin sembolü olarak oraya koyuyorlar. Bazı Avrupa ülkelerinde 2 euro ların  üzerinde baykuş resmi vardır.

Buradaki muhafazakar ortadokslar bu heykelin kente hiç uygun olmadığını söylerler, vücut hatları oldukça belirgin olduğundan. Karşıdaki dağ Vitoşa dağıdır . Bu dağın bitiminde de trafiğe kapalı bir cadde vardır. Gece hayatının canlı olduğu cadde. Vitoşa caddesi diye geçiyor.

Antik kenti geçtikten sonra kiliselere ulaşıyoruz. St Petka  Kilisesi bu kilise niye aşağıda diye düşünecek olursanız. O dönemde  bölgeden sorumlu olan Osmanlı Paşası atının üzerine binip gezerken kiliseler onun boyunu aşıp geçmemesi gerektiğinden zemin altında kalmıştır kilise. St Petka Kilisesi Yeraltı Kilisesi olarakta anılır. Tam karşıdaki binanın altında happy yazısı görünür, arka fon siyah, ön kırmızı renktedir, buranın en ünlü kafe restoranıdır. Sebebi ise mini etekli kızların servis yapması ve de biskolata reklamında  oynayan erkeklerin  servis yapıyor olmasıdır. Saat 11 de açılıyor önceden rezervasyon yapmanız gerekiyor. 18 üstü ve 65 yaş altı şartı var girebilmek için.

Banyabaşı Camii; tek aktif Osmanlı eseridir.  Hacı Osman Molla tarafından vakıf ediliyor. Çoğu Mimar Sinan eseri dese de onun buraya geldiği konusunda kati bilgi yoktur, 16 yy da yapılmıştır. Burada Türk nüfusun yanında kaçak yollarla gelip, burada yaşamayı tercih eden  mülteciler de var onların uğrak noktasıdır. Türkiye'nin de bu camiye desteği vardır.

Bulgaristan'ın eti, bisküvisi herkesçe bilinir. Bir de çok meşhur mavi kremi var, zdrave krem. iyi krem Zhenski pazar da bu kremi bulabilirsiniz 1.5 euro.

Sofya'dan çıktıktan sonra sınırkapısı Kalotina'ya  kadar 10- 12 km tek tek döşenmiş arnavut kaldırımlı yoldan yolculuk kalitesini sıfıra indiren yollardan geçiyoruz.

 

Bu yazıyı yazarken Rehberimiz Sabri Kılıç'ın bilgilerinden faydalandım.

 

 

Genel Kültür, Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kars Gezisi

Kars Kalesi

Kalenin içinde 12 yy dan kalma Celal Baba Türbesi, askeri koğuşlar, mescit ve kümbet vardır. Mezarın kalenin valisine ait olduğu söylenir. Sultan II. Abdülhamit’in yaptırdığı kule, ramazanda topun atıldığı kuledir. Çan Kulesi aynı zamanda saat kulesidir. Karşısnda bulunan Aziziye Tabyası ile bu kale Rusların saldırılarına karşı savunmada çok etkili olmuşlardır. Kaleden baktığınızda Cumhurbaşkanı tarafından ucube olarak nitelendirilen ve yıkılan İnsanlık Anıt’nı artık göremezsiniz fakat Kars Deresi üzerindeki taş köprüyü, giriş ve çıkışındaki hamamları, Kümbet Camiini, şehrin diğer tarihi binalarını görebilirsiniz. Kars Kalesi’nin, ilk Urartular tarafından MÖ.8. yüzyılda yaptırıldığı bilinmektedir.

Ani Harabeleri

5 km bulan surları, sur duvarlarından aşağıya açılan kapıları, katedrali, kilisesi, camileri ile aşağıda Arpaçay Nehri ile Ermenistan- Türkiye sınırını teşkil ediyor. 2016 yılında UNESCO Dünya Mirası listesine girmiş, Ani Harabeleri 23 medeniyete ev sahipliği yapmıştır, Kafkaslardan Anadolu’ya ilk giriş kapısıdır. Depremler ve Timur’un tahribatı, bir çok kez el değiştirmesi sonucu zarar gören harabeler 1920 de Ermenistan Cumhuriyeti ‘nden Türkiye Cumhuriyeti’ne geçmiştir. Bugüne kadar 40 kilise şapel ve anıt mezar tespit edilen harbelere, 1001 kilise denilse de arkeologlar abartıldığı kanısındalar. Harabe alanında;

Büyük Katedral ( Fethiye Camii):Kırmızı taştan Ani Katedrali’nin depremler sonucu tavanı yıkılmıştır. Kırmızı tüf taştan inşa edilen katedralin üç giriş kapısı vardır.

Surp Amenap’rikitch Kilisesi(Aziz Patrick Kilisesi):İskele ile ayakta duran kilise kızıl kahverengi volkanik bazalt taşından yapılmış olup, yıldırım düşmesi sebebiyle kuzey cephesi tamamen yıkılmıştır. Zamanında 19 kemeri ve kubbesi olduğu söylenir. İsa’nın gerildiği çarmıhın küçük bir parçasının da burada olduğu rivayet edilir.

Tigran Honents Kilisesi (Surp Krikor Kilisesi ): Aziz Grigor Kilisesi de denir. 12 kenarlı şapeli ve kubbesi hala ayaktadır. Tigran zengin bir Ermeni tüccardır. Kilise arazisini satın alıp, üzerine kiliseyi inşa ettirir ve bunu Aziz Grigor’a ithaf eder. O yüzden , bu isimle de anılır. Kilisenin içinde Gürcü ressamlar tarafından yapıldığı sanılan freksler mevcuttur. Bu frekslerde 16 sahne resmedilmiştir. Aziz Grigor’un kral tarafından yargılanması, işkence görmesi, kralların vaftız törenleri gibi…

Ebul Manucehr Camii: Uçurumun kenarında olup, Anadolu’daki ilk Türk cami olduğu söylenir. Ani şehrinin Selçuklular tarafından fethedilmesinden sonra 1072 yılında Ebul Manucehr Bey tarafından yaptırılmıştır.

Köprü: Arpaçayı üzerinde köprünün harabeleri görülür. İpek yolu nun Anadolu’ya ilk giriş noktasıdır. 6400 metre uzunluğunda ki köprünün zemin katı kervanlar, üst katı yayalar için tasarlanmıştır.

Rahibeler Manastırı,Abughamrents Kilises, Selçuklu Kervansarayı, Selçuklu Sarayı, Büyük ve küçük hamam, iç kale, mağaralar, Horomos Kilisesi, Ateşgede Tapınağı, Genç Kızlar yada diğer adıyla Bakireler Kilisesi belli başlı harabeleridir.

Evliya Camii ve Ebul Hasan-i Harakan-i Türbesi:

Anadoluya gelen ilk evliya ve Alperenlerden olan Hasan-i Harakan-i Türkmenistan’ın Horasan Bölgesinden gelmiştir. Bizans Ordusu ile yapılan bir savaşta şehid olmuş, Alparslan’ın 1064 te Kars şehrine girmesi ile türbesi yapılmış, 1579 yılında da padişah III. Murat emriyle bu türbe Kars’a gelen Lala Mustafa Paşa tarafından yenilenerek, yanına Evliya Çelebi Cami yaptırılmıştır. Ebul Hasan, müritleri ile Anadolu’nun Türkleşmesinde hizmette bulunmuş bir evliyadır, kendisinden sonra gelen Ahmed Yesevi ve Mevlana da bu tasavvuf aliminin görüşlerinden etkilenmişlerdir.

Kanlı Tabya:

18. yüzyılın başında doğu sınırlarını korumak amaçlı Osmanlı İmparatorluğu tarafında inşa edilmiştir. Ülkemizdeki en çok tabyanın bulunduğu Kars’taki 46 tabyadan biridir. 1828 de Rusların bir gece baskını sonucunda tabyadaki tüm askerlerimiz şehit olmuş, duvarlar kana bulanmıştır. Bu yüzden halk arasında adına Kanlı Tabya denilmektedir. Tabya: Muhtelif sayıda kuvvetleri barındıran, etrafı toprak mevzilerle çevrili , içerisinde cephanelikleri, koğuşları, eğitim alanları, avcı siperleri olan taş, beton, veya demirli betondan inşa edilmiş kapalı mevzilere verilen addır. Kafkas Cephesi Harp Tarihi Müzesi olarak vatandaşların ziyaretine açılan müzede, şehitlerimizin çarıkları ışıklandırılarak, aynalarla sonsuzluğa uğurlanmış algısı verilen sergi odası müzenin en çok heyecan veren bölümlerindendir.

Kümbet Camii (12 Havariler Kilisesi):

12 Havari denmesinin sebebi, kubbenin dış duvarlarında 12 havariyi simgeleyen figürlerin olmasıdır. Havari’nin kelime anlamı da dost, yardım eden, bir dava uğruna canla başla savaşan demektir. Kilise 1064 te camiiye, Rusların işgaliyle tekrar kiliseye, 1914 te bizim elimize geçtiğinde bir süre camiye çevrilememiş maddi kaynak sıkıntısı yüzünden. Bir süre depo olarak kullanmış,. Kars arkeoloji müzesinin binası olunca 1964 te de müzeye çevrilmiştir. 1993 ten beri camii olarak kullanılıyor. Caminin inşasında volkaniık bir taş olan bazalt kullanılmıştır. Caminin içi dört yonca yaprağını andıran, dört nişle genişleyen bir yapıya sahiptir kiliseye giriş üç kapıdan olup, ana kapıdan halk giriyor, diğerinden krallar,üçüncü kapıdanda papazlar giriyor,

Kazım Karabekir Beyaz Vagonu:

1921 yılında imzalanan Kars Antlaşmasının ardından Rus heyetince Paşa’ya bu beyaz vagon hediye edilir. Vagonda dinlenme, yemek, kalorifer odası, banyo yer alır. Ahşap malzeme ile döşenmiş vagonda Paşa’ya ait fotoğraflar ve eşyalar sergilenmektedir. Kazım Karabekir bu vagonu Kars – Erzurum arası seyahatlerinde kullanıyordu.

Sarıkamış Şehitliği:

1914 yılında burada 78 bin şehit verdik. Sarıkamış yakınlarındaki Allahüekber dağlarında Kars’ı Ruslardan geri almak için, Başkumandan vekili Enver Paşa’nın talimatıyla girişilen mücadele sonunda 60 bin askerimiz donarak şehit oldular. Soğuk ve açlıkla savaşan mehmetçiğimizi bir kez daha saygıyla anıyoruz.

Çıldır Gölü

Kars, Ardağan sınrları içinde, kışın tamamen donan, 123 kilometrekare büyüklüğünde tatlı su gölümüzdür. Donan gölün üzerinde kızaklarla karın keyfini çıkarırken , etrafındaki restoranlarda gölden çıkan balığınızı yiyebilirsiniz.

Sarıkamış Kayak Merkezi

Kayak merkezi oldukça sakindir, çamların arasında telesiyeje binenlerin, kaliteli, kristal karlar üzerinde snowboardcuların, offpistçilerin keyfi yerindedir. Bu bölgede buzlanma görülmediği gibi kar çok uzun zaman yerde kalır.

Rus Mimarisi

Kentte çarpık bir yapılaşma gözükmektedir. Ruslardan kalan tarihi binalar ve yeni yapılanlar… Kars Ruslar için önem arzetmekteydi ve bu kente hatırı sayılır yatırımlar yapmışlardır. Opera binası, okul, askeri binalar v.s bu gün bile hala sağlam ve kullanılmaktadırlar. Baltık mimari tarzı ile yapılan binalar genellikle bir yada iki katlı olup, taş olarak bazalt yada andezit kullanılmıştır. Bu yapılar gelen ziyaretçilerin beğenisini kazanmıştır. Ruslar buraya Rus azınlığı olan Malakanları getirmişler amaçları Rus yerleşim yeri açmakmış. Karslılar da Malakanlar’dan, onların kültürü olan mandıracılığı öğrenmişler. Kars peynirinin, kaşarının bu kadar ünlü olması bundandır.

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

ISPARTA – BURDUR GEZİSİ





Cumartesi sabahı erkenden yola çıktık. GAP Gezisi Rehberimiz Yasemin Güngör bu gezide de bizimleydi, mutlu olduk.

Aydın otobanından Denizli’ye doğru ilerlerken pek çok antik kentin yanından geçtiğimiz bilgisini verdi rehberimiz ve bizi binlerce yıl önceye götürdü. Dini inanışa göre Adem Peygamber cennetten kovulur ve yaşı ilerlediğinde  barış ve af dileyerek oğlunu elçi olarak cennete gönderir. Cennetteki melek, Adem ölünce dilinin altına yerleştirmesini istediği üç tohum verir, Adem Peygamber ölünce oğlu denileni yapar. Adem’in mezar toprağında bütün ağaçların ilki olan üç ağaç yetişir; sedir, selvi, zeytin. Bu topraklarda pişirilen ilk sıcak yemeğin keşkek olduğunu da söyledi rehberimiz. Antik dönemde tarımda verilen emek ve tecrübenin ışığında ihtiyacın dışında ürün fazlalığı yaşandığını ve insanoğlu arasında ilk kavganın bu fazla ürünü paylaşma konusunda çıktığını ve dünyada bilinen ilk bankanın Efes’te bulunduğunu belirtti.

Selatin Tüneli’nden geçiyoruz. Ülkemizin ilk ve en uzun 2×3 şeritli modern otoyol tüneli üç km uzunluğunda daha sonra yapılan tünellerle uzunluk açısından 3. sıraya düşmüş. Aydın Otoban’ında ilerlerken ”kısa kes Aydın havası olsun” sözünün Aydın’daki  kısa aralıklı yağışlardan dolayı söylendiğini öğrendik.

  Kuyucak’tan geçiyoruz, 35- 40 su kuyusunun açıldığı yer olan Kuyucak adını açılan su kuyularından alıyor. Eski adı Burhaniye olan Buharkent’ten geçerken adıyla ne kadar özdeşleştiğini görüyorsunuz. Jeotermal santralin bulunduğu kentte kilometrelerce uzanan parlak metal borular ve her yerden fışkıran buhar ve sıcak su deprem riskinin de göstergesi aynı zamanda.

Sarayköy, pamuk ürününde ve tekstilde  önemli bir yer. Tekstil antik dönemden bu yana  Denizli ve çevresinde hep ön plandaymış. Bu yörede çok önemli antik kentlerden Hierapolis ve Laodikya’da yünleri çok değerli koyun yetiştiriliyormuş. Pamukkale bölgesindeki sıcak suda kök boyalar çözünüp, kırpılan koyun yünleri boyanır  ve elde edilen ürünler tekstil alanında kullanılırmış. Ayrıca Roma Dönemi’nde Hiristiyanlığın en kutsal yerleri bu bölgede olduğu için hacı adaylarının en çok geldiği yermiş Denizli ve bu yüzden bölge çok zenginmiş.

Denizli’ye ulaştık, önce yürüyerek çarşının döne döne katlarında yükseldiğiniz, tekstil ürünlerinin satıldığı meşhur Babadağlılar İş Hanı’nı dolaştık. Gezeceğimiz değil yemek molası verdiğimiz yer olduğu için ve program Isparta- Burdur ağılıklı olunca bu kentte geçirdiğimiz süre kısıtlıydı. 1927 Enver Kebap tabelasını görünce bu konuda oldukça deneyimliler diye düşünerek içeri daldık. Gramına göre kişi başına düşen et miktarını söylediler ve ortaya tepsiyle üstü pidelerle kaplı kebabı getirdiler. Masalara servis açmayı unutmuşlar diye düşündük önce meğer çatal bıçakla yenmezmiş Denizli kebabı. Et benim için protein almak amaçlı yenilmesi gereken bir gıda o kadar. Et severler etin çok lezzetli ve kıvamında olduğunu söylediler. Masada kurutlmuş acı biber, soğan, domates ayrı bir tabakta etle birlikte servis ediliyor.

Davraz Kayak merkezi’ne gitmek için yola çıktık. Yolumuz üzerindeki Çardak yerleşim merkezi, erozyonla çit sistemi kullanılarak mücadelede çok başarılı bir ilçeymiş. Kullanılan çitler zamanla doğada, doğal bir engele dönüşüyormuş. Çardak Havalimanı, Denizli’ye 65 km. uzaklıkta ve il merkezine en uzak havalimanı unvanına sahip.

Bozkurt ilçesinde geçiyoruz, eski bir Roma yerleşimi Bozkurt ve bu isimden yola çıkarak daha çok partililerin parmaklarını birleştirerek yaptıkları bozkurt kafasını simgeleyen sembolün anlamını rehberimiz şöyle açıkladı: Yukarı kaldırılan serçe parmak Türklüğün, işaret parmak İslam’ın, aşağıda birleşen üç parmak mührün ve üç parmağın alta doğru kıvrılmasıyla serçe ve işaret parmak arasında kalan düzlük te düyanın simgesiymiş. Özetle, Türk-İslam mührü dünyaya damga vuracak demekmiş.

Dinar, Dazkırı Dağları, ve Maymun Dağı eteğindeki Acıgöl’ü görüyoruz. Gölün kıyılarında sodyum sülfat ve potasyum karışımı yığınlar, işlemden geçirilerek ayrıştırılıyor. Yerdeki tuz tabakalarınıda yöredeki hayvanlar yalayarak tuz ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Gölün yarısı Afyon, yarısı Denizli il sınırları içinde. Suyun içeriğinden dolayı adı Acıgöl.

Dinar’dan geçiyoruz, 1995 depreminde ölen vatandaşlarımızı andık. Isparta sınırlarındayız. Lavanta tarlalarını görüyoruz. Fransa’dan getirilen lavantalar bu topraklarda üretilmiş. Kuyucak köyü geçimini lavantadan sağlıyor ve Türkiye’nin lavanta üretiminin % 93 bu köyde gerçekleşiyor. Hasat ağustos ayında, haziran- ağustos ayları arasında mis kokuyu duyabilirsiniz. Kuyucak Lavanta Festivali ağustos ayı başında gerçekleşiyor. Badem ağaçları açmış, çayır çimen yeşilin en koyu tonunda ve lavanta tarlaları alabildiğine uzun . Benim yaşımdakiler bilir, çocukluğumuzda Ayşegül serisi kitaplar okurduk ve kitaptaki resimler çok çarpıcıdır. Doğanın görüntüsü bana Ayşegül kitaplarındaki resimleri hatırlattı. Üzüm ilk kez bu volkanik toptaklarda ıslah edilmiş. Volkanın saçtığı lavlar ölümcül olsada üzerinden zaman geçince topraklar çok verimli hale geliyor. Volkan demek kaliteli üzüm yetiştirmek, verimli arazi demek.

Davraz Kayak Merkezi’ne otobüsle gittik. Bir tarafta Kovada Gölü diğer tarfta Eğirdir Gölü ve ortada Davraz. Türkiye’de Bozcaada açıkları denize sıfır ölçüsü alınan yermiş. Davraz, Toros Dağları’na bağlı denizden yüksekliği 2637 metre. Bizim bindiğimiz telesiyejlerin ulaştığı yükseklik 1963 metre. Hava güneşliydi, telesiyejlerin olduğu yere kadar yürüdük. Görevliler devridaim eden araçlara binmemiz için yardımcı oldular. Bembeyaz uzanan kar örtüsü, kayak yapanların kardaki danslarının ve manzaranın tadını çıkararak ilerledik. Telsiyej beton direkleri kayak yapanların çarpmaları düşünülerek kalın plastikten yapılmış malzemelerle sarılmıştı. Yukarı çıkarken güneş karşımızdaydı, üşümedik; dönüşe geçtiğimizde karşıdan gelen rüzgarla çok üşüdük. Karşımızda gün boyunca yedi farklı renge büründüğü söylenen Eğirdir Gölü ve nefis manzara…. Adı yeni duyulmaya başlayan bir merkez Davraz, turizmi aylara yaymak için yetkililerin çaba sarf ettiğinden bahsetti rehberimiz.

Isparta’ya gül merkezine gidiyoruz. Müftüzade İsmail Efendi, rengi kırmızı, demiroksit oranı yüksek 30 dönüm arazi satın alıyor ve bu araziye gül fideleri dikiyor, amacı gül yağı elde etmek. Etrafındakiler yadırgıyorlar, aradan iki yıl geçiyor, Rose Damascena türü gülden tam hasat alınacakken yağmur ve dolu ürünü vuruyor. ilk ürün dördüncü yılda 1890 da alınıyor. Yöre halkı güllerin kokusundan adeta sarhoş oluyor. İmbikleri önceden hazırlatan İsmail Efendi kozmetik ve ilaç sanayinde kullanılan çok kaliteli gül yağı elde ediyor. Alışılmışın dışında farklı bir iş yaptığını görünce, önce deli diyenler iş başarıya ulaşınca aynısını yaparlar, gül üretimine odaklanırlar ve Isparta’nın kaderi bir anda değişir. Sadece gül değil kardelen, nilüfer, serada karanfil de yetiştiriliyor.

Eski cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel’le aynı adı taşıyan üniversite şehrin gurur kaynağı. Kutlubey Ulu Cami’yi gezdikten sonra şehrin merkezini dolaştık. Gül heykelleri denilen şehri güzelleştirdiğine inanılan görüntüler bana göre kitsch yani zevksiz, kaba. Fotoğraflara bakıp kararınızı verebilirsiniz. Meydandaki saat kulesi ahşaptan yapılmış ve korumak için vernikleniyormuş. Gülsuyu, reçeli, kremi, lokumu gibi yöresel alışverişimizi yapıp kentte yeni açılan Ramada oteline yerleştik. Küçük bir kentte bu kadar başarılı bir konaklama hizmeti almak ” Türkiye’de güzel şeyler oluyor” duygusuna ihtiyacımız olduğu için insanı mutlu ediyor.

Gezimizin son günü, Burdur Gölü’nü izleyerek yolumuza devam ediyoruz. Tuzlanma ve kuraklık nedeniyle gittikçe küçülen bir göl, gölün çekildiğini beyaz alanlardan anlıyorsunuz ve gölü kurtarmak için acil eylem planı devredeymiş. Teke yöresinde, Akdeniz’e geçiş noktasında pek çok antik kentin olduğu bölgedeyiz. Burdur; göl kenarında yaşayan insanlar, gölkent demekmiş.

2008 yılında ” Gezilip Görülmeye Değer Müze ” ödülünü alan Burdur Müzesi’ni gezdik. 60 binden fazla eserin sergilendiği müze zenginliğiyle beni çok şaşırttı. Sagalassos Antik Kent buluntularının sergilendiği müzede; 5 metre boyunda heykeller, 1.60 metre uzunluğunda heykelin tek bacağının sergilendiği bölüm, güneş saati, yakılan cenazenin küllerinin muhafaza edildiği ruhun rahatlıkla çıkıp gitmesinin amaçlandığı bir delik bırakılan topraktan kaplar, çok sevdiği eşinin lahit üzerinde kendisi ile birlikte heykelini yaptıran çok zengin vefalı kocalar, ve daha birçokları…. ”Yaşamın tek adaleti yani bir gün herkesin ölecek olması ” denilir ya, toprak altında evet eşitlik var ama toprak üstünde yine eşitlik yok, lahitlere bakınca kimin zengin kimin orta halli olduğunu ayırt edebiliyorsunuz, fakirlere lahit hak getire! Lahit et yiyen demek. Bu adı mezar soyguncuları koymuş. Ölenlerle birlikte gömülen değerli mücevherler var mı diye lahti açıp baktıklarında kemiklerle karşılaştıklarında bu adı vermişler. Sagalassos bir geçiş bölgesi, pek çok pınar yatağı mevcut ve bu yataklarda ki kil seramiğe çok müsait. Kentte barış var, yemek, barınma gibi insanların asli ihtiyaçları karşılanınca çevreyi güzelleştirmek ön plana çıkıyor. Çok zengin bir kent Sagalassos, Efes kadar zengin ve sanata para harcanıyor, seramik ihraç ediliyor. Müzedeki eserlerin bir kısmı Belçika’ya gönderiliyor ülkemizin tanıtımı için ve 80 bin kişi bu sergiyi geziyor. Antik dönemle ilgili ilginç bilgilerden biri: Nüfüs çoğalmayıp bebekler ölünce insanı bakılarıyla taşa çevirdiğine inanılan Medusa’nın mavi gözlerinin rengindeki giysileri bebeklere giydirirsek, bebeklerin ruhunu kaçıramazlar diye düşünüyorlar. Nazar boncuğunun kökeni o dönemden olsa gerek. Müzeden çıkarken bir kutu içine konulmuş tadımlık ceviz ezmesi ile burun buruna geldik. İlk kez yediğim yöresel bir tatlı; ceviz, irmik, pudra şekeri, toz şeker karışımı nefis bir tat. Hemen herkes bir kutu aldı, satıcıyı becerisinden dolayı çok takdir ettim.

Şehir merkezindeki Saat Kulesi 18. yy da depremden yıkılmış, tekrar yapılmış, deprem açısından riskli bir bölge. 1300 yılında Selçuklular Döneminde yapılan ve deprem nedeniyle bir kaç kez yıkılan Ulu Cami’yi gezdik. Osmanlı sivil mimari örneklerinden olan konakları gördük. Mısırlılar Evi’nde ayrı bir bölümde çocukların oyun odası diyebileceğimiz, pencereleri bile küçücük boyuttaki bölüm çok ilgimi çekti. Taş Oda Konağı 17. yy Kınalı Aşiret Konağı çok görkemli bir bina. Yarışlı gölünden geçtik. 44 km uzunluğunda ve Dikkuyruk kuşunun yaşam alanı.

Ve Türkiye’nin Maldivleri denilen Salda Gölü’ne geldik. Rehberimiz Mars Gölü ‘de diyebilirsiniz dedi. Mars Gezegeni yüzeyi ile Salda Gölü’ndeki magnezyum ağırlıklı beyaz kayaçlar aynı özelliğe sahipmiş. Maldivler diye anılmasının sebebi bu beyaz kayaçlar. Göl suyunun da çok faydalı olduğunu söyledi rehberimiz. Ayaklarınızı mutlaka suya sokun deyince hava çok soğuk ve rüzgarlı olmasına rağmen söylediğini yerine getirdik ve göl kıyısında uzun bir yürüyüş yaptık.

Gezimizi güzelleştiren yol arkadaşlarıma, kaptanımıza ve bilgisiyle samimiyetiyle bizi aydınlatan rehberimiz Yasemin Güngör’e sonsuz teşekkürler..

Alıntı : Birlikte yaptığımız Isparta-Burdur gezisinde Nazike Yaşır Hocamın notlarını paylaştım. Teşekkürler….

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Foça’dan gelen Siren sesleri….

20190308_122421
20190308_122933
20190308_124905
20190308_122841
20190308_123115
20190308_122418

Fok balıklarını andıran adacıkların en büyüğüdür Siren Kayalıkları. Volkanık bir yapıya sahip, yüzyıllar boyunca aşınmış, olağanüstü şekiller ortaya çıkarmış ve rüzgarın sesi, fokların sesi ile birleşip, öyle bir melodi yaymış ki  Foça’nın eşsiz güzellikteki zarif, kıvrımlı kıyılarına, oradan geçen yıllarca kadın yüzü görmemiş denizciler, büyülenip kendilerini çeken bu eşsiz güzelliğe kavuşmanın heyecanıyla kayalara çarparak Ege’nin mavi sularında kaybolup gitmişler.

Homeros Antik Çağ da yaşamış İzmirli bir şairdir. Herkes tarafından bilinen iki eseri vardır. İlyada ve Odysseia Destanları.  İlyada, Yunan ve Truvalı savaşçılar arasında geçen, on yıl süren, sonunda Yunan galibiyeti ile biten savaş destanıdır.

Odysseia ise Truva (Troya) Zaferinden sonra evine dönen Yunan savaşçılarına, denizcilerine aittir. Bu zaferin baş kahramanı Kral Odysseus tur. Savaş biteli on yıla yakın bir zaman olmuş  olmasına rağmen yıllarca da  tanrılar tarafından  bir adada tutsak edilmişlerdir. Sonunda evlerine dönmeleri için tanrılar izin vermiş ve  yolculuk başlamıştır lakin Ege’de ki Phokai (Foça) şehri kıyılarına geldiklerinde Siren in büyüleyici sesine kapılıp, helak olmamak için Odysseus, büyücü Kirke’nin Siren hakkında ki uyarılarını dikkate alarak bütün denizcilerin kulaklarını balmumu ile tıkattırır, kendini bir direğe bağlatır, ağzını da bir süngerle kapattırır ki   bir tek kendisinin duyduğu  büyülü çığlıklara  aldanıp emir vermemek adına . (Mitolojiye göre Siren, eşsiz güzellikte kadın başlı, uzun kanatlı kuştur.)

Sonunda Siren Kayalıklarını rüzgarın uğultusu, dalgaların kıyıya vuran  coşkusu, fokların melodileri ile geçip 20 yıldır göremedikleri ailelerine kavuşurlar.

20190308_122415
20190308_123047
20190308_122640
Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kula Gezisi

20190407_102125
20190407_102512
20190407_150937
20190407_174522
IMG-20190407-WA0157
IMG-20190407-WA0069
IMG-20190407-WA0071
20190407_153411
20190407_152300
20190407_123402
20190407_133310
20190407_120944
20190407_130942
20190407_121854
20190407_132355
20190407_132458
20190407_132504
20190407_132836
20190407_131409
20190407_131233
20190407_133809
IMG-20190407-WA0059
20190407_130313
20190407_120220
20190407_115843
20190407_120315
20190407_115855

Kurşunlu Şelalesi

     Kurşunlu Deresinin üzerine yapılmış yapay şelaledir. Şelale parkında, büyüleyici doğa güzelliklerinin arasında, sadece kuş cıvıltıları ve suyun sesi ile dinlenebilir, huzur dolu anlar yaşayabilirsiniz.

 

Ulubey Kanyonu

    Dünyanın ikinci büyük kanyonudur. İlki Amerika da Arizona dadır. Ulubey Kanyonda otopark,  mağaza ve standlar, cafe, restoran, kanyon yazan fotoğraf çekebileceğiniz bir tabela ve meşhur cam teras bulunmaktadır. 150 metre yükseklikte, 135 metrekare büyüklüğündeki kurşun geçirmez camdan yapılmış terasa, camların çizilmemesi için galoş giyerek çıkıyor, eşsiz manzarayı izleyerek, doğa harikasını fotoğraflayabiliyorsunuz. Kanyondan kıvrılarak akan dere Dokuzdere deresidir. Kanyonun uzunluğu 80 km dir.

 

Kuladokya

    300 kilometrekarelik, Kula Volkanik Jeopark alanındadır. Volkanik patlamalar sonucu  yaklaşık bir milyon yıl onceden başlamıştır oluşumu. Bölge Unesco tarafından koruma altına alınmıştır. Türkiye nin ilk ve tek, dünyanın ise 99. Jeopark alanıdır. (Dünyada sayıları 100 ) Kapadokya ya benzerliğinden dolayı bu isim verilmiştir. Volkanik oluşumlar sonucu ortaya çıkan peri bacaları, volkan konileri, kraterler gezilecek, görülecek doğa harikalarıdır.

Kula ya Yanık Ülke denir. Çünkü Divlit sönmüş yanardağından fışkıran lavlar üzerine kurulmuştur.

 

Kula Evleri

     400 yıllık tarihi bu sokaklarda adeta yaşıyorsunuz. Tarihi Kula evleri genellikle iki katlı olup ahşaptandır.Üst katlar sokağa doğru çıkıntılı  olup, çatıları kiremit ve saçaklıdır. Yollar dar olduğundan yolun iki yanındaki evlerin saçakları birbirine geçmiş durumdadır. Her evin yola bakan penceresi muhakkak vardır ve bunlar tahta kepenklidir. Kula evlerinin hepsinde avlu bulunur. Bahçe duvarları oldukça yüksektir, çünkü yazın yaşamlarını genelikle bahçede ve hayatta geçirirler. Zemin katta ahır, kiler, mutfak bulunur. Tuvalet ve fırın da avlunun bir köşesindedir. Kula Evleri nin sokağa bakan penceresi olduğu gibi hayata bakan pencereleri de vardır.

Türk evlerine giriş avludan olup, Rum evlerinin giriş kapısı sokağa açılmaktadır.

 

 

 

 

Beyler Evi

 

Beyler ailesi tarafından yaptırılmıştır. 18 yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir. Zemin artı iki katlıdır, pencereleri ahşap ve kafeslidir. Ahşap süslemeler saçak kornişlerinde, davlumbazda, nişlerde, tavanlarda, dolap kapaklarında, kapılarda, merdivenlerde görülür.

 

 

 

 

Anemon Konaklama Tesisi

    120 yıl öncesinin konağı restore edilerek butik otel olarak işletilmektedir. Kula evlerine has tarihi dokusu bozulmadan, dekore edilmiş, avlusu ve terası ile orjinalliğini bozmadan misafirlerini ağırlamaktadır.

 

 

 

Nar Çiçeği Hanımeller Pazarı

  Kulalı kadınlar kendi imkanları ile ürettikleri ürünleri, bu tarihi Kula evinde satarak, hem boş zamanlarını değerlendiriyor hem de aile bütçesine katkı sağlıyorlar. Süs eşyaları, takı, kıyafet başlıca ürettikleri el emeği ürünleri.

 

 

 

 

Kurşunlu Camii

    1496 yılıda Saruhanoğullarından Hoca Seyfettin Bey tarafından , Selçuklu mimarı tarzı ile inşa ettirilmiş olup, mimarının kim olduğu konusunda kesin bilgi yoktur. Bir çok yıkım , yangın geçirse de duvarları bugüne kadar yıkılmadan ayakta kalmıştır. Evliya Çelebi camiyi ziyaret edenler arasında olup Seyahatnamesinde camiden söz etmiştir. Caminin aküstiği ibadet edenelerce takdir edilmektedir.  Caminin etrafında ki mezarlar camiye maddi manavi yardım edenlere ait mezarlardır. Hoca Seyfettin Bey in de mezarı buradadır. Caminin minaresi estetik açıdan da çok beğenilmekte ve de 100  basamakla çıkılan minarede iniş ve cıkışlar oldukça rahattır.

 

20190407_102848
20190407_103952
IMG-20190408-WA0100
IMG-20190408-WA0064
20190407_191832
IMG-20190407-WA0070
20190407_151814
IMG-20190407-WA0075
20190407_153117
20190407_123844
IMG-20190407-WA0037
20190407_123234
20190407_132304
20190407_121711
20190407_132743
20190407_132528
20190407_133320
20190407_133310
20190407_131317
20190407_131217
20190407_130830
20190407_130437
20190407_130841
20190407_115923
20190407_120004
20190407_120852
20190407_120917
Fotoğraf, Genel Kültür, Gezi, video kategorisine gönderildi | Yorum yapın

EDİRNE GEZİSİ

Gezi, video kategorisine gönderildi | Yorum yapın

ESKİŞEHİR GEZİSİ

Genel Kültür, Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın

POST-EMPRESYONİZM Sanat Akımı

 

Empresyonizm (İzlenimcilik) modern sanat akımıdır. (Geleneksel resim anlayışının zayıflamasıdır) Doğada gördüklerinin değil, kişide bıraktığı izlenimlerin tuvale aktarılmasıdır.

Post Empresyonizm ( Ard (Geç ) İzlenimcilik ) Sanat Akım’ı 19. yy da Fransa’da doğdu. Post Empresyonist ressamlar, sanat hayatlarına önce empresyonist akım içinde başladılar sonra bu akımın kurallarının dışına çıkarak, resimlerine kendi kişisel düşüncelerini eklediler, Empresyonist Akımın devamı olan Post Empresyonist Akımı başlattılar. Resimlerinde fırça darbeleri kullandılar, ışık ve gölgeye önem verdiler, renkleri birbirine karıştırmadılar, saf renkleri kullandılar (bir örnek vermek gerekirse turuncu rengi oluşturmak için sarı ile kırmızıyı karıştırmadılar, iki rengi yanyana küçük noktacıklar halinde kullandılar uzaktan bakınca bu iki renk turuncu olarak algılandı. Bugün televizyon ve bilgisayar ekranlarında da gördüğümüz küçük renkli noktacıklar uzaktan bakılınca bir bütünlük sağlamaktadır.) Tablolarında mutlaka  gizem oluşturdular ve de  doğada gördüklerine göre değil hissetiklerine  göre resim yaptılar. Vincent van Gogh bu dönemin önemli sanatçılarındandır. Post Empresyonizm, Kübizm (Pablo Picasso) gibi  daha birçok akımların doğmasına öncü oldu.

Bu dönemin önemli birkaç ressamı ve tabloları(Arkas Sanat Merkezi’nde görevli RESİM Öğretmeni Eli Filidis bilgilendirdi.):

Screenshot_20190521-205922_Gallery
Screenshot_20190521-205905_Gallery
Screenshot_20190521-210339_Gallery
Screenshot_20190521-210352_Gallery
Screenshot_20190521-205746_Gallery
Screenshot_20190521-205812_Gallery
Screenshot_20190521-205817_Gallery

Jacques _ Emile blance 1861-1942

Ressam Sickert ve Annesi, Neuville’de Kahvaltı tablosunda; yine bir gizem saklıdır. Yanan bir şömineden kış ayı olduğu anlaşılır, masada semaverin altındaki alev, şöminede olduğu gibi burada da kullanılmıştır. Ressam Sickert sağ elini açmış annesini teselli etmeye çalışmakta, annesi hüzünlü, geçmişe dalmış , oğlunun söylediklerini pek dinlememektedir çünkü kaybettiği eşini düşünmektedir.

 

 

Gaston La Touche 1854-1913

İkizler; bu tabloda ressam ışığı çok güzel kullanmış, kadınların ten rengini tam hissettiği, düşündüğü gibi fırça darbeleri ile resmetmiştir. Burada  vurgulanan iki kadının kucağında ki bebekler değil, resmin gizemi solda ki beşiğin başında duran kız çocuğundadır. Onun bakışları resme duyguyu verendir.

 

 

Jan Sluijters 1881-1957

Şapkalı Kadın Portresi ile modern, özgür, kendine güvenen bir kadın resmedilirken, Duvak Takmış Genç Kadın Portresi ile içine kapalı, itaatkâr bir kadın resmedilmiştir.

 

 

 

Kess van Dongen 1877-1968

Mücevherli Kadın tablosunda gizem kadının kolyesinde gizlidir. Bu kadın çok zengin ve asildir. Kocasının onu genç ve güzel bir kadınla aldattığını öğrenir. Ve kuyumcusuna gider, sadece kendine has olacak, başkasının taklit bile edemiyeceği kolye yapmasını ister. Sonrada ressama bu pozu verir. Ve bu tabloyu şömine üstüne asar. Bir akşam şömine başında üç kişi yemek yerler, sonrasında herkes odalarına gider. İşte burada kolyenin gizemi kendini gösterir. Kocası ile yan odada genç ve güzel sevgilisinin konuşmalarını büyük bir keyifle dinler. Genç sevgili ‘’ Karını benden daha çok seviyorsun. Bu kadar pahalı ve güzel bir kolye...  ‘’der. Adam onu kendisini almadığını söylese de, sevgilisi buna inanmaz ve kapıyı çarparak, gider. İşte burada zengin ve asil kadın kazanmışıtır. Sadece o değil, kuyumcu, ressam da ünlenmiştir ve de tabloya  müthiş bir değer biçilmiştir.

Henri Charies Manguin 1874-1949

Büyük Natürmortun Önünde Jeanne

Bu tabloda ki genç bayan ressamın karısıdır. Ve karısını büyük bir tutku ile sevmektedir.

Ressamın yapmış olduğu bu tablo bir gün kaybolur. Bir sergi hazırlığı esnasında tabloların ambalajları açılırken bir çığlık duyulur, açan kişi bu resimdeki kadın, benim büyükannem der. Herkes şaşırır, sonradan bu resmin fotoğrafını getirir ve bunu ispat eder.

Genel Kültür kategorisine gönderildi | Yorum yapın