Belçika-Hollanda Gezisi(Nazike Yaşır gezi notlarından alıntı)

Manş Denizi’nin altından geçen İngiltere’ye giden tünel girişinin olduğu Lille şehrindeyiz. Tünelde gidiş-dönüş ve servis yolu var. 21 milyar dolarlık proje. Galya Bölgesindeyiz. Flaman ülkesi, iki dilli Flemenkçe ve Fransızca. Belçika’dayız ve yine yolun kenarındaki bir amblemle yeni bir ülkeye geçiyoruz. Brugge, bir Ortaçağ kenti. Araçları ve modern giyimli insanları bir kenara çektiğimizde rahatlıkla Ortaçağda geçen bir filmi Brugge’de çekebilirsiniz. Kenti nehir yoluyla gelenler kurmuş. Kuzeyin Venedik’i diye adlandırılıyor kent. Bütün kanallarda kuğu var ve kuğu kentin sembolü. 17. yy dan itibaren Brugge hiç değişmemiş. Kanallardan ötürü, rutubeti önlemek için her evde sömine yakılıyormuş. Aynı zamanda kent bir Başpiskoposluk merkezi. Meslek loncalarının olduğu binalar ve Mark-Pazar yeri(market) kentin önemli bölgeleri. Belçika danteli ünlü, Brugge’da dantelden yapılmış kent planını gösteren bir harita ilgimizi çekti. Waffle, çikolata ve bira adeta Belçika’nın olmazsa olmazı. Brugge’da pek çok müze var bunlardan biri de bira müzesi, bira yapımı öğretiliyor, biranızı yapıyorsunuz, şişenin üzerine adınızı yazıp teslim ediyorlar, tabii ki belirli bir ücret dahilinde. 1100 çeşit bira var Belçika’da, 450 bira çeşidi de endüstriyel. Kutsal Kan Kilisesi, İsa’nın çarmıhtayken damlattığı kanın sergilendiği kilise. Kent, Unesco Dünya Mirası listesinde, mücevher gibi bir şehir.

Belçika’da Brugge Markt Meydanı 7. yüzyılda çamur deryası bir alanmış. Topraktan set duvarlar yapmışlar, bu alana suyun girmesi engellenerek kurtulmuş. 11.yy da şehirleşme başlamış, Belediye Sarayı hariç 2. Dünya Savaşı’nda bu alan yerle bir edilmiş. Binalar tarihi gibi duruyor ama yeni, kullandıkları kireç taşı malzemesi ve aslına uygun mimari yapılanma, tarihi bir meydan görünümü kazandırmış. Kral Marx’ın ünlü Das Kapital’in ilk cildini yazdığı bina bu meydanda, bir çok da müze var. Verilen serbest zamanda Salvador Dali Müzesi’ni gezdim. Deli Dahi Dali sıfatıyla anılan, hayranı olduğum sanatçının resim ve heykellerinin sergilendiği müzede birçok fotoğraf çekmeye çalıştım. Fotoğrafları büyütüp, incelediğinizde başka bir dünyadan bu adam diyeceksiniz belki, müzeden çıkarken ben böyle dedim. Meşhur patates kızartması yeyip, çikolata alışverişimizi yaptık. İkram edilen çikolatalrın tadına bakmayı bile ihmal etmedik. Burada çikolata kanunu varmış ve çikolataların % 100 kakao yağından imal edilmesi gerekiyormuş. Güneşin yüzünü çok az gören Belçika’da çikolata tüketimi kişi başına yılda sekiz kilogram, mutluluk hormanı seratoninin salgılanmasına yol açan çikolatanın tüketimi bu yüzden fazla dedi rehberimiz. Güneşin yerini çikolata ne kadar tutar bilemedim. Dantelleri çok ünlü, özellikle rahibe işi denilen tür çok ilgi görüyor. Rehberimiz Brüksel’e varmadan önce Belçika’daki Emirdağlılardan bahsetti. Hollanda ve Belçika’daki Emirdağlı sayısı, Türkiye’dekinden fazla imiş. Belçika’da Emirdağlı Belediye Başkanı varmış. Bir televizyon programında izlemiştim, Belçika vatandaşı bir trustle röportaj yapılmıştı.” En çok neyi merak ediyorsunuz?” sorusuna ”Türkiye’nin başkenti Emirdağ’ı ”diye yanıt vermişti trust. Belçika’da namımızın yürüdüğü işlere de imza atmışız çok şükür(!) Kırmızı ışıkta geçen veya dönülmez işaretli yerden döneni görünce ”Türk işi ” diyormuş Belçikalılar.

Brüksel’deyiz. Rehberimiz 1960-1970 arası çok göç alan ve diğer Avrupa şehirleriyle kıyaslandığında daha bakımsız bir kenttir dedi. Belçika’nın 11 milyonluk nüfüsunun %30 u göçmenmiş. Atomium, Brüksel’in sembol yapısı. Expo 1958 Dünya Fuarı’nın teması ”atom çağı” ve bu temaya göre yapılmış. 9 küre ve 23 metrelik tüp kanallarla bağlanan demir atomun 165 milyar kez büyütülmüş halini gösteren dev bir yapı. En tepedeki küre de restorant, diğer kürelerde öğrencilerin bilimsel çalışma yaptığı alanlar var, ücretli gezilebiliyor. Eyfel kulesi gibi bir kaç aydan sonra söküleceği planlanırken çok ilgi görmüş ve kalıcı hale gelmiş. Brüksel’in bir başka simgesi de Çiş Yapan Çocuk, hakkında pek çok rivayet var, bunlardan birisi; 1451 yılında Lotari Dükünü henüz bir çocukken sepetin içinde savaş meydanına götürmüşler. Savaşın en kritik anında Dük sepetten ayağa kalkarak çişini yaparken askerler bunu hücum emri olarak algılamışlar ve Belçika savaşı kazanmış, heykele milli maçlarda Belçika forması giydiriliyormuş, 843 kıyafeti varmış.

Akşam Brüksel’de konakladık ve sabah kahvaltıdan sonta Amsterdam’a doğru yola çıktık, gezimizin altıncı günündeyiz. Amster ırmağın adı, dam ise geçiş noktası anlamına geliyormuş. Hollanda, ülkenin idari iki bölgesinden birinin adı, Netherlend ise ülkenin adı, aiçak topraklar (deniz seviyesinin altı) demek, Hollanda sözcüğü bize daha kolay geldiği için kullanıyoruz. Ülkenin 1/4 deniz seviyesinin altı metre altında, ülkenin en yüksek noktası 322 metre. Denizden toprak kazanan ülke Hollanda. Okyanusun önüne 34 km uzunluğunda 18 metre yüksekliğinde set çekilerek gelgit hareketinin ülke topraklarına zarar vermesi önlenmiş. Bu setten önce gündüz kara, gece deniz olan ülkeymiş Hollanda. Bu setlerin dışında pek çok ırmağın geçiş noktasında bir ülke, bu yüzden sürekli suyla mücadele var. 1200 yeldeğirmeni(teknolojik aygıtlara geçmeden önce kullanılmış) drenajlar, kanallardaki sensörler gibi su seviyesini kontrol eden bir sisteme sahipler. Rehberimiz ilginç bir bilgi verdi. Bir uzman şöyle diyor; Eğer İsviçre halkının tümü bir yıl süreyle ülke dışında tatile çıksaydı geri döndüklerinde ülkeleri hala yerinde duruyor olurdu. Ancak eğer Hollandalılar bunu yapsaydı geri döndüklerinde ülkelerinin yarısı ve evlerinin yüzde 75’i yok olmuş olurdu. Yani su seviyelerini, sistemde aksaklılklar var mı sürekli kontrol etmek zorundalar. Aksi halde tuzlu su, meralarını binbir emekle ülkelerine kattıkları ekili topraklarını yok eder. Bu büyük emek; toprağın kıymetini bilmeyi, saygıyı, korumayı da beraberinde getiriyor elbette. Toprak bu kadar kıymetli ve az olunca araba yerine bisiklete yönelmiş koca ülke. Hafta içi ve hafta sonu kullandıkları iki ayrı bisikletleri varmış. Biri uzun mesafe bisikleti ve teknik donanımı daha güçlü. Bisiklet yolları otoyollarında da var. Sadece bisikletleri yolcu olarak alan tekneleri ve otopark gibi dört katlı bisiklet parkları var. Köyde, şehirde bisiklet geliyor mu diye etrafı gözlemekten helak olduk. Bisiklet yoluna girdiğinizde bisikletli size çarpar ve siz yaralanırsanız cezayı yaralanan ödüyor, bisiklet zarar gördüyse onun bedeli de size ait. Çocuklar ilkokul öncesinde yüzmeyi ve bisiklet kullanmayı öğrenmek zorunda. Her taraf su kanalı olduğu için düştüğünde hayatını kurtarabilsin diye. Çevreye çok önem veriliyor, kanallarda ördekler, kuğular salınarak yüzüyor. Su üstünde yüzen poşet, çöp hiç görmedik. Kanallar sürekli temiz tutuluyor ve Amsterdam’daki kanallarda yüzme yarışmaları gerçekleşiyor. Hava kirliliğini önlemek için elektrikli araba teşvik ediliyor.Evinizin önüne belediyeden yetkililer gelip(özellikle küçük yerleşim birimlerinde) arabanızı şarj edeceğiniz sistemi kuruyorlarmış.

Delft’e gidiyoruz; küçük çok iyi korunmuş tarihi binaları, kralların gömüldüğü tarihi kiliseleri, ünlü ” İnci Küpeli Kız” tablosu – Hollandalı Mona Lisa diye adlandırılır- ressamı Johannes Vermeer Delft’de yaşamıştır onun adını taşıyan bir müze, mavi-beyaz (delft blue) çinileri, antika dükkanları, kanallarıyla biblo gibi bir şehir. Alışveriş için pazara gitmek yerine kanal boyunca yürüyerek ara sokaklarında gezerek şehri tanımaya çalıştık. Botanik Müzesi’ni gezmek istedik maalesef geç kalmışız kapanmış. Doğu kapısı denilen tarihi bir bölgeyi gezdik. Çiseleyen yağmur altında, ördeklerin yüzdüğü içinde nilüferlerin çiçek açtığı kanal aralarında tertemiz havada unutamayacağımız bir yürürüş yaptık. Holanda’da özellikle küçük yerleşim birimlerinde ikinci el mağazalar o kadar çok ki. Az kullanılmış ayakkabıdan tutun da, ceket, elbise, şapka ne arasanız var. Dikkatinizi çekiyorum geliri çok yüksek bir ülkeden söz ediyorum.

Lahey’deyiz. Lahey Adalet Divanı sözünü haberlerde sık sık duyarız. Birleşmiş Milletler’in bir kurumu ve Milletlerarası Adalet Divanı’dır. Barış Sarayı da denilen görkemli binanın önündeyiz. Binanın önünde hiç sönmeyen barış ateşi var ve her dilden barış sözcüğünün yazıldığı bir alan mevcut. Dünyanın çeşitli ülkelerinden getirilmiş taşların oluşturduğu bir alan görülüyor. Türkiye bölümünde Kapadokya’dan gönderilmiş bir taş bulunuyor. Ayrıca Nelson Mandela’nın kaldığı hapishanenin duvarından koparılmış bir parça ve yıkılan Berlin Duvar’ından bir parça taş yer alıyor. Lahey’de Kraliyet Sarayı, yabancı elçilikler yer alıyor, kentin 1/3 ü yeşil alan. Lahey Adalet Divanı’nda yer alan Hollandalı yargıçlar Srebrenista Katliamı’nda Hollanda askerlerinin Boşnakları korumayıp Sırplara teslim etmesini dikkate alarak Hollandalı askerleri suçlu bulmuşlar. Katliama göz yuman suçluların cezasını çektiği hapishanenin önünden geçtik. Hollanda cezaevlerinde kalacak suçlu bulunmadığı için cezaevleri kapanıyormuş, ne diyelim Allah başka dert vermesin.

Rotterdam’a gidiyoruz. Dünyanın en önemli üçüncü liman şehri. 2. Dünya Savaşı’nda 1940 Mayıs’nda bombalanmış. Almanlar şehri kolayca ele geçireceklerini düşünürken ummadıkları bir dirençle karşılaşmışlar. Kenti hava saldırılarıyla ele geçirmişler. 100 bin kişi evsiz kalmış. Savaşta çok hasar gören kent yeni bir mimari anlayışla yeniden inşa edilmiş. Mimarlik alanında okuyan öğrencilerin ufkunu genişletmeleri için bu kenti bence görmeleri şart. Kübik evler en ilginci, altıgen şeklindeki tripleks 78 küp ev ve belli bir açıyla eğik duruyor. Her küp ev bir dalı, 78 küp ev birlikte ormanı temsil ediyormuş. Tetris ev denilen birbirine geçme bloklarla yapılan ilginç binalar gördük ve Hollandalı ünlü filozof Rotterdam doğumlu Erasmus’un adının verildiği köprüden geçtik. Rotterdam Limanı’nda gördüğümüz neredeyse bir apartman boyundaki yolcu gemisinin bol bol fotoğrafını çektik. Avrupanın en büyük limanında toplanan yolcular ( bir daha dönmemek üzere) Amerika’ya giden gemilere buradan binerek yeni kıtaya göç ederlermiş. Amerike’ya giden son geminin kalktığı yerde, göç eden kişilerin anısına bavul heykellerinin bulunduğu bir alan yaratılmış ve gemi bacalarıyla limanın işlevi ölümsüzleştirilmiş.

Atlas Okyanusu kıyısında rehberimizin tavsiyesi üzerine somon, patates kızarması ve iki ayrı sos eşliğinde sunulan lezzetli, bir yemek yedik. Okyanus kıyısında midye kabuğu topladım. Gezi grubundan bir çift yağmura ve havanın serin olmasına aldırmadan okyanusa daldılar, üşümediklerini söylediler ama ben pek emin değilim. Gezimizin son iki gününde konaklayacağımız Amsterdam’daki otelimize yerleştik. Çok yorulduğumuzdan vakit geçirmeden yattık, perdeleride sıkı sıkı kapattık çünkü dışarıdan hala gün ışığı sızıyordu. Derin bir uykuya dalmıştık ki çok yüksek desibelde mekanik bir sesle yataklarımızdan fırladık. Uyku sersemliğiyle duvarlara çarparak önce sesin kendi telefonumuzdan geldiğini zannederek herkesi uyandırdık utancıyla telefonlarımızı susturmak için ekranı açtık. Hayır telefonlarımızdan değildi, odanın telefonuna sarıldık oradan da gelmiyor, sonra yangın alarmı olduğunu idrak ettik. Odanın kapısını açtım, koridorlarda yığınla insan merdivenlere yönelmiş, gidiyor. Önce birisi odada sigara içmiştir, bir şey olmaz diye düşündüm ama Titanic’e de batmaz diyorlardı kahramanlığa gerek yok deyip çantamızı bağrımıza basarak kalbalıkla birlikte bir kat aşağıya inmiştik ki yanlış alarm geri dönün odalarınıza dediler. Geri dönerken bornozlu insanlarla burun buruna geldik. Odamıza dönünce arkadaşım Işık’la bu duruma çok güldük. Neyse, böyle bir hatıra her kula nasip olmaz deyip uykuya daldık, tabii ki siren, yangın merdiveni, alevler eşliğindeki rüyalarla…

Sabah kahvaltıda heyecan yaratan gecenin kritiğini yaptık. Rehberimiz, Hintlilerin dikkatsizliğinden, sistemin çok hassas olduğunu alarmın o yüzden çalmış olabileceğini söyledi. Aklımıza Almanya’ya konser vermeye giden İbrahim Tatlıses’in otel odasında mangal yaktığı geldi. Rehberimiz odada sigara içen veya yemek yapanın 200 euro ceza ödeyeceğini söyledi, alarm çalınca hangi odadan koku geldiğini sistem tespit ediyor, tehlike olmadığı sensörler aracılığıyla onaylandıktan sonra odanın kapısı otamatik olarak kilitleniyormuş. Bir nevi suçüstü yakalanıyor, ceza bedeli otel faturasına ekleniyormuş. Bugün Hollanda’nın tablo gibi güzelliklere sahip köylerine ve yazlıkların bulunduğu sahil kasabalarına gidiyoruz.Yolda geniş yemyeşil meralar ve süt reklamlarında gördüğümüz besili iri büyükbaş hayvanlar gördük. Hollanda, dünyaya en çok kaymak ihraç eden ülke, peynir çeşitleriyle tanınmış bir marka ülke. Rehberimiz diyor ki, bizim Ezine peyniri Hollanda peynirine beş basar, iyi de senin Ezine’ni Türkiye’den başka kimse bilmiyor ki. Sorun tam da rehberimizin dediği gibi marka olmak ve tanınmaktan geçiyor. Kır yaşamını görmek için Marken adlı kasabadayız. Meradaki hayvanların yanında kimseyi göremedik. Her şeyin teknolojik olduğundan bahsetti rehberimiz. Hayvanlar kendiliğinden süt sağım merkezlerine gidiyor, memeleri makinalarla yıkanıyor, sağılıyor, memelerde yara varsa ona göre yazılımı yapılan araçlardan ilaç püskürtülüyormuş. Çiftçiler aile işletmeleriyle gurur duyuyorlar, ülkede Süt Birliği çok güçlü lobiymiş, monarşiyle yönetilen ülkede Kral’ı bile yerinden edebilecek güce sahipmiş. Çevre bakımına ve düzenine çok dikkat ediyorlar, köylerde bahçe düzenini ihmal edersen önce uyarılıyor, düzensizlik devam ederse belediye ekip gönderiyor bahçenin bakımını yapıyor, gönderilen faturada mecburen ödeniyormuş. Köyde peynir üreten bir aile işletmesine gittik. Yerel kıyafetleriyle ailenin kızı bize peynir yapımını anlattı. Lavantalı, isli, biberli, kekikli burada sayamayacağım çeşitte peynir ürünlerinden bahsetti. Peynirleri kesmezseniz dolaba koymaya gerek yok dedi. Peynir kesilmezse altı ay, kesilirse altı hafta dayanıyormuş. Üretici peynir yapımını anlatırken peynir altı suyunu ciltlerine sürerek cildi canlı tuttuklarını söyledi.Tabakların yanında hangi tür peynir olduğunu yazan bilgi notunu okuyarak küçük kesilmiş peynirlerin tadına baktık, alışverişimizi yaptık.

Hollanda’nın simgelerinden biri olan yeldeğirmenini yakından gördük. Yel değirmenlerini durduktan sonra kollarını kesinlikle X biçimine getirmezlermiş, bu işaret kötü bir şey oldu demekmiş, kolları haç biçimine getirirlermiş. Marken bir balıkçı kasabası, daha önce ada iken bir yolla karaya bağlanmış. 500 kişi yaşıyor, nefis evleri, bakımlı bahçeleriyle gözlerimiz kamaştı. Evlerin çok geniş pencereleri var, pencerelerin iç tarafındaki eni geniş bölümü genellikle orkide çiçeği ve çeşitli porselen vazolarla dizayn etmişler, görüntü harika.

Volendam daha büyük bir sahil kasabası, yazlık evler muhteşem, balık ürünleri nefis. Deniz manzarası karşısında midye yedim, çok beğendim. Tahta ayakkabı-Hollanda’nın bir diğer simgesi- imalat yerleri var, hediyelik eşya olarak alabiliyorsunuz. Otobüsle Amsterdam’a dönerken rehberimiz herkes ayağa kalksın ve sol tarafa baksın dedi. Yüksek bir set gördüm ve ürperdim. Setin gerisi deniz ve biz deniz seviyesinin altındaki yoldan gidiyorduk. Burası Netherland yani alçak topraklar denilen Hollanda’yı en iyi anlatan yerdir dedi.

Amsterdam’dayız, zemin suyla dolu olduğu için 11 milyon kazığın üstüne inşa edilmiş bir şehir ve kanallar kenti. Kanalların üzerinde 250 köprü var ve bu köprüler büyük deniz araçları kanaldan geçerken açılıp kapanabiliyor. Bu kentte randevunuza geç kaldığınızda ” köprünün kapanmasının bekledim” dediğinizde geçerli bir mazeret olarak kabul edilebiliyor çünkü doğal olarak trafik duruyor. Amsterdam’da 2500 yüzen ev var, bu evlere elektrik bağlanmış, kanalizasyon sistemine dahil edilmiş, yüzen evler sabit yerlerinde durmak zorunda, yüzemiyorlar. 2. Dünya Savaşı’nda kent tahrip olduğu için konut yetersizliğinden yüzen evlere izin verilmiş, bu evlere günümüzde artık izin verilmiyor. Bisikletliler kenti Amsterdam, kanallar özel bir sistemle temizleniyor, temizlenirken her yıl kanallardan 40 bin bisiklet çıkıyormuş, bütün ülkede bu araç çok gözde ama sanki Amsterdam’da daha yoğun kullanılıyor. Kentin nüfüsu 1 milyon, bisiklet sayısı 1 milyon 200 bin. Hollanda Başbakanı işine, yabancı ülke devlet adamlarıyla görüşmeye bisikletiyle gidiyormuş. İtibarından tasarruf eden Başbakan’ın yere döktüğü kahveyi paspasla temizlediğini bu gözler televizyon haberlerinde gördü. 65 yaş üstü bisiklet kullananlarda ölümlü kazalar oluyormuş o yüzden yaşlılar özel eğitime alınıyormuş. İster istemez ülkeniz aklınıza geliyor yine ve yüreğiniz acıyor. Amsterdam’da tekne turu yaptık. Dağıtılan kulaklıkla Türkça açıklamalarla kent tanıtıldı. Kanal boyunca bazı evlerin yana yatarak yanındaki binaya yaslandığını gördük. Kazıkların üzerindeki kent demiştim, çürüyen kazıklar değiştiriliyormuş.Çok güzel bir turdu, Amsterdam’ı tanımak için bence tekne turu şart. Rehberimiz coffeshop denilen yerlerde hafif uyuşturucu denilen marihuana, haşhaş gibi ürünleri sipariş edip, mekanda veya sokakta içilebileceğini söyledi. Amsterdam sokaklarında dolaşırken sık sık burnunuz iğrenç bir koku algılayacak ve burada uyuşturucu içilmiş diyeceksiniz demişti. Gerçekten de bir müddet sonra nerede içilmiş ayırt edebiliyorsunuz. Meraktan içi esrarlı çöreklerden yiyenler oldu, yerlerde süründü haberiniz olsun dedi rehberimiz.

Amsterdem’ın kalbinin attığı Dam Meydanı’ndayız. Birçok müze, tarihi bina, Kraliyet Sarayı, anıt ve kilisenin bulunduğu alan bir buluşma noktası. 800 yıllık bir geçmişe sahip. Rehberimiz, Amsterdam’ın çok ilgi çeken ünlü sokağını anlattı. Bir dönem denizcilerin toplanma yeri olan bu bölgede gemilerine binip gidenlerin %40 ı ölüyor geri dönemiyormuş. Bunu bilen denizciler her türlü dünyevi zevkleri tatmak istermiş ve bu istekten meşhur Kırmızı Fener Sokağı doğmuş. Dam Meydanı’na çok yakın bu sokakta bir metrekarelik vitrinlerde kırmızı ışıkta kendini sergileyen kadınlar, mavi ışıkta ise transeksüeller varmış. Hollanda ‘da bu tarz yerler dışında hiçbir evde kırmızı ışık kullanılmıyormuş, ve bu sokağı en çok kadınlar merak edip gezmek istiyorlarmış. Amsterdam çiçek pazarını gezdik. Binbir çeşit çiçek, tohum ve lale soğanının bulunduğu pazarda alınan lale soğanlarının Türkiye’deki iklim şartları farklı olduğu için genellikle tutmadığı söylendi. Serbest zamanda The Amsterdam Dungeon adlı interaktif korku ve eğlencenin bir arada sunulduğu ilginç bir müzeyi seçtik, biletimizi aldık. İlk gösteri için zindana tıkılmıştık ki duvarda gösterinin aşamalarını gösteren afişi gördük. Buluşma saatini aşacak bir zaman dilimini kapsadığı için biletimizi ertesi güne değiştirdik. Gezimizin son gecesini geçirmek üzere otelimize haraket ettik. Amsterdam Havaalanına çok yakın olan otelimize giderken bir köprünün altından geçtik, köprünün üstünden de uçak, piste gitmek için ilerliyordu.

Gezimizin son günü, eşyalar toplandı, son kontroller yapıldı, kahvaltıdan sonra otobüsümüze bindik, Amsterdam’ın merkezinde bulunan otoparkta otobüsümüz park edildi, verilen saatte buluşmak için sözleştik. Otoparktan havaalanına gidilecek. Rehberimiz buluşma yerine ulaşmak için bazı merkezi yerleri söyledi, notlar aldık. Bir gece önce Işık’la Amsterdem’da serbest zamanda gideceğimiz yerleri çalışmış notlar almıştık. Amsterdam şehir haritası dağıttı rehberimiz, bu harita da bize yol gösterdi. Bazı orta yaşın üzerinde turist grupları gördük. Rehberleri de dahil olmak üzere kadın-erkek hepsi ihtiyar delikanlı olan bu grupların oluşturulması çok akıllıca geldi bana. Grup üyelerinin birbirinin halinden anlaması, birbirinin hızına ayak uydurmaları grup üyeleri açısından çok rahatlatıcı. Grubumuz farklı yerlere dağıldı, buluşmak için altı saat süremiz var. Bir gün önce ertelediğimiz müze ziyareti için girişteki kuyruğa girdik. The Amsterdam Dungeon adlı çok ilgi gören bir interaktif müze görmeyi tercih ettik. Korku-eğlence karışımı çeşitli dramalarla anlatılan hikayeler ışığında olaylar gelişiyor. Girişte hazırlanmış mizansenle fotoğraf çektiriyorsunuz. Birinizin eline balta tutuşturuyorlar; arkadaşınız kafasını giyotin gibi bir yuvaya koyuyor, baltayı havaya kaldırıyorsunuz, kahkahalarla fotoğraf çektiriyorsunuz sonra yer değiştiriyorsunuz. Başlangıçta yirmi kişilik bir grup oluşturuyorlar. Sayı tamamlanınca bizi bir hücreye tıktılar, üzerimize hücrenin demir kapısını çarparak kapattılar. Bir mühdet bekledik yan taraftan pelerinli yüzü makyajlı biri aniden çıkageldi, yüreğimiz hopladı. Aramızdan birini seçti, onu tek başına küçük bir yere tıktı, tepeden hızla inen demir parmaklıklarla şansız genç içerde kaldı. Bir tünelden geçtik başka bir odaya girdik, her köşede meşaleler yanıyor ve ortam yarı karanlık. Anladığım kadarıyla yine aramızdan seçtiği birini suçlu buldu, dilini kızgın demirle dağlama ve vücudundaki etleri kopartan işkence aletleriyle seçilmiş kişiye işkence yaptı. Sık sık işkence yaptığı kişiyi uyardı, bağırması için teşvik etti, genç bağırırken yaptığı abartılı hareketlere çok güldük. Bizi bir tünele yönlendirdi işkenceci, sırayla girdik. Çok dar ve karanlık tünellerden geçerken başınızın üstünde salkım saçak bulunan nesneler yüzünüze saçınıza değiyor, ayaklarınız yumuşak birşeylere dokunuyor, çığlıklar ve kahkahalar eşliğinde nihayet bir başka odaya geldik. Her yeni oda farklı bir oyuncuyu karşımıza çıkarıyor. Büyükçe bir yere geldik duvar diplerindeki sıralara dizildik, bir hayaletten bahsetti oyuncu, duvarda gelinlikle bir tablosu olan genç ve güzel bir kadını gösterdi ve ayaklarımızı iyice geriye çekmemizi istedi. Tamamen ortalık karanlığa büründü ve yanıp sönen ışıklarla birlikte tablodaki kadın gerçeğe büründü ayaklarımızın dibinde süratle gidip gelmeye başladı, çok korkanlar oldu, başka bir odaya geçtik, arkadaşım Işık arkasındaki müze ziyaretçisini gerçek mi değil mi anlamak için kolunu dürterek kontrol etti, o kadar havaya giriyorsunuz ki. Bu dürtme meselesi aramızda sık sık kahkahalarla anma vesilesi oldu. Bir başka odaya alındık yine farklı bir oyuncu aramızdan bir kadını seçti, onu cadı olmakla suçladı ve odunların arasına kollarını bağlayarak kadını yerleştirdi, odunları tutşturdu, ortalık bir an karardı. Aydınlanmasıyla çok başarılı bir mizansenle seçilen kadın yerine çok gerçekçi görünen bir yanmış ceset gördük. Birbirine açılan odalardan sonuncusuna girdik, çıkabilirsiniz dediler, ama oyuncu yoktu sadec müze ziyaretçileri vardı. Yarı karanlık odada labirentlerde ilerlemeye başladık ama sık sık kendimizle karşılaşıp duvarlara tosluyorduk çünkü duvarlar aynalarla kaplıydı. Nihayet çok çaba sarfederek çıkışı bulduk, çok yaratıcı buldum finali. Yolunuz düşerse bu müzeye mutlaka gidin derim.

Çok ilgi gören bir müze Van Gogh Müzesi, girişte uzun bir kuyruk bekliyorduk ama kimse yoktu. Biletler internetten satılıyormuş ve on günlük ziyaretçi kontenjanı dolmuş, büyük hayal kırıklığına uğradım. Diamond Müzesi’ne gittik biz de. Ev görünümlü üç katlı bir müze. Girişte pırlantanın çıkarılış öyküsü, tarihi, Amsterdan’daki mücevher ticaretiyle ilgili bir video gösteririsi vardı. Kraliyet ailelerinin kolyeleri, taçları, ünlü sanatçıların pırlantaları, pırlantaların kıratlarını gösteren bir tablo, işlenirken hangi aletlerin kullanıldığı gibi bilgi veren bölümler vardı. En ilginci Van Gogh’un Yıldızlı Geceler adlı tablosunun gerçek pırlantalarla yapılmış kopya(replika) tablosunu yapmışlar. Üst katta ise Wimbeldon Turnuvası’nı hatırlatan pırlanta görünümlü raket ilginçti. Her tarafı aynalarla kaplı bir odada bir şarkı eşliğinde ışık gösterileriyle şıkır şıkır aydınlanmış pırlanta odasına girdik. Müze çıkışında kent merkezindeki Vondel Park’ta dinlendik. Rehberimiz pazar yerine mutlaka gidin demişti, pazarı dolaştık ve Amsterdam’ın o ünlü balıklarından biriyle karnımızı doyurduk ve kentle vedalaştık. Havaalanında bavulları teslim ettikten sonra giriş yaparken sizi bir kabine alıyorlar, adeta teslim oluyorum der gibi ellerinizi kaldırıyorsunuz ve kabin etrafınızda dönerek sizi tarıyor. Ülkemize duyduğumuz özlemle yola çıktık. Bu geziden içim burkularak döndüm. Ülkemin her alanda ne kadar geride kaldığını görmek beni çok üzdü. Aklın, bilimin yolundan uzaklaştıkça mesafe daha da açılacak korkarım. Canım ülkemi Üçüncü Dünya Ülkesi seviyesine indirenlere hakkımı, hakkımızı helal etmiyorum.

Bu yazı Şiir kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir