BEŞ ÜLKE BEŞ ŞEHİR(Nazike Yaşır gezi notlarından alıntı)

13 Temmuz’da başlayan gezi, 20 Temmuz’da sona erdi. Yedi gece, sekiz gün süren gezide sırasıyla; Köln, Lüksemburg, Paris, Brüksel, Amsterdam şehirlerinde bulunduk. Üç gece Paris’te, iki gece Amsterdam’da, diğer şehirlerde de birer gece konakladık. Çok yorucu bir o kadar da zevk aldığım çok şey öğrendiğim bir gezi oldu. Cumartesi günü çok sarsıntılı bir uçak yolculuğundan sonra Düsseldorf Havalimanı’na indik. Yolculuğumuz beklenenden uzun sürdü. Pilotumuzun yaptığı açıklama, karşı rüzgardan dolayı yolculuğun yarım saat uzayacağı şeklindeydi. Gezi programımızda Düsseldorf yoktu. Düssel, Ren Nehri’nin bir kolu olan çayın ismi, kent adını bu nehir kolundan alıyor. Gezinin sonuna kadar bize eşlik edecek otobüse binip Köln’e yola çıktık. Rehberimiz İlker Bey gezinin başlangıcında bizi uyardı. Çok yorucu bir gezi olacağını, bir günde birden fazla ülkeye geçeceğimizi, günde bazen 300 km yol gideceğimizi, gezi sonunda belki de toplam 50 km yol yürüyeceğimizi anlattı. Amma da abarttı diye düşündük ve gezi sonunda telefonlardaki adımsayarda yer alan rakamları kilometreye çevirdiğimizde 60 km yi bulduğumuzu gördük. Bu tarz gezileri Asya ülkelerinin ve Türklerin yaptığını söyledi rehberimiz. Aramızda bir balayı çifti olduğunu öğrendik, alkışlarla mutluluk dileklerimizi ilettik. Otobüsle ilgili bazı kurallardan bahsetti rehberimiz; otobüsün 12 saat kullanılabildiğini kalan 12 saatte asla kullanılmayacağını, takometrenin kontrol edildiğini, kurallara uyulmazsa otobüsün trafiğe çıkmasının engellendiğini ve ağır cezalar verildiğini belirtti Bu yüzden saatlere ve kurallara uyma zorunluluğundan bahsetti maalesef diyerek ve bu maalesef bizi gülümsetti. Köln şehrindeyiz. Avrupa’nın hayat kaynağı Ren Nehri. Nehir Avrupa ekonomisinin en önemli su yolu ve taşımacılığın %30 unu sağlıyor. Nehir şehri ikiye bölüyor, nehir üzerinde yedi köprü var. Köprülerden biri Hohenzollern tren köprüsü ve bu köprü üzerinden günde şehirler arası ve ülkeler arası ulaşımı sağlayan 1400 tren geçiyor. Hohenzollern Tren Köprüsü’nden geçerken köprünün tren ve yaya yolunu ayıran bölümde yer alan çelik tellerin görünmediği sıklıkta çevrelenmiş asma kilitler gördük. Sevgililer isimlerini kilide yazıyorlar, köprüye kilitliyor, anahtarlarını nehre atıyorlar, kilitledikleri kalplerini sevgilisinden başka kimseye açmayacaklarına inanıyorlar. Kenti gezerken boyunlarına pembe tüller sarmış veya kısa beyaz duvak takmış kadınlar ve ardında neşeli kalabalık gruplar gördük. Bekarlığa veda partisinin bir gereğiymiş. Duvarında levha asılmış bir binayla karşilaştık. Sembol bir yapıymış ve 11 bin tuğladan yapılmış. Köln’de yaşayan ve 2. Dünya Savaşında soykırım kamplarında ölen 11 bin Yahudi’yi simgeliyormuş. Köln’de sadece 116 Yahudi hayatta kalmış

Köln Katedrali çok görkemli bir yapı. Dünyanın üçüncü, Avrupa’nın ikinci en büyük ibadethanesi. Dış cephesinin büyük bölümü kararmış, bazı yerleride beyaz. Hava kirliliğinden dolayı kararan yerler özel bir teknikle temizleniyormuş. 1248 yılında yapımına başlanmış ve 632 yılda tamamlanmış. Gotik mimari tarzında yani yukarıya doğru sivrilen kuleleriyle yapıldığı dönemin en yüksek binası olmuş. Katedral kutsal emanetlerin olduğu yer, üç kralın kemikleri burada gömülü. Gotik dış cephe cehennem, içi cennetin göstergesi. Dış cephede aniden fırlamış gibi duran heykeller yedi günahı temsil ediyor. Muhteşem, Seven adlı filmi izleyenler bu yedi günahı hatırlayacaklardır. Katedrale giriş ücretsiz, içeride tarihi binanın muhteşemliği,vitrayların eşsiz güzelliği sizi çarpıyor. Sanatın mimarlık, resim gibi dallarının gelişiminde dinin kaldıraç görevi gördüğünü bu tarz eseleri gördüğünüzde daha iyi anlıyorsunuz. 2. Dünya Savaşı’nda kentin %90 ı yıkılmış, katedral daha az zarar görmüş.Nedeni de savaş pilotlarının katedrali işaret noktası olarak görüp ona göre kenti bombalamalarıymış. Bu yüzden hemen katedralin yanına 45 metre derinlikte sığınak kazılmış ve kazı sırasında bulunan tarihi eserler o hengamede korunmuş. Buluntular sığınak girişindeki bölümde sergileniyor. Şehirde gezerken yağmur çiseliyordu, bize göre hava soğuktu ama yayalara açık bölümde bulunan fıskıyelerin altında çocuklar neşeyle oynuyordu. Yaz mevsimi ortalaması 16, kış ortalaması 2 derece imiş.

Lüksemburg’a doğru yola çıktık.Rehberimiz Almanya’nın bütün yollarının betonarme olduğunu söyledi. 2. Dünya Savaşı’nda bu yollardan savaş uçaklarının iniş kalkışı gerçekleşsin diye betonarme yapılmış. Yol kenarlarında güneş enerjisi panelleri ve rüzgar türbinleri gördük. Güneşi bu kadar az gören bir ülkede tükettiği enerjinin %45 ini yenilenebilir enerjiden karşılayan bu ülke ile güneşin hiç eksilmediği kendi ülkemizi ister istemez kıyaslıyor ve iç sızı duyuyorsunuz. Yolda mola verdik. Su, etikette 1.20 euro. kasada ödeme yapmaya gittiğinizde 1.45 euro. Bu fark dikkatimizi çekti. Aradaki fark depozito imiş. Suyu kullandıktan sonra belli yerlerde bulunan otomatlara boş şişeyi atıyorsunuz, depozito ücretini size otamatik olarak geri ödüyor. Almanya 2050 yılında hammadde olarak sadece geri dönüşüm maddelerini kullanacakmış. Al sana bi iç sızı daha!

Lüksemburg 570 bin kişinin yaşadığı bir ülke. Kişi başına düşen milli gelir 110 bin dolar. İstanbul’un yarısı kadar bir ülke. Asgari ücret 2200 euro. Dünyadaki demir cevherinin % 40 ı Lüksemburg’a ait. Parlementer monarşiyle yönetiliyor. Halkın çeşitli katmanlarından insanlar; doktor, işçi, öğretmen… monarka (rehberin kullandığı terim ilgimi çekti hükümdar demekmiş)tavsiyelerini iletiyorlar yani bir çeşit danışman görevindeler. Bu şekilde yönetilen dünyadaki tek ülke. Ülkede doğan çocuklar çok dilli yetişiyor. Resmi dil Lüksemburgca, Fransızca ve Almanca olmak üzere üç dil ayrıca İngilizce de öğretiliyor. Dört dili bir Lüksemburg’lu mükemmel konuşuyor. Moselle Nehri’nin bir tarafı Almanya suyun öteki yakası Lüksemburg. AB’de sınırlar kalktığı için ülke değiştirdiğimizi yol kenarındaki tabelalardan anlıyoruz. Her yer yemyeşil, bakımlı. Ülkede otoyoldan dolayı geyikler karşıya geçemediğinden, geyiklere özel köprü yapılmış ve geyiklerin doğal ortamlarında olduklarını hissetmeleri için köprü ağaçlandırılmış. Benelüks Ülkeleri; Belçika, Hollanda(Netherland) ve Lüksemburg’un ilk hecelerinin birleşmesi ile oluşmuş Avrupa Birliğinin ilk gerçekleştiği ortaklık. Bu ortaklık AET( Avrupa Ekonomi Topluluğu) ile devam ediyor ve bugünkü AB’ye geliniyor. Akşam saatlerinde şehre ulaştık, saat gece 22.00 olduğu halde ortalık aydınlıktı. Otelimize yerleştikten sonra yürüyerek çevre turu yaptık. Her yerde altyapı çalışmaları vardı. Rehberimiz, yaz mevsimi olduğu için (bize göre sıcaklık ilkbahar bile değildi) bu çalışmaların hız kazandığından bahsetti. Caddelerde çok az sayıda insan vardı. Bütün ülke nüfusu hepi topu 500 bin kişi sakinlik bu yüzden diye kendimizce bir açıklama getirdik. Sabah kahvaltısını beğendik. Kahvaltıdan sonra şehir turuna çıktık. Binaların tarihi eserlermiş gibi göründüğüne bakmayın hepsi yenidir, dedi rehberimiz. Avrupa’da kumtaşı bol miktarda bulunuyor, işlenmesi kolay, binalar bu malzemelerden yapılıyor. mimari açıdan estetik görünüme de çok önem verdikleri için hepsi tarihi eser gibi duruyor. Kuzey Avrupa nemli ve soğuk olduğu için binaların dış cephelerinin boyanması söz konusu değil, o yüzden kumtaşı dayanıklı bir malzeme. Yüzlerce yıl önce yapılan görkemli mimari eserlerin ana malzemesi de kumtaşı. Deprem riski yok. Fay hattı geçmiyor, belki de bu yüzden eserlerini korumada başarılılar. Bizim ülkemizi düşündüğümüzde ahşap yalıların yangınlarda yok olması, antik kentleri yerle bir eden şiddetli depremler ve cehalet pek çok değerli varlığımızın yok olmasının sebepleri arasında maalesef.

Lüksemburg turuna devam ediyoruz. Soykırım Anıtı’nı ve Halk Kahramanı Düşes Charlotta de Lüksemburg’un heykelini kent meydanında gördük. Charlotta de Lüksemburg 2. Dünya Savaşında Almanların ülkesini işgali nedeniyle BBC’de halkına moral veren yayınlar yapmış ve çok etkili olmuş. Gastronomi alanında bir nevi krallık tacı olan Üç Michelin Yıldızı’na sahip restorantı gösterdi rehberimiz. Rezervasyonlarını birkaç ay önce yaptırırsanız ve bizim ülkemizde aldığımız bir maaşı verirseniz menüden bir yemek siparişini verip yemeği tadabiliyorsunuz. Binaların çatıları güneşi çeksin diye koyu renk malzemelerle kaplanmış ve kar yere düşerken tehlike arz etmesin diye çatı uçlarına bir çeşit set görevi gören çıkıntılar konulmuş. Lüksemburg’ta müzeler ve internet ücretsiz. Ülkede tarımda çalışan nüfus oranı %1 , beyaz yakalıların (özellikle bankacılık) oranı ise %70.

Yeni Lüksemburg’un dışında en eskisi 17.yy’dan kalma tarihi binaların çok iyi korunduğu eski Lüksemburg bölgesine gittik. Zenginler yukarıda, fakirlerin oturduğu tarihi kent aşağıda bulunuyor, problem isyan çıkma ihtimaline karşı zenginler fakirleri yukarıdan gözlüyormuş. Eski kentin bulunduğu yerde tünel girişleri gördük, tüneller kenti 23 km boyunca sarıyormuş. Silah Meydanı’ndayız. Jan darm yani silah insanları (bizim kullandığımız jandarna) savaş çıktığında silahlarını bu meydana teslim alıyorlar ve savaş ganimetlerini yine bu alanda paylaşıyorlarmış. Bugünkü Lüksemburg ordusu 900 kişiden oluşuyormuş.

Bu yazı Şiir kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir