Hırvatistan Gezisi

Screenshot_20191208-231525_Gallery
Screenshot_20191208-231545_Gallery
20190819_225305
20190819_213707
20190819_213717
20190819_224248
20190819_214251
20190819_214259
20190819_215842
20190819_221241
20190819_221333
20190819_221353
20190819_221414
20190819_221431
20190819_221503
20190819_221657
20190819_221815
20190819_221829
20190819_221923
20190819_222135
20190819_222532
20190819_222619
20190819_222631
20190819_222702
20190819_222720
20190819_222735
20190819_222754
20190819_222805
20190819_223024
20190819_223043
20190819_223100
20190819_223103
20190819_223905
20190819_224010
20190819_224014
20190819_224019
20190819_224027
20190819_224032
20190819_224038
20190819_224200
20190819_224217
20190819_224248
20190819_224241
20190819_225202
20190819_225248
20190819_225451
Screenshot_20191208-235703_Gallery
Screenshot_20191208-234850_Gallery
Screenshot_20191208-234903_Gallery
Screenshot_20191208-235227_Gallery
Screenshot_20191208-234923_Gallery

Hırvatistan, Avrupa Birliği'nin son kapısı, burada dilenci göremezsiniz, Suriye'li, Afgan'lı göremezsiniz, vizeniz olsa bile her an sınır dışı edilebilirsiniz.

Dubrovnik'i akşam vakti gezmek istedik gündüz gelen cruise turları yüzünden Dubrovnik girişinde sıra beklemek zorunda kalabilirdik.

Sol tarafımız uçurum, teknelerin ve yatların olduğu bir sahil şeridi. Adriyatik'in incisi deniliyor buraya. Sırpça da ''dubrova'' iyi manasında ama ''sık ormanlık'' anlamında da kullanılıyor. Gezeceğimiz en büyük, beton, taş şehri. Bir ortaçağ kenti. Sürekli etkinliklerin, festivallerin, konserlerin olduğu canlı, haraketli, turistik bir yer.

Avrupa Birliği üyesi olmakla beraber kendi para birimini kullanıyorlar. Para birimleri Kuna, 7.5 Kuna, bir Euro'ya denk geliyor. Mağazların çoğu Euro ile alış verişi kabul ediyor fakat oldukça pahalı bir şehir. Bir dilim pizza takeway 10 Eura civarında. Burası zengin bir şehir, bunu da hissettiriyor.

Timsah Adasını (Lokrum Adası) görüyoruz, tekneleri demir atmış. Asıl büyük limanı daha ileride, Tudjman Köprüsünün altına 2-3 gemi yanaşabiliyor, 3 ten fazla gemi geldiğinde soldaki Lokrum Adası açıklarına demirliyorlar. Yolcularını küçük filikalarla buraya getiriyorlar. Adanın diğer tarafında ise Dubrovnik'e gelipte mayosunu almaya unutanlar için düzenlenmiş bir plaj var.

Etrafı 2.5 km surlarla çevrili. Surları gezmek yaklaşık 3- 3.5 saatinizi alıyor, tabikii o da ücretli. Dubrovnik demek para demek. Bedava olan Onofrio Çeşmesi, belediyenin suyu akıyor. Yine ucuz olan Gostivar'lı (Makedonyalı) bir dondurmacı, çok ünlü, 1.5 Euro'ya bayağı büyük toplarla dondurma yenilebiliyor. Krem Şanti tadında.

Hırvatistan'a gelmişken kravatlar mevzuuna girmeden olmaz. Kravatı ortaya çıkaran, dünyaya giydiren millet Hırvatlar.

Burada alınacak en iyi ürün; ortaçağdan kalma bir eczanede satılıyor. Güzellik kremi. 10 Euro fiyatı. Krem kutusunun üzerinde bir göz simgesi var, adı yok.

Dubrovnik'e Pile Kapısından girdik. Stradun Caddesi en meşhur caddesi. Onun paralel sokağından ilerleyince Ivan Gundulic Meydanına geldik. Burada Meryem Ana Kilisesini gezdik. Karşısında Rektörlük Binası. Şehrin her yerinde Aziz Vloha Heykeli'ni görüyoruz. Kentin koruyucu azizi olarak biliniyor, memleketi Sivas. Görmüş olduğu bir rüya üzerine buraya bir mesaj gönderir ve kentin Venedikliler tarafından işgal edileceği kehanetinde bulunur, Dubrovnikliler bunu dikkate alırlar, surları daha da güçlendirirler ve beklenen gün gelir, güçlü surlar olunca savunma da güçlü olur dolayısıyla kent zarar görmez, o yüzden de kentte 50 ye yakın heykeli bulunmaktadır.

Dubrovnik savaştan nasibini alan yerlerden bir tanesi. Saraybosna'daki gibi kurşun izleri göremedik ama burada da acılar yaşanmış. O dönemde Karadağ, Sırbistan'ın donanmasının bulunduğu yer. Savaş patlak verdiği zaman Hırvatlarla Boşnaklar işbirliği yapıp, bu kenti bombardımana tutunca binaların bir çoğu zarar görür, kimisinin çatısı, kimi tamamen yanar. Katolik bir ülke olduğundan, ve Avrupa 'ya yakın olmasından katolik dünyası burayı hemen ayağa kaldırır.

Lovrjenac Kalesini görüyoruz. Aşağıda da Minceta Kulesini. Muazzam bir savunma sistemini geliştirmişler. O dönemde burada 20.000 kişinin yaşadığı tahmin ediliyor, günümüzde burada aktif olarak yaşayan 3.500 Dubrovnikli olduğu söylenir.

1432 yılında 15 yy da kapalı bir şehre su getirmekle övünürler. 25 km yukarıda, teleferiğin bulunduğu yerdeki haçın arkasındaki dağdan suyu, akuadükler vasıtasıyla getiriyorlar. Onofrio Çeşmesinden akan su, dağlardan gelen, belediyenin suyu. Bu çeşmenin buraya yapılması nedeni; kente birisi geldiği zaman ki; iki noktadan gelebiliyor. Bir deniz yolu diğeri kara yolu. Burası çok büyük bir şehir olduğudan ve dışarıdan gelenleri veba salgınlarından arındırmak için kontrol ve temizlik maksadıyla çeşmeyi kalenin girişine yapmışlar.

Stradun Caddesinin altı tamamen kanalizasyon sistemi. Yukarıdan gelen bir direnaj sistemi ile birlikte bütün kanalizasyon sistemini atık biriktirme alanında topluyorlar, gezerken tam da bu alanda kokuyu hissedebilirsiniz. Burada her an yağ, sarımsak ve kanalizsyon kokusu burnunza gelebilir. Çünkü kapalı bir alana sıkışmış bir kent.

Kaleye girmiş olduğumuz nokta itibariyle büyük bina görüyoruz. Saviour Kilisesi. Ara sokakta da orta çağdan kalan eczane. Eczanenin özelliği, orada çalışan rahipler ve rahibeler tarafından açılmış olması yani hem dini faaliyetlerini yaparken pozitif bilimden de vazgeçmemiş olmaları. Günümüze kadar gelen bir müze etkisi oluşturması. O meşhur krem de burada satılıyor. Yan tarafta da Fransisken Manastırı. Bu şehirde, kent merkezinde aristokratlar ve soylular yaşıyormuş ne kadar soylu olsa da gelenek ve uygulamalar, kanunları varmış. Mesela bir evde 3 yada 4 kız varsa sadece en büyük kız evlenebiliyor diğer kızlar manastıra gitmek, rahibe olarak hayatına devam etmek zorundaymış.

Manastır binasının giriş kapısının sol tarafında  duvara tırmanmaya çalışan büyük, küçük insanlar gördük, bunlar  hafif yamuk olan taş üzerinde  belli bir süre hiçbir yere tutunmadan durmaya çalışıyorlardı. Bu gelenek o dönemde şehri korumakla görevli şövalyelerin, şövalye olabilmeleri için düz duvarda uzun süre durabilme testiymiş.

Binalar genellikle 3 katlı olup, en son kat yarım kırma çatı sistemine sahip. Mutfakları o dönem çatıya yapıyorlarmış. Çünkü kapalı bir şehirde çıkacak yangın bütün bir şehri sarabilir ve çatıda çıkacak bir yangına müdahale daha kolay olabilir.
Günümüzde kalenin aşağılarında daha çok kafe restoranlar bulunuyor, asıl yaşam yukarılarda.

Bir binada yazı görüyoruz. Türkçe karşılığı ''içime bir ateş düştü söndürecek yardım edecek bir ele ihtiyacım var.'' Manastıra giden kız çocuklarından bahsetmiştik. Aristokrat ailelerin oğlan çocukları da var. O dönem de kölelik çok yaygın ve erkekler evlenecek kız bulamadıklarından evde hizmetkarlık vazifesi gören bayanlarla gayrimeşru ilişkiler yaşıyorlar ve sonucunda da çocuklar dünyaya geliyor ve bu duyulmasın diye doğumu yapacak kadına parayı verip gönderiyorlarmış, bu o kadar yaygın hale geliyor ki o yüzden buraya yetimhane yapıyorlar ve kadın çocuğunu buraya sabaha karşi bırakıyor. Bizde de eskiden buna benzer  haremlik selamlık bir gelenek vardı. (Kendi etrafında dönen bir dolap, genellikle yemek servisinde kullanılan, kadın erkek birbirini görmeden yemek servisi yapılsın diye.) Burada da çocuğunu teslim edecek kadın bu döner platforma çocuğunu koyuyor, kapıyı çalıyor, ışık yanınca platformu döndürüyor diğer taraftan yetimhane görevlileri çocuğu alıyorlar böylece çocuğu kimin bıraktığı bilinmiyor. Çocuk 6 yaşına kadar bakılıyor sonra başka bir eve köle olarak veriliyor. Ama bu 6 yıllık süre için de kadın durumunu düzeltmişse gelip çocuğunu alabiliyor, çocuğunu tanıyabilmesi adına da bir bozuk parayı ikiye bölüyor, çocuğu teslim ederken bir parçası çocukta diğeri kendisinde kalıyor, geri almaya geldiğinde bunlar eşleştiriliyor ve çocuğuna kavuşuyor.

Burada tabela kirliliği yok. Sokak lambaları aynı zamanda tabela. Çok sıcak ama klima sistemi yok. Binalar taş bina, yuvarlak delikler ve çengeller dikkatimizi çekiyor. Yazın serin kışın da sıcak oluyor içerileri. Dışarıdaki çengellere perdeleri geriyorlar üzerine su atıyorlar hafif bir esintiyle bile klima etkisi yapıyor, binayı serinletiyor. Dış çeperlerinde ki makaralar da İstanbul'daki Fener Balat semtinde görülen, çamaşırları asmak için yapılmış bir sistem.

Evi bombalanan sanatçının evinin önundeyiz. Bombalandığı zamanki fotoğrafları, 1991 yılı kent planını, evlerin farklı renklerini, yara alan evin fotoğraflarını, evin sahibinin fotoraflarını görüyoruz. Arada sırada balkona çıktığında, kendisini görmek mümkün. Bu sanatçı ''Özgürlük hiç bir şeye değişilmez'' sözü ile hatırlanır.

Burada binalar hiç gözü yormuyor, panjurları ya yeşil ya da beyaz. Kimse kafasına göre boyayamıyor.

Ivan Gundulic meydanındayız. ikinci büyük meydanı. Ivan Gundulic'in heykeli tam karşımızda, kendisi ünlü şairlerinden, en meşhur kitabının adı da Osman, Yedikule zindanlarında boğdurularak öldürülen Osman. Kitapta, Osmanlı'nın bu coğrafyaya gelişi ile ilgili hikayeler de var. 1389 yılında Osmanlılar buraya ilk kez gelmişler, Fatih in İstanbul'u alması ile de tekrar geleceklerini biliyorlardı, İstanbul'u alan, Roma ya kadar gelir diyorlardı ve o dönemde kalenin surları yükseltilmiş, güvenlik arttırılmıştı. Yine de Dubrovnıkliler savaş olursa yenileceklerini, bunu masa başında çözmeleri gerektiği fikrindeydiler ve öyle de yaptılar. Osmanlı geldiğinde, hiçbir şekilde yeniçeri içeri girmesin, halk tedirgin olmasın, biz sizin egemenliğinizi kabul ediyoruz, bir yıllık 12 bin beşyüz altını vermeye razıyız dediler.  Osmanlı güvenliği sağlamak adına şehrin 60 km uzağına askerini yerleştirdi, Dubrovnik'te isyan çıkarsa bastırmak aynı zamanda Dubrovnik şehrinin de korunmasını sağlamak adına.

Heykelin solunda kalan anıtta bir kadın tahtta oturuyor, tahtın altında kalan halıyı çekmek isteyen ejderha var ve buna engel olan da bir arslan, ejderha Venediklileri temsil ediyor. Venedikliler  deniz ticaretinde çok iyiler, Dubrovniği alaşağı edip Adriyatik kıyısından silmek istiyorlar onun karşısında da Osmanlılar var, Dubrovnik'e destek oluyorlar. Bu anlatılan olumlu hikayeydi . Olumsuz olansa; diğer tarafta gözleri yaşlı baba kızının buradan alınıp İstanbul'a hareme götürülmesini izliyor. Osmanlılar zamanında birçok insanı köle  yada devşirme olarak alıp İstanbul'a götürmüşlerdir.

Ivan Gundulic Meydanında, gündüz sabah 08.00 gibi bir pazar kuruluyor burada yaşayan halkın alışverişi için, öğleden sonra da 15.00 gibi tezgahlar kapanıyor, karşıdaki otelin hizmtine sunulmak üzere masalar dışarı çıkarılıyor yada bir organizasyon, kokteyl yapılacağı zaman ona göre organize ediliyor. Söylentiye göre bu otelin sahibi Türkiyeden. Gecelik konaklama ücreti 700-800 euro civarında. Ortaçağ tarzı demirbaşlıklı karyolaların olduğu, mefruşatın o çağa göre düzenlendiği bir otel. Yine en pahalı restoranlardan biri de Defne restaurant.

Dubrovnik in bu kadar ünlü olmasının nedeni savaş ve sonrası ayağa kalkması, birde Game Of Thrones Taht oyunları dizisinin burada çekilmiş olmasıdır.  Buranın belli başlı görüntülerini set amacıyla önceden alıyorlar, birkaç yürüyüş sahnesi çekiliyor, yani dizinin tamamı burada çekilmiyor, bu kadar kalabalık bir şehirde bu mümkün değil zaten. Halka sesleniş  merdivenleri  ve utanç yürüyüşünü diziyi seyredenler, burada birebir yaşıyorlar.

Rektörlük Binasını geçtikten sonra karşımızda teleferiği görüyoruz. (Teleferike bindiğinizde, gidip gelmek 40-45 dakikada, 25 Euro'ya Dubrovnik'in eşsiz manzarasını seyredebilir, fotoğraf çekebilirsiniz.)Teleferikten aşağı doğru indiğinizde, aydınlatılmış olan bina Aziz heykeli ve adına yapılan kilise. Tam karşımızdaki bina da gümrük binası denizyolu ile gelen ürünlerin sayımının yapıldığı, depolara konulduğu ve mühürlendiği bina. Gümrük binasının üzerinde  bize ait olan bir simge var . Mezar taşını andıran sarıklı bir  simge. Politik anlamda diyorlar ki ''Osmanlının başımızın üzerinde yeri var''

Sağımızda kalan Rektörlük binasının üniversite ile ilişkisi yok, rektör  kentin yönetiminde söz sahibi olan kişi demek. Belediye Başkanı, vali gibi. Rektör olabilmek için 50 yaşını geçmiş ve 12 kişilik heyetçe seçilmiş olmak gerek. Görev süresi 30 gün olup, 30 gün sonunda hesap sorulur konuma geliyorlar ve  seçildikleri günden itibaren aile fertlerinin hiçbiri ile görüşmüyorlar, onlara eşlik eden asistanlar tüm görüşmeleri kayıt altına alıyorlar ve 31. gün de bir başka rektör  geliyor.  Sistem güzel kurulmuş ama bu 12 kişilik heyeti tayin eden de arisrokrat aileler dolayısıyla  adamın 30 gün boyunca yapacağı işler önceden belirlenmiş gibi.

 

Limana geldiğimizde dikkatimizi çeken ışıl ışıl yanan büyük bina; denizyolu ile kente gelenler ki bunlar uzun dönem denizde kaldıklarından( 5 - 6 ay) vücutlarında bazı hastalıklar olabilir düşüncesi ile 40 gün boyunca burada karantina da kalmak zorundalar. Aynı sistem İzmir Urla da ki Karantina adasında da vardı. Mübadele döneminde gelenlerin şehre girmeden önce aşılarının yapıldığı, kıyafetlerinin temizlendiği, bir mühdet konaklayıp sonra şehre girdikleri yer.

40 gün kalıyorlar dedik ama bu adamlar zaten ticari amaçla gelmişler, mallarını indirmeleri, acentalarla görüşmeleri gerek. Bu yüzden gürdüğümüz 5 pencereden işlerini takip etmek zorundalar, zaman kaybını da önlemek adına.  Bizden Evliya Çelebi de buraya gelmiş ama su yolu ile geldiği için 40 gün bekleyeceksin denilmiş,  iki günden fazla kalamamış sadece surların üzerinden şehre girmeden, bakıp geçmiş . Limanın son noktadaki binası Akvaryum Müzesi, deniz suyu kullanılarak yapılmış akvaryumda egzotik balıkların yanısıra deniz atı koleksiyonu bulunmaktadır.

Bu kent tarisel süreçte üç büyük deprem geçirmiş en büyüğü 16. yy sonunda. Her depremde de  kale surları güçlendirilmiştir. Savaş tarihi Müzesinde  binaların nasıl değişime uğradığını görebilirsiniz.

Kentin Ploçe Kapısı, arka tarafta ve Yahudi mahallesi girişi bu kapıdan yapılıyor, onlar için ayrı bir kapı yapmışlar. Şehirde katolik klisesi, ortodoks klisesi ve sinogog görebildik. Cami de var ama adı Mecnuz diye geçiyor buranın % 5 lik bir Boşnak nüfüsu var

Saat kulesinin olduğu yerdeyiz. Kentin tüm duyurularının yapıldığı yer. Kulenin en tepesinde çanın etrafında iki tane yeşil adam heykeli ilk yapıldığında ahşaptan olup sonradan bronza çevrilmiş. Çanın 12 ton olduğu söylenir. Küçük çanlarıda görebiliyoruz. O dönemde kente bir saldırı yapıldığı zaman dışarıdan gelen kişiler durdurulsun ve ahali bir an önce organize olsun diye bu çanlar çalınıyor, kentin kapıları kapanıyor, savunmaya geçiyorlarmış. Saate baktığımızda yelkovanın olmadığını görüyoruz. Dubrovnikliler saat bazında yaşarlar, dakikaların hiçbir önemi yokmuş. Hemen aşağısında ayın konumunu gösteren bir küre mevcut. Bu meydanda  her türlü etkinlik yapılıyor. İskele kurularak, konser, tiyatro v.s etkinlikleri izlemek mümkün.

 

 

Bu yazı Şiir kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir