ISPARTA – BURDUR GEZİSİ





Cumartesi sabahı erkenden yola çıktık. GAP Gezisi Rehberimiz Yasemin Güngör bu gezide de bizimleydi, mutlu olduk.

Aydın otobanından Denizli’ye doğru ilerlerken pek çok antik kentin yanından geçtiğimiz bilgisini verdi rehberimiz ve bizi binlerce yıl önceye götürdü. Dini inanışa göre Adem Peygamber cennetten kovulur ve yaşı ilerlediğinde  barış ve af dileyerek oğlunu elçi olarak cennete gönderir. Cennetteki melek, Adem ölünce dilinin altına yerleştirmesini istediği üç tohum verir, Adem Peygamber ölünce oğlu denileni yapar. Adem’in mezar toprağında bütün ağaçların ilki olan üç ağaç yetişir; sedir, selvi, zeytin. Bu topraklarda pişirilen ilk sıcak yemeğin keşkek olduğunu da söyledi rehberimiz. Antik dönemde tarımda verilen emek ve tecrübenin ışığında ihtiyacın dışında ürün fazlalığı yaşandığını ve insanoğlu arasında ilk kavganın bu fazla ürünü paylaşma konusunda çıktığını ve dünyada bilinen ilk bankanın Efes’te bulunduğunu belirtti.

Selatin Tüneli’nden geçiyoruz. Ülkemizin ilk ve en uzun 2×3 şeritli modern otoyol tüneli üç km uzunluğunda daha sonra yapılan tünellerle uzunluk açısından 3. sıraya düşmüş. Aydın Otoban’ında ilerlerken ”kısa kes Aydın havası olsun” sözünün Aydın’daki  kısa aralıklı yağışlardan dolayı söylendiğini öğrendik.

  Kuyucak’tan geçiyoruz, 35- 40 su kuyusunun açıldığı yer olan Kuyucak adını açılan su kuyularından alıyor. Eski adı Burhaniye olan Buharkent’ten geçerken adıyla ne kadar özdeşleştiğini görüyorsunuz. Jeotermal santralin bulunduğu kentte kilometrelerce uzanan parlak metal borular ve her yerden fışkıran buhar ve sıcak su deprem riskinin de göstergesi aynı zamanda.

Sarayköy, pamuk ürününde ve tekstilde  önemli bir yer. Tekstil antik dönemden bu yana  Denizli ve çevresinde hep ön plandaymış. Bu yörede çok önemli antik kentlerden Hierapolis ve Laodikya’da yünleri çok değerli koyun yetiştiriliyormuş. Pamukkale bölgesindeki sıcak suda kök boyalar çözünüp, kırpılan koyun yünleri boyanır  ve elde edilen ürünler tekstil alanında kullanılırmış. Ayrıca Roma Dönemi’nde Hiristiyanlığın en kutsal yerleri bu bölgede olduğu için hacı adaylarının en çok geldiği yermiş Denizli ve bu yüzden bölge çok zenginmiş.

Denizli’ye ulaştık, önce yürüyerek çarşının döne döne katlarında yükseldiğiniz, tekstil ürünlerinin satıldığı meşhur Babadağlılar İş Hanı’nı dolaştık. Gezeceğimiz değil yemek molası verdiğimiz yer olduğu için ve program Isparta- Burdur ağılıklı olunca bu kentte geçirdiğimiz süre kısıtlıydı. 1927 Enver Kebap tabelasını görünce bu konuda oldukça deneyimliler diye düşünerek içeri daldık. Gramına göre kişi başına düşen et miktarını söylediler ve ortaya tepsiyle üstü pidelerle kaplı kebabı getirdiler. Masalara servis açmayı unutmuşlar diye düşündük önce meğer çatal bıçakla yenmezmiş Denizli kebabı. Et benim için protein almak amaçlı yenilmesi gereken bir gıda o kadar. Et severler etin çok lezzetli ve kıvamında olduğunu söylediler. Masada kurutlmuş acı biber, soğan, domates ayrı bir tabakta etle birlikte servis ediliyor.

Davraz Kayak merkezi’ne gitmek için yola çıktık. Yolumuz üzerindeki Çardak yerleşim merkezi, erozyonla çit sistemi kullanılarak mücadelede çok başarılı bir ilçeymiş. Kullanılan çitler zamanla doğada, doğal bir engele dönüşüyormuş. Çardak Havalimanı, Denizli’ye 65 km. uzaklıkta ve il merkezine en uzak havalimanı unvanına sahip.

Bozkurt ilçesinde geçiyoruz, eski bir Roma yerleşimi Bozkurt ve bu isimden yola çıkarak daha çok partililerin parmaklarını birleştirerek yaptıkları bozkurt kafasını simgeleyen sembolün anlamını rehberimiz şöyle açıkladı: Yukarı kaldırılan serçe parmak Türklüğün, işaret parmak İslam’ın, aşağıda birleşen üç parmak mührün ve üç parmağın alta doğru kıvrılmasıyla serçe ve işaret parmak arasında kalan düzlük te düyanın simgesiymiş. Özetle, Türk-İslam mührü dünyaya damga vuracak demekmiş.

Dinar, Dazkırı Dağları, ve Maymun Dağı eteğindeki Acıgöl’ü görüyoruz. Gölün kıyılarında sodyum sülfat ve potasyum karışımı yığınlar, işlemden geçirilerek ayrıştırılıyor. Yerdeki tuz tabakalarınıda yöredeki hayvanlar yalayarak tuz ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Gölün yarısı Afyon, yarısı Denizli il sınırları içinde. Suyun içeriğinden dolayı adı Acıgöl.

Dinar’dan geçiyoruz, 1995 depreminde ölen vatandaşlarımızı andık. Isparta sınırlarındayız. Lavanta tarlalarını görüyoruz. Fransa’dan getirilen lavantalar bu topraklarda üretilmiş. Kuyucak köyü geçimini lavantadan sağlıyor ve Türkiye’nin lavanta üretiminin % 93 bu köyde gerçekleşiyor. Hasat ağustos ayında, haziran- ağustos ayları arasında mis kokuyu duyabilirsiniz. Kuyucak Lavanta Festivali ağustos ayı başında gerçekleşiyor. Badem ağaçları açmış, çayır çimen yeşilin en koyu tonunda ve lavanta tarlaları alabildiğine uzun . Benim yaşımdakiler bilir, çocukluğumuzda Ayşegül serisi kitaplar okurduk ve kitaptaki resimler çok çarpıcıdır. Doğanın görüntüsü bana Ayşegül kitaplarındaki resimleri hatırlattı. Üzüm ilk kez bu volkanik toptaklarda ıslah edilmiş. Volkanın saçtığı lavlar ölümcül olsada üzerinden zaman geçince topraklar çok verimli hale geliyor. Volkan demek kaliteli üzüm yetiştirmek, verimli arazi demek.

Davraz Kayak Merkezi’ne otobüsle gittik. Bir tarafta Kovada Gölü diğer tarfta Eğirdir Gölü ve ortada Davraz. Türkiye’de Bozcaada açıkları denize sıfır ölçüsü alınan yermiş. Davraz, Toros Dağları’na bağlı denizden yüksekliği 2637 metre. Bizim bindiğimiz telesiyejlerin ulaştığı yükseklik 1963 metre. Hava güneşliydi, telesiyejlerin olduğu yere kadar yürüdük. Görevliler devridaim eden araçlara binmemiz için yardımcı oldular. Bembeyaz uzanan kar örtüsü, kayak yapanların kardaki danslarının ve manzaranın tadını çıkararak ilerledik. Telsiyej beton direkleri kayak yapanların çarpmaları düşünülerek kalın plastikten yapılmış malzemelerle sarılmıştı. Yukarı çıkarken güneş karşımızdaydı, üşümedik; dönüşe geçtiğimizde karşıdan gelen rüzgarla çok üşüdük. Karşımızda gün boyunca yedi farklı renge büründüğü söylenen Eğirdir Gölü ve nefis manzara…. Adı yeni duyulmaya başlayan bir merkez Davraz, turizmi aylara yaymak için yetkililerin çaba sarf ettiğinden bahsetti rehberimiz.

Isparta’ya gül merkezine gidiyoruz. Müftüzade İsmail Efendi, rengi kırmızı, demiroksit oranı yüksek 30 dönüm arazi satın alıyor ve bu araziye gül fideleri dikiyor, amacı gül yağı elde etmek. Etrafındakiler yadırgıyorlar, aradan iki yıl geçiyor, Rose Damascena türü gülden tam hasat alınacakken yağmur ve dolu ürünü vuruyor. ilk ürün dördüncü yılda 1890 da alınıyor. Yöre halkı güllerin kokusundan adeta sarhoş oluyor. İmbikleri önceden hazırlatan İsmail Efendi kozmetik ve ilaç sanayinde kullanılan çok kaliteli gül yağı elde ediyor. Alışılmışın dışında farklı bir iş yaptığını görünce, önce deli diyenler iş başarıya ulaşınca aynısını yaparlar, gül üretimine odaklanırlar ve Isparta’nın kaderi bir anda değişir. Sadece gül değil kardelen, nilüfer, serada karanfil de yetiştiriliyor.

Eski cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel’le aynı adı taşıyan üniversite şehrin gurur kaynağı. Kutlubey Ulu Cami’yi gezdikten sonra şehrin merkezini dolaştık. Gül heykelleri denilen şehri güzelleştirdiğine inanılan görüntüler bana göre kitsch yani zevksiz, kaba. Fotoğraflara bakıp kararınızı verebilirsiniz. Meydandaki saat kulesi ahşaptan yapılmış ve korumak için vernikleniyormuş. Gülsuyu, reçeli, kremi, lokumu gibi yöresel alışverişimizi yapıp kentte yeni açılan Ramada oteline yerleştik. Küçük bir kentte bu kadar başarılı bir konaklama hizmeti almak ” Türkiye’de güzel şeyler oluyor” duygusuna ihtiyacımız olduğu için insanı mutlu ediyor.

Gezimizin son günü, Burdur Gölü’nü izleyerek yolumuza devam ediyoruz. Tuzlanma ve kuraklık nedeniyle gittikçe küçülen bir göl, gölün çekildiğini beyaz alanlardan anlıyorsunuz ve gölü kurtarmak için acil eylem planı devredeymiş. Teke yöresinde, Akdeniz’e geçiş noktasında pek çok antik kentin olduğu bölgedeyiz. Burdur; göl kenarında yaşayan insanlar, gölkent demekmiş.

2008 yılında ” Gezilip Görülmeye Değer Müze ” ödülünü alan Burdur Müzesi’ni gezdik. 60 binden fazla eserin sergilendiği müze zenginliğiyle beni çok şaşırttı. Sagalassos Antik Kent buluntularının sergilendiği müzede; 5 metre boyunda heykeller, 1.60 metre uzunluğunda heykelin tek bacağının sergilendiği bölüm, güneş saati, yakılan cenazenin küllerinin muhafaza edildiği ruhun rahatlıkla çıkıp gitmesinin amaçlandığı bir delik bırakılan topraktan kaplar, çok sevdiği eşinin lahit üzerinde kendisi ile birlikte heykelini yaptıran çok zengin vefalı kocalar, ve daha birçokları…. ”Yaşamın tek adaleti yani bir gün herkesin ölecek olması ” denilir ya, toprak altında evet eşitlik var ama toprak üstünde yine eşitlik yok, lahitlere bakınca kimin zengin kimin orta halli olduğunu ayırt edebiliyorsunuz, fakirlere lahit hak getire! Lahit et yiyen demek. Bu adı mezar soyguncuları koymuş. Ölenlerle birlikte gömülen değerli mücevherler var mı diye lahti açıp baktıklarında kemiklerle karşılaştıklarında bu adı vermişler. Sagalassos bir geçiş bölgesi, pek çok pınar yatağı mevcut ve bu yataklarda ki kil seramiğe çok müsait. Kentte barış var, yemek, barınma gibi insanların asli ihtiyaçları karşılanınca çevreyi güzelleştirmek ön plana çıkıyor. Çok zengin bir kent Sagalassos, Efes kadar zengin ve sanata para harcanıyor, seramik ihraç ediliyor. Müzedeki eserlerin bir kısmı Belçika’ya gönderiliyor ülkemizin tanıtımı için ve 80 bin kişi bu sergiyi geziyor. Antik dönemle ilgili ilginç bilgilerden biri: Nüfüs çoğalmayıp bebekler ölünce insanı bakılarıyla taşa çevirdiğine inanılan Medusa’nın mavi gözlerinin rengindeki giysileri bebeklere giydirirsek, bebeklerin ruhunu kaçıramazlar diye düşünüyorlar. Nazar boncuğunun kökeni o dönemden olsa gerek. Müzeden çıkarken bir kutu içine konulmuş tadımlık ceviz ezmesi ile burun buruna geldik. İlk kez yediğim yöresel bir tatlı; ceviz, irmik, pudra şekeri, toz şeker karışımı nefis bir tat. Hemen herkes bir kutu aldı, satıcıyı becerisinden dolayı çok takdir ettim.

Şehir merkezindeki Saat Kulesi 18. yy da depremden yıkılmış, tekrar yapılmış, deprem açısından riskli bir bölge. 1300 yılında Selçuklular Döneminde yapılan ve deprem nedeniyle bir kaç kez yıkılan Ulu Cami’yi gezdik. Osmanlı sivil mimari örneklerinden olan konakları gördük. Mısırlılar Evi’nde ayrı bir bölümde çocukların oyun odası diyebileceğimiz, pencereleri bile küçücük boyuttaki bölüm çok ilgimi çekti. Taş Oda Konağı 17. yy Kınalı Aşiret Konağı çok görkemli bir bina. Yarışlı gölünden geçtik. 44 km uzunluğunda ve Dikkuyruk kuşunun yaşam alanı.

Ve Türkiye’nin Maldivleri denilen Salda Gölü’ne geldik. Rehberimiz Mars Gölü ‘de diyebilirsiniz dedi. Mars Gezegeni yüzeyi ile Salda Gölü’ndeki magnezyum ağırlıklı beyaz kayaçlar aynı özelliğe sahipmiş. Maldivler diye anılmasının sebebi bu beyaz kayaçlar. Göl suyunun da çok faydalı olduğunu söyledi rehberimiz. Ayaklarınızı mutlaka suya sokun deyince hava çok soğuk ve rüzgarlı olmasına rağmen söylediğini yerine getirdik ve göl kıyısında uzun bir yürüyüş yaptık.

Gezimizi güzelleştiren yol arkadaşlarıma, kaptanımıza ve bilgisiyle samimiyetiyle bizi aydınlatan rehberimiz Yasemin Güngör’e sonsuz teşekkürler..

Alıntı : Birlikte yaptığımız Isparta-Burdur gezisinde Nazike Yaşır Hocamın notlarını paylaştım. Teşekkürler….

Bu yazı Şiir kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir