19 Mayıs 1919

Screenshot_20190521-192735_Gallery
Screenshot_20190521-185007_Gallery
Screenshot_20190521-185032_Gallery
Screenshot_20190521-185303_Gallery
IMG-20190520-WA0048
Screenshot_20190521-190231_Gallery

19.05 2019 Galatasaray şampiyonluğunu ilan etti. Kutluyoruz Cimbomu

Kutluyoruz bugün büyük bir coşkuyla 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'nı.

Kutluyoruz bugünü bayram olarak kutlamamızda öncülük eden Beşiktaşı, Fenerbahçeyi, Galatasarayı

 

24 Mayıs 1935

Beşiktaş Spor Kulübünün öncülüğünde, Fenerbahçe Stadı'nda

Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe'li sporcuların ve de halkın katılımıyla

''Atatürk Günü'' olarak kutlanmıştı bayramımız ilk kez.

 

Beşiktaş Kurucu Üyesi Ahmet Fetgeri Aşeni, Atatürk Gününün tüm gençliğe mâl edilebilmesi için

''19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'' adı altında her yıl kutlanılması teklifini kongreye sunmuş,

kongerede onaylanan bu teklif, Atatürk 'ün de onayı ile 20 Haziran 1938 de milli bayramlarımız arasında yerini almıştır.

12 Eylül 1980 den sonra ''Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'' olarak değiştirilmiş ve bu isimde kutlanmaktadır.

Cumhuriyetimizi kuran Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ''Ey yükselen yeni nesil, gelecek sizindir.

Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve sürdürecek olan sizlersiniz'' diyerek Cumhuriyetimizi ve de bayramımızı gençliğimize emanet etmiştir.

 

Kaynakça: Bütün Dünya Dergisi A. Erdem Akyüz

Genel Kültür kategorisine gönderildi | Yorum yapın

DENİZLİ ATATÜRK ETNOGRAFYA MÜZESİ

Genel Kültür, Gezi, video kategorisine gönderildi | Yorum yapın

ERZURUM KÜLTÜR GEZİSİ

Ulu Camii

1179 yılında Saltuklu döneminde, Saltuklu emirlerinden Fetih Muhammed Nasrettin tarfından  yaptırılmıştır. Mimarı ise, Kızıl Hasan Mehmet Efendi dir. Günümüze ilk halinden sadece mihrabı kalmıştır.

Ulu Camii, Erzurum un en büyük camilerindendir. Yaklaşık 5 bin kişi namaz kılabilir. Dört ayağın (bu ayaklara fil ayağı denir) taşıdığı kubbe, ahşaptan yapılmıştır. Ahşap kırlangıç kubbe, nemi ve kötü kokuyu yok eder, havalandırmayı sağlar. Fil ayağı sütunlar aynı hizzada olmayıp, 15 cm çıkıntılı yapılmıştır. Bu sayede ses, sütunlara çarparak, caminin her tarafına yayılır yani bir nevi ses düzeneği sistemi kurulmuştur

Mihrabın sağında ve solunda bulunan pencereler ki bunlara fil gözü denir, namaz vakitlerini gösterirler. Sağdaki pencereden giren ışık, doğan güneşle önce caminin içine elips şekinde düşer, elips ne zaman ki tam daire ye dönüşür işte o zaman öğle namazı vaktidir. Aynı şekilde soldaki pencereden giren ışık ta ikindi namazı vaktini gösterir..

Diğer sütunlarda aynı hizzada olmayıp, çıkıntılı inşa edilmiştir, bunun nedeni de depremlere karşı kubbelerin yükünü taşıyabilmesidir.

Saltuklu Dönemi: (1071 – 1202 )Büyük Selçuklı Devleti Komutanlarından; Saltuk Bey’in  Anadolu’da kurduğu Türk Beyliği’dir. Mekezi Erzurum’dur.

Çifte Minerali Medrese

Selçuklu Sultanı Aladdin Keykubat’ın kızı Hundi Hatun tarafından yaptırılmış olduğu düşünülmektedir. Diğer bir adı da Hatuniye Medresesidir. İlhanlı hanedanlarından Padişah Hatun tarafından yaptırıldığı da söylenir. Çok geniş bir avlusu  ve etrafında dört evyanı olup , dört yandan revaklarla çevrilidir. İki katlıdır. Avlunun sağında ve solunda öğretmen ve öğrenci odaları vardır. Girişin tam karşısında ise altında mumya olan bir kümbet bulunmaktadır. Türbe olma özelliği taşımaktadır.

Bir rivayete göre; minarelerden birini usta diğerini çırak yapmakta iken, çırak, ustasına ondan  ne kadar çok zanaatkar olduğunu göstermek istemiş ve  kendisine su getirmesini söylemiş. Buna çok alınan usta minareden kendini atmış, yaptığı hatayı anlayan çırak ta kendini minareden atmış, çalışan diğer işçiler de bu olaya çok üzülüp, işi yarı da bırakmışlar.

Bu bir rivayet olmakla beraber iki minare arasında ki fark çıplak gözle de çok rahat görülmektedir.

Revak: Kemerlerle bağlanmış sütun dizisidir

Eyvan: Bir tarafı dışarıya açık, üç tarafı avluya bakan, ortada havuzu, yüksekçe döşemesi olan oturma yeri.

Yakutiye Medresesi

1310 yılında İlhanlı Hükümdarı Olcaytu zamanında, Emir Hoca Cemalettin Yakut tarafından inşa edilmiştir. Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerindendir. Medreseye muhteşem taç kapıdan girilerek, dört eyvanlı,  kapalı avluya çıkılır. Kapalı avlulu medreselerin en muhteşem örneğidir. Çifte Minareli medrese gibi çifte minaresi varmış fakat günümüze ulaşmamıştır. Bugün görünen minarenin aralarında İznik çinisinden tuğlalar görülmektedir. Bununda şerefesinden sonrası günümüze ulaşmamıştır. Taç kapısı Çifte Minareli Merdeae kadar gösterişlidir. Medresede öğrenci ve hocaların odaları sınıf ve derecelerine göre belirlenmiştir, zira her bir odaya giriş farklı bir tarzdadır.

Medrese; Arapça derase kökünden gelir. Orta ve yüksek öğretim kurumlarının genel adıdır.

1995 yılında medrese restore edilerek, Türk ve İslam eserlerinin sergilendiği Etnografya Müzesi olarak halkın hizmetine sunulmuştur.Müzeye giriş ücretlidir, yada müze kart kullanabilirsiniz 65 yaş üstünün sadece kimlik göstermesi yeterlidir. Müzede bulunan bölümler:

Kadın Takı ve Giysi Bölümü

Silah Bölümü

Erkek Takı ve Aksesuar Bölümü

Mescit Bölümü

Madeni Eşyalar Bölümü

Dokumacılık Bölümü

Medrese Eğitim Bölümü

Yazı Takımları ve Mühür Bölümü

Tarikat ve Tartı Aletleri bölümü

Erzurum Ev Yaşamı Bölümü

Selçuklı Seramikleri bölümü

Sikke Bölümü

Taç kapının sağında bulunan nişin içinde ortada hayatağacı, 2 tane pars ve kartal figürleri dikkat çeker. Orta Asya Türklerinin önemli simgelerinden olan kartal Selçuklu Devletini, pars ta Anadolu Parsını simgeler. Anadolu Parslarının nesilleri günümüzde tükenmiştir.

Medresenin doğu duvarına da inşa edilmiş bir kümbet vardır. Bu kümbette mezar bulunmamaktadır.

Taç Kapı: Cami medrese  ve saray gibi yerlere girerken, mimari olarak daha uzun ve gösterişli olan kapılara denir. Selçuklu Döneminin taç kapıları Osmanlıya nazaran daha heybetlidir.

Lala Paşa Camii

Yakutiye medresesinin karşısında yer alır.

1562 yılında Lala Mustafa Paşa nın, Erzurum da beylerbeyi olarak görev yaptığı zaman da, Mimar Sinan ın kontrolünde kalfalarından biri tarafından  yaptırılmıştır.

Erzurum bir Selçuklu şehridir. Lala Paşa Camii Osmanlı mimarisi ile inşa edilen ilk camidir.

Caminin sağ duvarı üzerinde 3 parçadan oluşan levha bulunmaktadır:

Vakfiyesi, kitabesi ve Erzurum halkına vergi muafiyeti veren Sultan 6. Mehmed’in fermanı

Üç Kümbetler

Anadolu Selçuklu Devletinin en güzel mezar örneklerindendir. En büyüğü, Emir Saltuk’a ait olup 12. yy sonlarında yapılmıştır. Diğerlerinin kime ait olduğu bilinmemekle beraber 14. yy da yapıldığı tahmin edilmektedir. Bu üç kümbetin yanında kare şeklindeki yapının da mezar olduğu sanılmaktadır.

Emir Saltuk Kümbeti 8 köşelidir. Cennetin 8 kapsını simgeler. 8 penceresi vardır. 4 ü açık (yaşamı), 4 ü kapalı (ölümü). Üst taraftaki nişin içinde 12 hayvan figürü vardır. Eski Türk takvimini simgeler. Kümbetin altında tünel olduğu ve Çifte Minareye oradan kaleye oradan Mecidiye Tabyasına oradan Aziziye Tabyasına ve Abdurrahman Gaziye çıktığı söylenir.

Kümbetlerden birinin kadına ait olduğu sanılmaktadır, etrafını süsleyen kırmızı motiften dolayı.

Diğer bir kümet in kubbesi çimlidir zira depreme dayanıklı olsun diye özel bir karışımla aralıklar doldurulmuştur.

Medreselerin ve Kümbetlerin Kapıları alçaktır  çünkü eğilerek girilsin, saygı gösterilsin diye düşünülmüştür.

Erzurum Kalesi

İlk ne zaman inşa edildiği bilinmemektedir. M.S. 5. yy da Bizanslılar tarafından yapıldığı sanılmaktadır.  11. yy da Türklerin eline geçmiştir. Kale; iç kale ve dış kaleden oluşmaktadır. İç kale şehrin güvenliğini sağlayan askerlerin, avluda hamam ve odaların bulunduğu yerdir. Dış kale ise halkın ikamet ettiği cadde, sokak ve mahallelerin bulunduğu yerdir. Bugün dış kale surları maalesef yok olmıuş durumdadır.

Kale Türkler tarafından son zamana kadar kışla olarak kullanılmıştır. Kale kulesi ortaçağda gözetleme kulesi iken, Osmanlı döneminde saat kulesine çevrilmiştir. Kale içinde yer alan mescit te geleneksel Türk mimarisinin özelliklerini taşır.

Tarihi Erzurum Evleri

Bu evler yaklaşık 300 yıl öncesi inşa edilmiştir. 11 tane evden oluşmaktadır, karataş, boztaş, kamber taşı  ve söğüt, kavak,  çam inşaat malzemesi olarak kullanılmış,  her eve ait tandır başı yani mutfak oluşturulmuş, ve birçok aksesuar ile zenginleştirilmiştir. En dikkat çeken aksesuar kar ayaklığı leken in abajur olarak kullanılmasıdır.

Eskiye ait 25 bini aşkın ev eşyalarını görmek mümkündür. Kalın kesme taş  duvarlar iklime göre dizayn edilmiştir. İç duvarlar ve baca yapımında  tuğla kullanılmıştır. Tandır evinin üstüne kırlangıç çatı yapılmıştır.

Evler arası bitişik duvarlar 1999 yılında restoran ve müze olduktan sonra  kaldırılmıştır.

Erzurum Kongre Binası

(Resim Heykel Müze ve Galerisi)

23 Temmuz – 5 Ağustos Erzurum kongresinin yapıldığı, Cumhuriyetin temellerinin atıldığı mekandır.

Kongre iki katlı binanın, ikinci katında gerçekleşmiştir. 4 sıra halinde ki oturma sıraları ve üzerlerinde isimleri yazılı büyüklerimizi görmek , o sıralara dokunmak, tarifi mümkün olmayan duygular yaşatıyor insana.

Kongre için bu binanın seçilmesi tesadüf değildir.

1914 yılında, Ermeni Taşnak komitesi, Türkiye yi parçalamak adına bu binayı üs olarak kullanmışlardı. Mustafa Kemal de özellikle burada kongrenin yapılmasını istemiştir.

Kongreden önce, İstanbul Hükümeti tarafından, Mustafa kemal Paşa’ya emirlere uymadığı için müfettişlik görevinden alındığına dair bir telgraf gönderilmiştir.

Mustafa Kemal Paşa da, 7-8 Temmuz 1919 gecesi askerlikten istifa ettiğini, İstanbul Hükümetine bildirmiştir.

Bu olaydan sonra Mustafa Kemal Paşa en büyük desteği, Doğu Anadolu da XV. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa dan almıştır.

Ve Mustafa Kemal, Kongreye sivil bir kişi olarak katılmışır.

Erzurum Kongresinde alınan kararlar:

1 – Manda ve himaye kabul edilemez

2 – Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığı anda Türk vatanı olan topraklarımızın parçalanamayacağı açıklanmıştır

3 – Kongre bölgesel bir alanda yapılmasına rağmen, alınan kararlarla milli bir kongredir.

4 –İstanbul Hükümeti görevini tam olarak yapmadığı sürece geçici bir hükümet kurulacaktır.

5- Erzurum kongresi, Sivas Kongresinin ön hazırlığı niteliğindedir.

6 – Mustafa Kemal’in başkanlığını yaptığı , 9 kişilik bir Temsil Heyeti oluşturuldu. Bu heyet hükümet gibi görev yapacaktır.

7 – Bu kongre Batı Anadoluda Yunan Kuvvetlerine karşı zor durumda olan Kuva-yi Milliye’ye karşı moral olmuştur.

Atatürk Evi Müzesi

Bina 19. yy da Erzurum da yaşayan azınlıklardan birinin olup, daha sonra Türk ailelerinden  birinin eline geçmiştir. Erzurum Kongresi sırasında Atatürk ve milli mücadele arkadaşları tarafından 52 gün süreyle kullanılmıştır

1984 yılında restore edilerek ziyarete açılmıştır. Müzede o döneme ait bir çok tarihi eser bulunmaktadır. Kongreye katılan delegelerin resimleri, hayat hikayeleri, Atatürk’ün kaldığı oda , milli mücadele döneminde kullanılan Albayrak gazetesi baskı makinesi ve o dönem yayınları yer almaktadır

Cimcime Sultan Kümbeti

Bulunan kitabede, asıl isminin Henkal olduğu belirlendi. Kitabeye göre 1304 yılında yapılmıştır. İlhanlı dönemine aittir.

Taş Han (Rüstem Paşa Bedesteni)

1561 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı Rüstem Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Erzurum’un oltu taşından yapılmış tesbihleri, yüzükleri, kolyeleri burada satılmaktadır. Ayrıca bedestende gümüşçüler, hediyelik eşya satan dükkanlar vardır.

Genel Kültür, Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın

ÇEŞME KALESİ – ST JOHN ANITI – İSA BEY CAMİİ

Genel Kültür, Gezi, video kategorisine gönderildi | Yorum yapın

SULTAN NEVRUZ – TİRE

Yıl 1402

Ankara Çubuk Ovası

Osmanlı Devleti Padişahı Yıldırım Beyazıt’ın ordusu ile

Timur’un ordusu karşı karşıya gelirler.

Savaşı Timur kazanır, Beyazıt esir düşer.

Timur batıya doğru ilerlemeye devam eder.

Tire’ye kadar gelir.

Bir yıl burada ordusu ile kalır.

21 Mart 1403 yılında emriyle,

Bir Orta Asya geleneği olan Nevruz’u Tire halkı ile birlikte kutlarlar.

Tireliler Nevruzu çok severler ve buna Sultan Nevruz adını verirler.

Timur Semerkant’a döneceği zaman Askerlerinden yaşlıları ve zanaatkârları burada bırakır

Büyük bir çoğunluk olan Orta Asyalılar dağ köylerine yerleşirler

O günden bu güne Nevruz’u birlikte kutlarlar.

Nevruz farsça Yenigün demektir.

Gece ile gündüzün eşit olduğu (ekinoks) bu günde,

Güneş ışınları ekvatora dik düşer

21 marttan sonra ise güneş ışınları kuzey yarımküreye dik düşer

Gündüzler uzar, ilkbahar başlar.

Baharın başlamasıyla tabiat yeniden canlanır, her taraf yeşerir

Tireliler de bu gün de, Balım Sultan’da toplanır

Sevgi hoşgörü içinde, hep birlikte çoşkuyla bahar bayramını kutlarlar

Genel Kültür, Gezi, video kategorisine gönderildi | Yorum yapın

BARIŞ MANÇO MÜZESİ

video kategorisine gönderildi | Yorum yapın

GAP GEZİSİ

Ekim 2018 de çok sevdiğim Nazike Yaşır Hocamla GAP Gezisine katıldım. Bu geziyle ilgili yazı yazmak çok istedim. Hocamın paylaşımını okuduktan sonra, böyle bir gezi notları yazamıyacağımı düşündüm ve hocamında izniyle dahanelerneler de bu yazıyı paylaşıyorum. Çok teşekkürler, kaleminize sağlık hocam.

GAP Gezisinden Notlar(1)

6 – 12 Ekim tarihleri arasında Gap turuna katıldım. Rehberimiz Yasemin Güngör’ün anlattığı ilginç, çok bilinmeyen bilgileri ve gezdiğim yerlerle ilgili izlenimleri aktarmaya çalışacağım. İlgilenenler için umarım faydalı olur.

Bir yabancı araştırmacının, ülkesinin değerlerinden habersiz biz Türkler için söylediği ”Hazinenin üzerine oturan dilenciler gibisiniz.” sözünü sık sık hatırladım. Üzerine oturduğum hazinenin kapağını daha önce biraz aralamıştım, emekli olunca ardına kadar açtım. Gördüklerim gözlerimi kamaştırdı. Bana göre en parlak olanlar; Göbeklitepe, Nemrut, Halfeti, Hasankeyif ve Kapadokya. Gezi arkadaşlarım benim yaşıma yakın kişilerdi. On yıl sonra Allah ömür verirse bu geziyi yapabilirmiydik diye sorduk kendimize. Yorucu ve bir o kadar da zevkli bir geziydi. Hazineyi keşfetmeye sağlıklıyken hiçbir şeyi bahane etmeden başlamak gerekir bence. Uzun yazıları okumak sıkıcı olabilir düşüncesiyle anlatacaklarımı bölümlere ayırdım. Paylaşacağım kimi fotoğraflar gezi arkadaşlarımın çektikleri, göreceğiniz en kötü fotoğraflar da bana ait, ben bu işi beceremiyorum.

Seyahatten dönenler aynı kişi değildir, demişler ya; beni değiştirip, dönüştüren rehberimiz Yasemin Hanım’a, yol arkadaşlarıma, Anadolu topraklarında yer almış, canım ülkemi zenginleştiren ve tüm ülkeyi açık hava müzesi haline getiren 42 uygarlığa teşekkür ederim.

GAP Gezisinden Notlar(2)

Akşam saatlerinde İzmir’den yola çıktık ve sabah Adana Ceyhan’da kahvaltı molasıyla güne başladık. Yolumuz üzerindeki Yılankale, Yaşar Kemal’in eserlerinde çok geçer, o yüzden çok dikkatimi çekti. Halk arasında Şahmaran Kalesi olarak da geçen Yılankale’de bir kuyuya atılan genç burada altı yılan, üstü çok güzel bir kadınla karşılaşır ve Şahmaran bütün tıbbi yöntemleri gence öğretir. Efsaneyi Türkan Şoray’ın başrolünü oynadığı Şahmaran adlı film çok güzel anlatır. Üzerinden yıllar geçti bu filmi unutamam. Tıbbın simgesi bildiğiniz gibi yılan ve Bergama’daki antik çağın en önemli sağlık merkezi Akslepion’un simgesi de yılan. Bu bölgede pamuk toplayanlara fellah deniyor, rehberimiz sıcak bölgelerde yetişen keçiboynuzundan da bahsetti. Çok ilginç bir bilgi, bütün keçiboynuzu çekirdeklerinin her birinin ağırlığı aynı ve para birimi olarak ta kullanılıyor. ”iki dirhem bir çekirdek” ise altının ağırlık olarak karşılığı. Biz bu deyimi gerçek anlamının dışında kullanıyoruz; belkide ilk anlamı, kıyafete çok para harcayarak oluşturulan şıklıktır.

İskenderun’dan geçtik. İstanbul ve İzmir limanlarından sonra en yoğun üçüncü liman İskenderun. Türkiye’nin rakım olarak sıfır nokrası Bozcada, Belen Geçidi’nde ise rakım 310 metre. Rehberimiz sahip olduğu elektronik aygıtla geçtiğimiz yerlerdeki yüksekliği bizimle paylaşıyordu. Belen Geçidi’nde Osmanlı’dan kalma çığı karşılayan duvarlar yolun solunda yer alıyordu ve sağlam görünüyordu, gittikçe yükseliyoruz ve rakım 645 m. Gidiş yolunun sağında ise etkileyici doğa manzarası ile Soğukoluk bölgesini gördük ve Uğur Dündar’ın büyük sansasyon yaratan aynı adla anılan televizyon programını hatırladık. Hayat kadınlarını insanlık dışı koşullarda Soğukoluk bölgesinde çalıştıranların içyüzünü açığa çıkaran bu programı internette izleyin derim, Türkiye’de günlerce konuşulmuştu.

GAP Gezisinden Notlar (3)

Rehberimiz, Antakya sizi hayal kııklığına uğratacak demişti öyle de oldu. Yoğun göç alan ve bu nüfusla başa çıkamayan şehir; uzun zamandır yıkanmamış, hayattan bıkıp uzanmış, biraz el uzatılsa yeniden eski güzel günlerine dönecek bir insan gibi duruyor.Ters akan Asi nehri, şehrin sert görünüşünü biraz olsun yumuşatıyor. Daracık sokakları, yıpranmış ama çok zarif bir mimariyle yapılmış evleri, bir zamanlar kentin çarşısını çiçeklerin süslediği ama şimdi çöp yığınlarının bulunduğu sokaklarıyla insanın içini acıtan bir yer Antakya. Antakya sözcüğü Arapça. Bu bölgede hakim olan dil de Arapça. Hatay adı ise Hatti yani Hititlerden geliyor. Tarihi zengin bir kent, St Pierre Kilisesi’ni gezdik. Kilise hiristiyanlığın ilk başlangıç noktası, tek tanrılıktan çok tanrılığa geçme döneminin simgesi, burası aynı zamanda bir haç yeri. 1968 yılında Papa burayı ziyaret ediyor.

Hatay Arkeoloji Müze’sini ziyaret ettik. İçerik olarak çok zengin bir müze. Etkileyici detaylarla süslenmiş bir nevi aile mezarı olan fotoğtafta gördüğünüz lahit, zengin bir aileye ait. Lahit, et yiyen anlamına geliyormuş. Ceset, lahitte çürümeye bırakılıp geride kemikleri kaldığı için bu adı alıyormuş. Ölen kişi lahite bırakılıyor, üstüne her bir tanıdığı kişi toprak atıyormuş. Ne kadar çok eşin dostun varsa toprağın okadar çok oluyor. ” Toprağı bol olsun ” dileği buradan geliyor. Lahitte mutlaka bir de delik bırakılıyor, amaç ruhun o delikten çıkıp gitmesini sağlamak.

Habib-i Neccar Camisi Anadolu’daki ilk cami, dinler arası hoşgörünün etkileyici örneklerinden biri olan bu camide Hiristıyanlığa ilk inanan havarilerin mezarları var.

Öğle yemeğini meşhur Antakya mutfağından; kağıt kebabı, humus, zahter salatası ve olmazsa olmaz künefeyi tattık. Zahter kekiğin yabani hali. Üzerine nar ekşisi ve zeytinyağı dökülerek servis ediliyor. Ben çok sevdim ama aroması yoğun olduğu için yemeyenler oldu. Rehberimiz; açık su, çiğ köfte, ve açıkta satılan dondurma konusunda bizi uyardı. Önceki gezilerde bazı yolcuların mide hassasiyetlerinden dolayı hastanelik olduklarını ve bu konuya dikkat etmemiz gerektiğini söyledi. Uyarılara harfiyen uyduğumuzdan çok şükür yol arkadaşlarımızdan bir problemle karşılaşan olmadı. Gaziantep’e gitmek için yola çıktık, Kırıkhan’dan geçerken rehberimiz bilgi verdi. Kırıkhan diş tedavisinde ün kazanmış bir ilçeymiş. Yurt dışından ilçeye tedavi olmaya gelenler adeta bir sağlık turizmi yaratmışlar. İlçede , dedelerinden kalma diş kliniklerini modernleştirerek geleneği sürdüren diş hekimleri sayıca fazlaymış.

GAP Gezisinden Notlar (4)

Turumuzun ikinci günü Gaziantep yolundayız. Islahiye’den geçerken rehberimiz, tarladan acı biber toplarken eldiven kullanmayan kadınların çığlık çığlığa ağlayarak hastaneye kaldırıldığını ve bu olayın bu bölgede çok sık rastlandığını anlattı. Zeugma Müzesini gezdik. Uluslararası ödüle sahip dünyanın en büyük mozaik müzesi. Müzeye gitmeden önce Yunan mitolojisini iyi okumak gerek bence, mozaikler hep bununla ilgili. Zeugma’nın simgesi Çingene Kızını ayrı bir bölüme almışlar, çok etkileyici olmuş. Altı yıl önce arkadaşlarla Antep’e gelmiş bu güzel şehri dolaşmıştık. Şehirde sık sık karşımıza dilenen genç Suriyeliler çıktı maalesef. İpek Yolu üzerindeki bu kent hanlarıyla meşhur. Antep fıstığı alişverişimizi yaptık, akşam meşhur Tahmis Kahvecisi’nde Antep fıstığının yabani bir ürünü olan menengiç adı verilen kahvesinden içtik, gece Antep’te konakladık. Sabah 05.45 te kalkıp kahvaltdan sonra 07.00 de yola çıktık. Program çok yoğun olduğu için ancak erken yola çıkarak programı yetiştirmek mümkün oluyordu. Birkaç dakika da olsa geç kaldığımızda rehberimiz hiç affetmiyordu. Alkışlarla yolcu, cezasını şarkı söyleyerek, fıkra anlatarak veya oynayarak ödüyordu.

Halfeti beni çok etkileyen yerlerden biri oldu. İnsana hüzün veren topraklar, suyun içinde kalmış hatıralar… Tekneyle ulaştığımız Halfeti’de, duvarda sular altında kalmadan önceki Halfeti’nin büyük fotoğrafının önünde yaşlı Halfetili, köyünün sular altında kalan okulunu, camisini,sağlık ocağını gösterdi bize. Gözlerindeki hüzün beni allak bullak etti. Fırat türküsü eşliğinde dönerken içimi çeke çeke ağladım. Su altında kalan Savaşan köyü; portakal, limon ve nar ağaçlarının bulunduğu çok güzel bir köymüş. Eşkiya filmini seyredenler, filmin Fırat’ın kıyısında bulunan bir sahnesinin burada çekldiğini söylediler. Beş barajın suyu üzerinde ilerlerken teknedeki Halfetili genç, yaşlıların çok üzüldüğünü ama kendileri için turizmin iyi bir ekmek kapısı olduğunu söyledi. Ekim ayı, GAP bölgesini gezmek için en uygun ay. Rehberimiz temmuz ağustos aylarında cep telefonlarının fotoğraf çekemediğini, klima altında cep telefonlarını soğutarak fotoğraf çekebildiklerini söyledi.

GAP Gezisinden Notlar (5)

Halfeti en lezzetli Antep fıstıklarının yetiştiği yer. En iyi ürün enson toplanan ürün ve mor renkte, bu ürün çok kıymetli. Fıstığın kalitesini, bardaktaki suyun dibine fıstık batarsa ürünün içi dolu ve kaliteli diyerek ölçüyorlar. Demir oksit dolu bu topraklarda fıstık ve zeytin birinci sınıf yetişiyor, çok ta toprak istemiyor. Üretici Antep fıstığı fidesi dikiyorsa kendisi için değil çocukları için dikiyor demektir çünkü fide 25 yıl sonra ürün veriyor. Gaziantep’in ilçesi Nizip 60’lı yıllarda Türkiye’nin sabun ihtiyacını karşılayan bir bölgeymiş, rehberimiz Nizip’in zengin bir ilçe olduğunu bıttım adı verilen sabunun da yabani Antep fıstığından üretildiğini belirtti.

Harran Ova’sından geçiyoruz. Göz alabildiğince verimli topraklar. Atatürk Barajı’ndan önce bu topraklar susuzluktan bir insan boyunda çatlaklarla doluymuş, barajdan sonra vahşi sulama denilen bilinçsiz yöntem topraklarda tuzlanmaya yol açmış, şimdi damlama usulü kullanılarak su daha verimli kullanılıyormuş. Bir yılda beş ayrı ürün alınabiliyormuş. Sırasıyla; pamuk, buğday, mısır, isot, ve fıstık. Güneş, su ve verimli toprak üçlüsü, diğer yörelere göre ürünün daha çabuk olgunlaşıp toplanmasını sağlıyormuş. Bize bu bilgileri veren Ferhat, Urfa’da turizm okuyan bu yörenin insanı bir genç. Tek anneden yedi kardeşiz ve bu yörede yedi çocuk az sayılır, 22 çocuklu aileler var dedi. Tek anneden mi diye sormak içimden gelmedi, bilmesem daha iyi olur diye düşündüm. Yol üzerinde güneş panelleri gördük, Suriyeli mültecilerin sığındığı yakındaki iki çadırkentin enerjisini sağlıyormuş. Bu bölge eskiden kervan yoluymuş. Ferhat’ın yöre ile ilgili esprisi hepimizi güldürdü: Urfa’ya yedi peygamber gelmiş, bakmışlar ki hiç adam edememişler, bir daha buraya peygamber hiç uğramamış. Harran Suriye’ye en yakın yer, uzaklık 15 km. Yerli halkta görülen mor eşarp Arap kökenli vatandaşlarımızın simgesi. Mavi renk; evlerde, dış cephelerde, yatakların ayaklarında çok kullanılıyor. Akrep renk körü olduğu için mavi rengi kırmızı görüyor ve düşman olarak algılayıp uzaklaşıyormuş, bir nevi akrepsavar.

GAP Gezisi Notları(6)

Harran, har yani sıcak sözcüğünden geliyor. Dörtbin yıldır adı değişmeyen yer Harran. O ünlü evlere konik, kümbet veya karınca ev deniyor. Sadece Türkiye de değil birkaç ülkede daha var. Yazın serin, kışın sıcak oluyor bu evlerin içi. Ferhat tavukların bile bu evlerde daha çok yumurtladığını söyledi. Evlerin içi çok hoş. Turistik biçimde düzenleme yapılmıştır herhalde. Yöresel kıyafetlerin olduğu odalarda bunlar giyildi ve fotoğraflar çekildi. Fotoğrafta gördüğünüz Harran evleriyle ilgili , evsahibi bilgi verdi. Ana dili Arapça, Aşiret lideri amcasının sekiz aşireti varmiş ve 33 bin kişiye hitap ediyormuş. Aşiret, bir kültür biçimidir, bir suç işlendiğinde devletin cezası ayrı, aşiretin cezası ayrıdır, birini öldüren kişiye 10 yıl buradan gideceksin denilir ki toprağı olduğu için bu, onun için büyük cezadır diyor yeğen reis. Sizin geldiğiniz yerlerde görücü usulüyle evlilik vardır bizde olmaz çünkü herkes birbirini tanır diyerek romantik romantik konuştu. Kızlar, görücü uslü olmayan tarzda, tanıdıkları kişilerle özgür iradeleri ile mi evlenir diye tabii ki sormadım.

Kümbet evlere çok yakın, fotoğraftaki tarihi Ulu Cami’nin kalıntılarını gördük. İslam mimarisinin Anadolu’daki ilk örneği, aynı zamanda dünyanın ilk üniversitesi bu topraklarda kurulmuş. Öğle yemeğimizi Tatlı Söz adındaki yöresel yemeklerin yapıldığı yerde; ciğer patlıcan menü olarak yedik. Mırra adı verilen çok kaynatılarak hazırlanan Arap kökenli tadımlık kahvelerden içtik. Garson küçük fincanı uzatıyor içiyorsunuz, masaya koyarsanız yandınız. Ya fincanı veren kişinin bütün evlilik masraflarını karşılayacaksınız ya da fincanı altınla dolduracaksınız. Rehberimiz kahveyi içtikten sonra mutlaka fincanı kişinin eline verin cezaya gidersiniz demesine rağmen oda arkadaşım Işık cezaya girdi neyse ki garsonumuz insaflı çıktı bahşişini alıp cezayı kaldırdı.

Ω

Urfa’dayız, burası hem Türkiye hem Türkiye değil gibi. Baharat kokuları, ışıl ışıl yöresel kıyafetleriyle Arap kökenli vatandaşlarımız, farklı bir mimari ve farklı cami minareleri….

Önce Balıklıgöl. Nemrut, ateşi yasakladığı için avlanan geyiklerin etleri isotla yoğruluyor çiğ köftenin böyle doğduğuna inanılıyor. Balıklıgöl’de bulunan Mevlid-i Halil Cami, İbrahim Peygamber’in doğduğu yer. Bu cami Eyyübiler döneminde kiliseymiş.

Baharat, salça, ipek eşarp alışverişlerini tarihi hanlarda yaptık ve ayaklı baharat dükkanı gibi türüm türüm tüterek otelimize geldik ve Urfa Sıra gecesi’ne hazırlandık. Çok güzel bir konakta yapıldı sıra gecesi. Yerel türküler, halaylar, yoğrulan çiğ köfteler, ikramlar ve volümü yüksek ses. Turistik deyince benim aklıma; işin özünden uzaklaşma, sulandırma ve kalitede düşüklük geliyor, benim fikrimce sıra gecesi de turistikti.

GAP Gezesi Notları(7)

GAP gezisine katılmamın asıl amacı Göbeklitepe’yi görmekti. Sabah yedide Urfa’daki otelden ayrıldık ve Göbeklitepe’ye doğru yola çıktık. Bu konuda pek çok kaynak okudum ve belgesel seyrettim, adım adım dünya tarihinin yeniden yazılmasına yol açacak buluntulara yaklaşmak beni çok heyecanlandırdı. Hele rehberimizin bu alanla ilgili anlattığı bazı özel bilgileri duyunca kulaklarıma inanamadım, söylediklerini paylaşmamamı istedi rehberimiz, anlattıklarını destekleyecek biraz daha veri gerekiyormuş. Göbeklitepe’nin üstü hava koşullarından etkilenmesin diye kapatılmış, etrafı tahta platformlarla ve tellerle çevrilmiş buradan yürüyerek kazı alanını dolaştık ve bilgi aldık. İnsanın ellerinin göbeğine bağlanması şeklindeki T biçimindeki sütunlar – onlara heykel de diyebiliriz-karşılıklı ve birbirlerine eğimli biçimde dikilmiş. Bu düz olmayan eğimli duruş bugünkü gökdelenlerin dikilmesi esasına ve fizik kanunlarına uygun ayrıca depremde yıkılmaya dayanıklı. Zemin suya dayanıklı yapılmış, heykellerin tepesinde yuvarlak yanyana oyuklar var. Gece yapılan ayinlerde buraya ortalığı aydınlatan ışık kaynakları konuluyor ve heykelin üzerindeki üç boyutlu hayvan figürleri ışığın ve suyla kaplı zeminin yansımasıyla hareket ediyormuş gibi görünüyor. Gökyüzündeki en parlak yıldız olan Sirius yıldızının suya yansıyan konumuna göre ibadet ediyorlar. Bu heykellerin ana maddesi olan taş bloklar yakın çevrede yok, çok uzak bölgelerden getirilmiş. Tapınağın çevresinde insanların yaşamlarını sürdürdüğüne dair iz hiç yok tamamen ibadet amaçlı yapılmış. Bu tarz tapınaktan en az yirmi tane olduğu tahmin ediliyor. Çevremizdeki höyüklerin sonar cihazlarla yapılan tetkiklerinde altlarının dolu olduğu ve kazılmayı beklediği söylendi. Mısır Piramitleri’nden 7500 yıl daha eski olan Göbeklitepe, 12 bin yıl öncesine dayanıyor ve insanlık tarihiyle ilgili bütün bilgileri altüst ediyor. Göbeklitepe keşfedilmeden önce bu bölge kutsal kabul ediliyor ve köylüler buraya gelerek kurban kesip, dua ediyorlarmış. Oradan ayrılırken rehberimiz, şanslısınız burayı ilk keşfeden Mahmut Amca da gelmiş dedi. ve ilk ağızdan bu bölgenin ilk keşfinin nasıl olduğunu Mahmut Bey anlattı. Tarlasını sürerken bir heykel buluyor ve elli kiloluk heykeli Urfa Müzesine üşenmeden götürüyor, bu heykelle çok ilgilenilmiyor depoya kaldırılıyor. Burayı kazan Alman arkeolog Klaus Schmidt müzeyi dolaşıyor tam ayrılacakken depodakileride görmek istediğini söylüyor ve Mahmut Amca’nın getirdiği heykeli görüyor, izini sürüyor ve Göbeklitepe keşfediliyor. Göbeklitepe kahramanı dedik kendisine, heykeli bulduğunda 1983 yılıymış ve 28 yaşındaymış. Taş parçası alt tarafı bana ne demediği için kendisine ülkemiz adına teşekkür ettik.

GAP Gezisi Notları(8)

Mardin’e doğru yola çıkıyoruz. Viranşehir ve Kızıltepe’den geçiyoruz. Irak sınırına yaklaştıkça Kürt halkı, ağırlıklı olarak karşımıza çıkıyor. Kızıltepe de evlerin çatılarındaki beyaz kürelere işaret ediyor rehberimiz; evlerde, resmi dairelerde, her yerde bunları görüyoruz. Su sıkıntısı bu bölgede çok fazla ve çatılardaki beyaz küreler de su depolarıymış. Polis ve askere ait binalar beton barikatların arkasında sık sık otobüsümüs durdurularak kontroller yapılıyor ve güvenlik güçleri beton blokların arkasından çıkarak görevlerini yapıyor. Bu bölgede Şafilik hakim. İnanç ve mezhepleri mimariyi değiştiriyor, cami minareleri farklı, geçtiğimiz yol aynı zamanda İpek Yolu. Bu bölge insanı belki de başka geçim yolu bulamadığı için hayatını kaçakçılıkla kazanmış. Eskiden kimi ailelerin on tırı varken şimdi alınan önlemlerle bir iki tıra düşmüş. Yöre insanı bu işten bir zamanlar iyi para kazandıklarını söylüyormuş.

Mardin Artukluların başkenti. Süryani, Ermeni, Türk, Kürt kültürü birarada. Artuklu Belediyesi yazısı binanın ön cephesinde; Süryanice, Arapça, Kürtçe, Türkçe dilinde yazıyor. Kasımiye Medresesi 13. yy da yapımına başlanmış, medrese avlusundaki akan çeşmeye, havuza tasavvufi anlamlar yüklenmiş. Bu tarz çeşme, havuz Mardin’deki Artuklulardan kalma tarihi eserlerde bulunuyor ve tasavvuf felsefesini işliyor. Ulu Cami dört ayrı mezhebe hitap eden Artuklular döneminden kalma bir eser. Bu yörenin kolay işlenebilir taşından yapılmış eserler, günümüze kadar ulaşmasına rol oynamış. Dar ara sokaklarda gezerken birden nal sesleri duyuyorsunuz ve atın üzerinde bir adamla burun buruna geliyorsunuz; ben neredeyim, burası neresi, yanlış mı görüyorum, film mi seyrediyorum, filmin içindemiyim diyorsunuz . Bana Mardin böyle dedirtti , sizi bilemem. Bu güzel şehre birkaç gün ayırmak gerekir bence, bir gün yetmez. Cevizli sucuk, içi Antep fıstıklı muska biçiminde sarılmış pekmez gibi yöresel yiyecekler aldık.

Deyrulzafaran Manastırı Süryanilerin çok önemli bir dini merkezi. Milattan önce 3000 yılına ait Güneş Tapınağı’nın tavanına düz değil yanyana birbirinin üzerine bindirilmiş gibi duran taş sütunlar ince bir işçilikle yerleştirilerek manastırın ağırlığını taşıyan kilit taşlarına dönüştürülmüş ve manastır, bu Güneş Tapınağı’nın üzerine inşa edilmiş. Önce güneşe tapınmışlar daha sonra Hiristiyanlığın bir mezhebine dönüşmüşler. Çok tatlı kırık bir türkçe ile konuşan Süryani din adamı bizi bilgilendirdi. Ana salonun duvar içlerinde 52 Süryani patriğinin yüzleri doğuya dönük çünkü İsa Mesih oradan gelecek üzerlerinden dini kıyafetleri, taş koltukların üzerine oturur biçimde gömüldüklerini söyledi. Duvarlardaki siyahlıkların Timur döneminden kaldığını, avlunun tepesinin altın kaplama olduğunu, Timur’un askerlerinin ateşi yakarak altını eritip götürdüklrini anlattı. Süryanilerin Türkiye’de 25 bin kişi olduklarını ve yurt dışından Mardin’e dönen Süryaniler olduğunu belirtti. Rehberimiz, Mardinlilerin farklı bir tür olan ve burada yetişen ekşi tattaki kavunu yediklerini tatlı kavunu yiyemediklerinden bahsetti. Ebrar adlı yerde Mardin Tabağı ( İçli köfte, etli ekmek, kapalı lahmacun, patlıcan dolma, pilav, patlıcan yemeği) önerdiler. öğle yemeğimizi burada yedik.

GAP Gezisi Notları (9)

Midyat’tayız. Telkari işçiliğinin önemli bir merkezi. Karanlık basınca buraya gelebildik. Takı alışverişi yapmak isteyenler ayrıldı, bizde Sıla dizisinin çekildiği yer diye ünlenen Midyat Konuk Evi’ne gittik. Mimari açıdan görkemli bir konak, terastan Midyat’ı seyrettik. Gece konaklama Midyat’taydı.

Erkenden yola çıktık, yönümüz Hasankeyif’ti, Gercüş’ten geçtik. Rehberimiz Gercüş halkının çoğunun mevsimlik işçi olarak çalıştığını, evlerinde geçirdikleri zamanın kısıtlı olduğunu belirtti. Hasankeyif, Halfeti’nin üç yıl önceki hali. Burada yaklaşık 10 bin mağara ve bu mağaralarda bir dönem yaşayanlar varmış. Halfeti’ye ve Dicle’ye bakan, içinde insanların yaşadığı tek mağara ev olan yerin önündeki terasta oturduk. Bu bölgede yapılan içine dövülmüş ceviz konulan menengiç kahvesi içtik. Bu mağara evde yaşayan son fert ve kendini Hasankeyif’ten yola çıkarak Keyifsiz Hasan diye tanıtan kişi, mağaralardan ayrılan ve devletin yaptığı modern evlerde yaşamak zorunda kalan yaşlıların mağara ev hasretiyle öldüklerini anlattı. Mağarada yaşam deyince ilkel bir ortamdır diye düşünüyorsunuz, tam tersi, mağaraların içi çok güzel düzenlenmiş. Yazın serin, kışın sıcak oluyormuş. Dicle’ye bakan terasın iki üç yıl içinde teknelerin bağlandığı yer haline gelebileceğini bu haliyle son kez bunları görebileceğimizi belirtti Keyifsiz Hasan. Sulardan etkilenmemesi için Hasankeyif Kalesi’ne beton set yapıldığını, köprüyü sağlamlaştırıp su altı dalış turizmine hizmet edeceğini, El Rızk Camisi’nin numaralandırılarak taşınacağını, bu çok masraflı taşıma işlemlerinin yöre halkının tepkisini yumuşatmak için yapıldığını söyledi. Yöreye barajın refah getireceğini söyleyenler olduğu gibi ”Bu bizim ikinci Nuh Tufanı’mız” diyenler, 328 köy, 86 mezra ve 100 bin insanın etkileneceğini söyleyerek baraja karşı çıkıyorlar. Rehberimiz, Dicle’nin kıvrımlı aktığını nedeninin ise Fırat nehrinin erkek, Dicle’nin dişi olarak kabul edildiğini bu bölgede fakirlere ve dullara rastlayan Dicle’nin onlara zarar vermemek için yolunu değiştirdiğine bu yüzden kıvrımlı olarak aktığına inanıldığını söyledi.

GAP Gezisinden Notlar (10)

Nemrut Dağ’ına gitmek üzere yola çıkıyoruz ve Batman’dan geçiyoruz. Batıp çıkan mekanizması olan petrol arama kuyularından dolayı Batman adını alan yörede yol üzerinde pek çok petrol arama kuyusu görüyoruz. Rehberimiz, bir dönem Batman filmine isim hakkından dolayı Batmanlıların dava açtığını, Hollywood’un cevap vermeye bile gerek görmediğini söyledi. Basmil aşiretinin adını alan Bismil’den geçiyoruz. Rehberimiz, yolumuzun üzerindeki il ve ilçelerin girişinde, o bölgelerin bilinen türkülerini dinleterek bizi yerleşim biriminin özelliklerini dinlemeye hazırlıyordu. ”Mardin kapı şen olur” bu ünlü türküyü hatırlayacaksınız ve muhtemelen Mardin türküsü olduğunu düşüneceksiniz, biz de türküyü dinleyerek Diyarbakır’a girerken öyle zannettik. Diyarbakır’ın ünlü surlarının dört kapısından biriymiş Mardin kapısı. Diyarbakır surları Çin Seddi’nden sonra beş kilometre uzunluğuyla ayakta kalan ikinci yapı. Ermenice kökenli Amed adından hoşlanmıyormuş Diyarbakırlılar. Çok modern şehircilik örneğinin sergilendiği çiçeklerle süslü geniş caddelerden ve Kürtçe ad almış çok katlı apartmanların arasından geçtik. Diyarbakır- Siverek arası yol boyunca arazi sanki siyah taş kesilmiş, sebebi Karacadağ volkanı.Volkanın siyah taşları, çevredeki kiliselerde, konaklarda kullanılmış. Ermenice modern şehir anlamına geliyor Siverek. Güneydoğu Anadolu’nun ünlü patlıcan kebabının patlıcanı burada yetişiyor, geçimlerini tarımdan sağlıyorlar. İlçede olimpik yüzme havuzu var.

Öğle yemeğimizi Türkiye’yi ayağa kaldıran Susurluk kazasında adı geçen milletvekili Sedat Bucak’ın yeğeni olan Emoş Bucak’ın dinlenme tesislerinde yedik. Tesis aynı adla anılıyor. Patlıcan kebabı ve Diyarbakır’ın ünlü tatlısı kadayıf burma unutulmaz bir lezzete sahipti. Nemrut Dağı’na giderken yolumuzu güzelleştiren Nissibbi Köprüsünden geçeceğiz. Köprünün mimari estetiği insanı şaşırtıyor ve mutlu ediyor. Nemrut’a giden yerli yabancı turistleri bundan sonra görecekleri harikalara hazırlar gibi. Güneydoğu Anadolu Bölgesinin boğaz köprüsü adıyla anılıyor ve Türkiye’nin üçüncü büyük asma köprüsü.

Nissibi , Süryanice toplanma yeri demek ve köprünün yapıldığı bölgenin adı. Rehberimiz bizi Nemrut Dağı’na çıkışa önceden hazırlamıştı. Rüzgardan dolayı kulaklarımızı korumamız için başlıklı bir ceket giymemizi, yanımıza yedek kalın hırka almamızı söylemişti. İnceli kalınlı dört yün hırka alıp küçük bir valizle dağa çıkmaya hazırlanıyorum. Hasta olmaktan çok korkuyorum, buraya kadar gelmişken hasta olup en küçük bir şeyi kaçırmak istemiyorum.

GAP Gezisi Notları(11)

Kâhta’da minibüslere binerek Karakuş Tümülüsü’ne varıyoruz. Biran Nemrut’a mı geldik diyorsunuz ve Cendere Köprüsü’nde çay molası veriyoruz. Tekrar minibüslere binerek Nemrut Dağı’nın tırmanma noktasına bizi götürecek shuttle (sürekli aynı yörüngede gidip gelen araç) adı verilen araçlara, aktarma yapılacak yere doğru gidiyoruz. Minibüslerden inerek shuttle ları bekliyoruz. Burada bir tesis var. Geniş balkonundan aşağıdaki güzel manzarayı seyredip, yiyecek içecek alşverişi yapıyor ve battaniya kiralayabiliyorsunuz. Shuttle adı verilen araçlar bildiğimiz minibüsler belkide kontrol sağlamak amacıyla, tırmanma noktasına sadece bu araçlar gidebiliyor. Shuttle lar ile giderken yol dikkatimi çekiyor, asfalt kaplı değil sıcağa ve soğuğa dayanması için yol, küçük kaldırım taşlarıyla döşenmiş. Araçlardan iniyoruz ve ilk iki ceketimi giyiyor, başımı örtüyorum. geniş merdivenlerden çıkmaya başlıyoruz. 2150 metre yüksekliğindeki dağa metre metre yükselirken rehberimiz, tansiyonunuz yükselecektir, acele etmeyin yavaş çıkın diyor. Hızlı çıkmak ne mümkün! Merdiven kenarlarındaki yükseltilerde sık sık dinlenerek çıkıyoruz ve çakıllarla kaplı bölgeye ulaşıyoruz. Ayağım kaymasın diye bastığım yere bakarak dikkatli yürüyorum. Küçük taşların olduğu yer, toprak alana döndüğünde başımı kaldırdım ve olduğum yerde çakıldım kaldım. Yerdeki heykel başlarının kafa kafaya verip ”yaa insan kızı, küçük dünyadan biraz kafanı kaldırınca gördüklerin karşısında böyle kalakalırsın” diyerek benim halime kahkahalarla güldüklerini zannettim. Baktığınız onca fotoğraf, izlediğiniz birçok belgesel gördükleriniz karşısında anlamını yitiriyor.

Belleğimde Nemrut unutulmazlar arasında yerini aldı. Heykellerin karşısında güneşin doğuşunu seyretmek için taş basamaklar konulmuş, en üst basamağa oturarak, hayranlıkla gördüklerimi sindirmeye çalıştım ve iki yünlü ceketimin üzerine kalan iki giysimi geçirdim. Ahşap platformlar, heykel başlarının bulunduğu doğu ve batı bölümlerini sarıyor onların üzerinden yürüyorsunuz, heykel başlarinin etrafı da koruma altına alınmış. Batı bölümününe geçtik, basmaklara oturduk, güneşin batışını bekliyoruz. Arkanızda heykel başları, önünüzde nefis manzara… Maalesef güneşin önünde kalın bir bulut… Bütün güzelliğimi göstermiyorum bir daha çıkın gelin der gibiydi Kommagene Krallığı, boynumuzu büktük inişe geçtik.

GAP Gezisi Notları(12)

Adıyaman’daki Rabat Hotel, personelin kalitesi, yemeklerinin güzelliği ile herkesi mest etti. Rehberimiz, size müjdeli bir haberim var, sabah otelden ayrılış 07.00 değil 07.30 ‘dadır dedi pek sevindik. Otelden ayrılış saatinden enaz 75 dakika önce kalkıp bavullarınızı hazırlayarak lobiye bırakmanız, kahvaltınızı yapıp otobüste yerinizi almanız gerekiyor.

Dünyanın 6. büyük barajı olan Atatürk Barajı’ndayız, görkermli bir proje, biz barajın arka tarafındayız suyu tutan seti görüyoruz. Bulunduğumuz noktada baraj yapımında hayatını kaybetmiş gencecik insanların adlarının yer aldığı bir anıt var. Hiç olmazsa sadece istatistiki bir rakam olarak kalmamışlar adları var diye şükrettik ve onlar için dua ettik.

Kahramanmaraşta’yız. Yaşar Pastanesi’nde yanında baklavayla servis edilen bıçakla kesilerek yenilen ünlü maraş dondurmasından yedik. Kendi imalatlarını sergiledikleri ürünleri satan zanaatkârların bulunduğu çok düzenli çarsısını gezdik, tarihi camilerini fotoğrafladık. 33 yıl önceye döndüm, ilk tayin yerim olan Göksu ilçesinden geçtik.

Kayseri’deyiz, çok düzenli bir şehir. Şehirde çok güzel bir uygulama var, yerdeki sarı çizgileri takip ettiğinizde sizi tarihi mekanlara götürüyor, bir nevi kültür hattı. Sucuk, pastırma alışverişi, kısa bir şehir turu ve Ürgüp’e gidiyoruz.

Akşam karanlığında Ürgüp’ün etkileyici ışıkları içindeki manzarası eşliğinde otelimize giriyoruz. Dinler Hotel’deyiz. Zengin ve çok özenli açık büfe yemeklerin tam tadını çıkaramıyoruz çünkü Avanos’taki Türk Gecesi’ne yetişmemiz gerekiyor. Büyük mağara içinde çok güzel ışıklandırılmış bir mekandayız; sınırsız içki ve meşrubat, mezeler, ve eğlence…. Kına gecesi, dansöz, farklı yörelerin folklorik gösterileri ve turistlerin şaşkın bakışları arasında kendini tutamayıp piste fırlayan biz yerli turistler ama elimizden geleni yaptık, yabancı turistleri de ortaya aldık, figürleri öğrettik ve vatandaş olarak turizme katkı sağladık. Gezinin sonuna yaklaştık, yarın sezon finali.

GAP Gezisi Notları(Gezinin Sonu)

Gezimizin son günü, kahvaltıdan sonra Ürgüp Üç Güzeller, Güvercinlik Vadisi ve Uçhisar Kalesi’ne gidiyoruz. Olağanüstü görüntüler eşliğinde hangi güzelliğe bakacağımızı bilmeden dolaşıyoruz. Bu bölgeyi yürüyerek veya bisikletle dolaşmak gerekir ki güzellikleri sindire sindire beynimize nakşedelim. Paşabağları bölgesi, gelin damat çekimlerininen popüler mevkisiymiş. Göreme Esentepe Vadisi Seyir Tepesi’nde mola verdik ve çevreyi seyrettik. Göreme Onyx atölyesine gidiyoruz. Benim gibi takıya düşküm olmayanların bile aklını başından alacak çeşitli taşlardan yapılmış takılar bulunuyor ve bu takıların bir kısmının tasarımı Kültür Bakanlığı’ndan özel izinle müzelerde serglenen antik takılardan kopyalanmış. Sıra, Çavuşin’deki Çanak Çömlek Atölyesi’nde.

Atölyede sıralara oturuyoruz, karşımızda Chez Ali. Yörenin toprağı, çömlek yapımı hakkında bilgi veriyor, ayağıyla mekanızmayı hareket ettirerek uygulamalı olarak çömlek yapımını gösteriyor, bu alanda iki üniversite bitirmiş. Hitit güneş formu şekillendirmesi en zor tasarımmış ve bunu başaran dünyadaki beş ustadan biri. İçi şarap dolu testi güneşe doğru tutulup kutsanıyor, ortadaki boşluktan omuza asılıyor, testinin ucunu aşağı doğru eğerek toprak kadehlere şarap dolduruluyor. Chez Fransızca yer demekmiş. Chez Ali yani Ali’nin Yeri. Niye Fransızca çünkü bu bölgeyi dünyaya tanıtan kişiler Fransız. Tarihi, coğrafi ve kültürel değerlerimizi niye hep yabancılar keşfediyor? İnsanın içini acıtıyor bu sorular. Bu bölgede yaşayanlar doğdukları yerden başka bir yer bilmedikleri için kıyaslama imkanları olmamıştır maalesef ve bütün dünyayı yaşadıkları yer gibi zannetmişlerdir sonucuna varıyorsun üzülerek ta ki gezip görme imkanı olan meraklı yabancılar gelene dek. Chez Ali ilginç bir kişilik; saçına şampuan, yüzüne sabun değdirmeden kille yıkıyorum saçımı yüzümü diyor. Tabii ki bu killerden aldık, iyi bir satış yöntemi. Bol bol yoğurt mayalama çömleği, güveç kap aldık.

Uçhisar’da Beyzade Kuruyemiş’teyiz. Tarlalarda gördüğümüz koza koza kabaklar bu yöreye özgü bir türmüş ve çekirdeği için yetiştiriliyormuş. Elle temizlenen kabak çekirdekleri sütle ıslatılıp sürekli karıştırılarak fırında kavruluyor ve satışa sunuluyormuş. Gerçekten çok güzel bir lezzet, burada nar çayı da ikram ettiler.

Dönüş yolundayız. Akhisar Ağaçlı Tesisleri’nde mola verdik. Rehberimiz Türkiye’nin bir numaralı tesisidir dedi. Salatayı bile sadece marulun göbeğinden yaptıklarını, gönül rahatlığıyla her şeyi yiyebileceğimizi söyledi. Tuvaletler bile muteşem, ihtiyac olmadığı halde tuvalet övgüsü karşısında burayı görmeye gidenler oldu.

Aksaray’dan geçerken kış yolculuklarında daima Aksaray yolunun açık olduğunu, insanların çok çalışkan olduğunu, temiz ve düzenli bir şehir olduğunu Malaklı köpek cinsinin burada yetiştiğini belirtti rehberimiz.

Konya’dayız. Mevlana Müzesi gezildi. Türkiye , insanı hep şaşırtan bir ülkedir ya, ilginç bir bilgi Mevlana’dan dolayı turizmi gelişmiş ayrıca sanayisi güçlü bir şehir olan Konya’da; ailelerin çocukları üzerinde yabancı dil öğrenme baskısı olduğunu Arapça ve İngilizce’yi en iyi konuşan kişilerin Konya’lı olduğunu, tatillerde gençlerin müzelerde otellerde çalıştığını belirtti rehberimiz.

Afyon, Kula molalarıyla evimize döndük. Gezi notlarıma gösterilen ilgi beni çok mutlu etti, teşekkür ederim. Unutulmaz bir gezi olmasında rehberimiz Yasemin Güngör’ün, kaptanlarımızın ve yol arkadaşlarımın katkısı büyüktü, tekrar hepsine teşekkür ediyorum.

Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın

BİR ÇİÇEĞİN HİKAYESİ (NERGİS)

                              

Yurdumuzun en büyük yarımadasında, üç şirin kasaba

Karaburun, Mordoğan, Balıklıova. Doğal, sakin ve temiz.

Ege Denizinin esintisi, dalgaların ve martıların sesi.
Güler yüzlü, mutlu insanların sadeliği.

Çipura, mercan, isparoz, kefal, levrek ve kalamarı. Hurma zeytini, enginarı, kekiği.

78 çeşit mor çiçeği, sümbülü. Balıklıova da un kurabiyesi. Şafak vakti morlar arasından doğan güneşi….

Ama illaki Nergisi.

Nergis çiçeği; diğer adı fulya, diğer adı aşk çiçeği. Güzelliği kadar kokusuyla da büyüleyici. Aralık ve ocak ayında açan, aynı zamanda şifa verici.

Ve mitolojik bir hikayesi…..

Narkissos, Karaburun’da yaşar. Irmaklar Tanrısı Kephisos’un oğludur. Dünyanın en yakışıklı erkeğidir. Bütün kızlar hatta periler bile Narkissos’a aşıktır. Fakat o kimseye yüz vermez. Kızlar bu duruma çok üzülürler. Su perisi Echo da aşık olmuştur ona. Aşkına karşılık vermeyince Tanrı Zeus’a şikayet eder ve onun cezalandırılmasını ister. Tanrı Zeus ta ona öyle bir ceza verir ki…

”Başkalarını sevmeyen kendisini sevsin” der.

Efsane bu ya, Narkissos bir gün göl kıyısında iken suda kendi görüntüsünü görür ve aşık olur. Her göle inişinde artık kendine hayranlıkla bakmaktadır.

Yine bir gün, göl kıyısında iken, sudaki aksine sarılmak ister, ayağı kayar ve göle düşer, boğulur. Periler çok üzülürler, Narkissos’u gömmek için sudan çıkarmak isterler fakat sudan o güne kadar hiç görmedikleri bir çiçek çıkmaya başlar. Kokusu büyüleyicidir. Çok beğendikleri bu çiçeğe Narkissos adını veririler. Yani bugün ki nergis adı buradan gelmektedir.

Kendini beğenen kişilere narsisit denilmesi de yine Narkissos’tan türemiştir.

Fakat nergis çiçeği, Narkissos gibi değildir.

Bakımı kolaydır. Sevilerek bakıldı mı, o da verir sevgisini. Aralık ayında başlar güzel çiçeklerini açmaya ve etrafa büyüleyici kokusunu yaymaya.

Narkissos gibi narsist değildir, hastalara şifa verir. Herkese götürebileceğiniz, sevgi çiçeğidir.


Genel Kültür, Gezi, Hikaye kategorisine gönderildi | Yorum yapın

EN SON NE ZAMAN BİR MÜZE’YE GİTTİNİZ?

Müze gezmeyi severmisiniz? Tarihi eserlerle başbaşayken neler hissediyorsunuz? O devirde yaşıyor, heyecan duyuyormusunuz?

Müzeler beni büyülüyor. Mekanların kendine has tarihi kokusunu içime çekmek, adeta o zamanlarda yaşamak gibi…

Sadece Konak ta 20 ye yakın müze var. Bu müzelerin hepsini dolaştım. Müze gezmek; tarihimizi, kültürümüzü sergilenen mekanlarda , anlamaya, öğrenmeye çalışmak  heyecan verici. Avrupa ülkelerinde olduğu gibi içeri girmek için uzun kuyruklar oluşmuyorsa da, müzelerimiz boş değil.

Eğer müze gezmeyi seviyorsanız, bu yazı sizler için ön bilgi olacaktır. Haritaya baktığınızda müze olarak gözüken ama gidince kapıları kapalı yada yerinde başka mekanlar olan hatta bir müze için birçok adres işaret eden noktalar var. Bunlarla zaman harcamamınız için, sıralamayı birbirine yakın müzeleri dikkate alarak yaptım.

1 – TCDD Müzesi

Anadolu da yapılan ilk demiryolu hattına ait ekipman, araç gereç ve giysiler sergilenir bu müzede. Bu hat 1860 yılında bir ingiliz şirket tarafından yapılan İzmir-Aydın hattıdır. 1865 yılında da, İzmir- Kasaba hattını döşemişlerdir. Müze binası o yıllarda ingiliz şirketin idarehanesi olarak kullanılmış olup, 1880 li yıllarda ” İzmir-Aydın Osmanlı Demiryolu Şirketi” yöneticisinin, daha sonra da TCDD nın lojmanı olarak kullanılmış ve 1990 yılında Müze ve Sanat Galerisi olarak hizmete açılmıştır.

Buharlı trenlere ait objeler, Osmanlı son dönemi ile Cumhuriyet ilk dönemine ait bazı yazılı belgeler, minyatür vagon, lokamatıf örnekleri müzede sergilenir.

Müze Alsancak Gar’ının karşısındadar.

Müzeye giriş ücretsizdir.

 

2 – İzmir Müzik Müzesi


Müzede bir çok müzik aletini yakından görme ve seslerini dinleme olanağını bulacaksınız. Orta Asya’dan günümüze kadar gelen halk sazlarını, geleneksel Türk sazlarının ilk örneklerini görebilirsiniz.

Müzedeki kolleksiyonlardan theremin; dokunulmadan çalınan tek enstrümandır. Voroni Theremin; kabuğun etrafında ellerinizi gezdirdiğinizde, kabuk içindeki ışık miktarını ölçen alıcılar, bunu sese dönüştürür ve enstrümana dokunmadan müzik yapabilirsiniz. Bunu müzede deneyebilirsiniz.

Yine müze kolleksiyonları arasında bir chatbot olan yani bir çeşit yapay zeka kullanılarak hazırlanan Welcome Bot’ u da deneme şansınız var.

Müze Alsancak Gar’ının karşısında, TCDD Müzesine yakındır. M
Müzeye giriş ücretsizdir

3 – Neşe ve Karikatür Müzesi

İki katlı, şirin bir rum evi, butik müze anlayışı ile dizayn edilmiştir. Karikatür sevenlerin sık sık uğradığı, görsellerin belirli aralıklarda değiştiği, atölye çalışmaları, yaratıcı drama çalışmalarının yapıldığı yaşayan bir müze.

Müzede aynı zamanda ulusal ve uluslar arası sergiler açılmakta, İzmir’i daha iyi tanıtmak adına uluslararası karikatür yarışmaları düzenlenmektedir

Neşe ve Karikatür Müzesi, güler yüzlü kente yakışan güler yüzlü bir müzedir.

Tarihçimiz Cemal Kutay, ‘’Mizah özgürlüğün çocuğudur. Özgürlük kavgasını yapanlar, mizahın gücünden faydalanır.’’der.

Müze TCDD Müze’sinden sahile doğru 5 dakika yürüme mesafesindedir.

 Müzeye giriş ücretsizdir.

4 – Mask Müzesi

Dünya da sayılı,  Türkiye de ilk ve tek mask müzesidir. Levanten evi restore edilerek butik müzeye dönüştürülmüştür.

Ritüel maskları, tiyatro maskları, ölüm maskları (Aziz Nesin ve Tevfik Fikret’e ait), Anadolu maskları, iz bırakanlar olmak üzere  beş kategoride müze kolleksiyonunu oluştururlar. Çocukların ve gençlerin kendilerini ifade edebilmeleri ve  geliştirmeleri adına mask atölyeleri faaliyetlerini sürdürmektedir

Hint mitolojisinde yer alan Kumbakarna Maskı ilgi çeken masklardandır. Dilinin üzerindeki ayna parçası ve hikayesini merak ediyorsanız, müzeyi ziyaret edebilirsiniz. (Birine birsey söylerken, aynaya bakıyormuş gibi söyleyin)

Orta Asya Masklarına , Afrika Kabile Masklarına, Avustralya yerlileri olan aborjinlere ait masklara dair hikayeleri, müzede görevli personelden dinleyebilirsiniz.

Müze, Alsancak Sevinç Pastanesinin arka tarafına düşmektedir. Sevinç pastanesinden 3 dakikalık yürüme mesafesindedir.
Müzeye giriş ücretsizdir.

5 – Atatürk Müzesi

Osmanlı ve levanten mimarisi karışımı olan bina zamanında bir ruma ait olup, nezaman ki Türk askerleri İzmir’e girmiş,  rum da evini terk edip, İzmir den ayrılmıştır. Türk ordusu da burasını karargah olarak kullanıp sonrasında ev hazineye devredilmiş, otel olarak Nail Bey tarafından bir mühdet kiralanmıştır. 1926 yılında bina İzmir Belediyesi tarafından satın alınmış ve Atatürk e hediye edilmiştir. Atatürk ün vefatı üzerine bina veraset yolu ile kızkardeşi Makbule Hanıma geçmiş, daha sonra İzmir Belediyesi binayı müze yapmak üzere istimlak etmiştir.

Birinci katta, yaver odası, berber odası, misafir odası, Şah Rıza Pehlevi geldiğinde kaldığı oda

Giriş katında, Ata nın ve silah arkadaşlarının silikon heykellerinin oldugu toplantı odası, sinevizyon odası  bulunmaktadır

Cumhuriyet dönemi ve kurtuluş savaşına ait izler bulacağınız müzede Atatürk’e ait özel eşyalar da sergilenmektedir.

Atatürk ve İnönü, müzenin otel olduğu dönemlerde burda kalmışlardır.

Müze sahilde Alsancak İskele’ye çok yakındır. Mask Müzesinden 2 dakika yürüme mesafesindedir.
Müzeye giriş ücretsizdir.

5 – İzmir ve Ticaret Müzesi

Türkiye nin ilk Ticaret Müzesidir. İzmir in ticaret tarihini sergiler. Altın ve gümüş  sikkeler, Bizans dönemine ait ekmeğin kalitesinin kontrol edildiğini gösteren ekmek mühürü, Osmanlı dönemine ait faturalar, bakkal borç defterleri, 1. yy a ait ticaret gemisi maketi, ağırlık ölçüleri, terazi, kantar, ve eski hesap makineleri serginin parçalarındandır.

18 yüzyıl İzmir ve mahallelerini gösteren maketin başından ziyaretçiler ayrılamamaktadır.

Müze, Pasoport iskeleye çok yakın olup, İzmir Ticaret Odası binasının içindedir. Atatürk Müzesinden 7 dakikalık yürüme meafesindedir.
Müzeye giriş ücretsizdir.

6 – İzmir Tarih ve Sanat Müzesi


Bu müze Kültür park fuar alanı içindedir. Taş eserler, Seramik eserler ve Kıymetli eserler olmak üzere üç bölümde eserlerini sergilemektedir. Sergilenen eserler İzmir ve çevresinde yapılan kazılarda ortaya çıkmıştır.

Kıymetli eserler bölümünde, kandiller, cam ve bronz eserler, hazine odası ve sikkeler yer almaktadır.

Seramik eserler bölümünde; Prehistorik dönemden, Roma ve Bizans dönemlerinin sonuna kadar bulunan seramik parçaları sergilenmektedir. Prehistorik dönem yazının bulunmasından önceki, tarih öncesi çağdır.

Taş eserler bölümünde ise İzmir ve çevresindeki ören yerlerinden getirilen heykel ve kabartmalar sergilenmektedir. Bunlar Arkaik, Klasik, Hellenistik ve Roma dönemleri eserleridir

Arkaik dönem; M.Ö. 800-500 yılları arasını kapsayan antik yunan mimari ve heykellerinin öne çıktığı dönemdir.

Klasik dönem; M.Ö. 450-400 yılları dır. Bu dönemde erkek heykelleri tanrı heykelleri olarak kendini gösterir ve atalarının maskları ön plandadır. Başlangıçta çıplaklıklarını korurken, giyinik erkek tanrılara yerlerini bırakırlar. Kadın heykeller de oldukça doğal, rahat, elbiseleri gerçekçidir.

Helenistik dönem; M.Ö. 4 yy sonlarıdır.(mö 330-30) Bu dönemde heykellerde duygular ön plandadır. Klasik dönemde mükemmel anotomi aranırken, bu dönemde tek heykel yoktur, komposizyonlar vardır.

Roma dönemi; (M.Ö. 30-M.S. 395) Romalılar bu dönem de yunanlıları taklıt etmişlerdir. Yunanistan ın Roma topraklarına katılmasıyla yunan heykeltraşları kendi ülkelerine getirmişler ve heykel sanatında farklılıklar görülmeye başlamıstır. Yunan heykellerinde daha çok mitolojik konular işlenirken, Roma heykellerinde günlük konular ve portre ve imparatorlara ait masklar dikkat çekmektedir.

Bizans dönemi de M.S. 395-1299 yıllarıdır.

Müze, fuarın içindedir. Lozan Kapısından da Montrö Kapısından da çok yakındır.
Müze kartı ile ücretsiz girebilirsiniz, kartınız yoksa giriş ücreti 12 liradır.

7 – Zübeyde Hanım Eğitim ve Müze Gemisi


İstanbul da görevini tamamlayarak İzmir’e getirilen gemi 2007 yılında Zübeyde Hanım ismini alarak, halkın hizmetine müze olarak sunulmuştur. İçinde Zübeyde Hanım’a ait kişisel eşyalarında olduğu gemi de bir çok denizcilik malzemelerini de görebilirsiniz.

Çocuklar ve yetişkinler için ayrı ayrı dizayn edilmiş kütüphane de, güzel saatler geçirebilirsiniz

Müze Pasaport Vapur İskelesine çok yakın olup, ücretsizdir.

Okumaya devam et

Gezi kategorisine gönderildi | 1 Yorum

petkim de yolculuk

video kategorisine gönderildi | 2 Yorum