ISPARTA – BURDUR GEZİSİ





Cumartesi sabahı erkenden yola çıktık. GAP Gezisi Rehberimiz Yasemin Güngör bu gezide de bizimleydi, mutlu olduk.

Aydın otobanından Denizli’ye doğru ilerlerken pek çok antik kentin yanından geçtiğimiz bilgisini verdi rehberimiz ve bizi binlerce yıl önceye götürdü. Dini inanışa göre Adem Peygamber cennetten kovulur ve yaşı ilerlediğinde  barış ve af dileyerek oğlunu elçi olarak cennete gönderir. Cennetteki melek, Adem ölünce dilinin altına yerleştirmesini istediği üç tohum verir, Adem Peygamber ölünce oğlu denileni yapar. Adem’in mezar toprağında bütün ağaçların ilki olan üç ağaç yetişir; sedir, selvi, zeytin. Bu topraklarda pişirilen ilk sıcak yemeğin keşkek olduğunu da söyledi rehberimiz. Antik dönemde tarımda verilen emek ve tecrübenin ışığında ihtiyacın dışında ürün fazlalığı yaşandığını ve insanoğlu arasında ilk kavganın bu fazla ürünü paylaşma konusunda çıktığını ve dünyada bilinen ilk bankanın Efes’te bulunduğunu belirtti.

Selatin Tüneli’nden geçiyoruz. Ülkemizin ilk ve en uzun 2×3 şeritli modern otoyol tüneli üç km uzunluğunda daha sonra yapılan tünellerle uzunluk açısından 3. sıraya düşmüş. Aydın Otoban’ında ilerlerken ”kısa kes Aydın havası olsun” sözünün Aydın’daki  kısa aralıklı yağışlardan dolayı söylendiğini öğrendik.

  Kuyucak’tan geçiyoruz, 35- 40 su kuyusunun açıldığı yer olan Kuyucak adını açılan su kuyularından alıyor. Eski adı Burhaniye olan Buharkent’ten geçerken adıyla ne kadar özdeşleştiğini görüyorsunuz. Jeotermal santralin bulunduğu kentte kilometrelerce uzanan parlak metal borular ve her yerden fışkıran buhar ve sıcak su deprem riskinin de göstergesi aynı zamanda.

Sarayköy, pamuk ürününde ve tekstilde  önemli bir yer. Tekstil antik dönemden bu yana  Denizli ve çevresinde hep ön plandaymış. Bu yörede çok önemli antik kentlerden Hierapolis ve Laodikya’da yünleri çok değerli koyun yetiştiriliyormuş. Pamukkale bölgesindeki sıcak suda kök boyalar çözünüp, kırpılan koyun yünleri boyanır  ve elde edilen ürünler tekstil alanında kullanılırmış. Ayrıca Roma Dönemi’nde Hiristiyanlığın en kutsal yerleri bu bölgede olduğu için hacı adaylarının en çok geldiği yermiş Denizli ve bu yüzden bölge çok zenginmiş.

Denizli’ye ulaştık, önce yürüyerek çarşının döne döne katlarında yükseldiğiniz, tekstil ürünlerinin satıldığı meşhur Babadağlılar İş Hanı’nı dolaştık. Gezeceğimiz değil yemek molası verdiğimiz yer olduğu için ve program Isparta- Burdur ağılıklı olunca bu kentte geçirdiğimiz süre kısıtlıydı. 1927 Enver Kebap tabelasını görünce bu konuda oldukça deneyimliler diye düşünerek içeri daldık. Gramına göre kişi başına düşen et miktarını söylediler ve ortaya tepsiyle üstü pidelerle kaplı kebabı getirdiler. Masalara servis açmayı unutmuşlar diye düşündük önce meğer çatal bıçakla yenmezmiş Denizli kebabı. Et benim için protein almak amaçlı yenilmesi gereken bir gıda o kadar. Et severler etin çok lezzetli ve kıvamında olduğunu söylediler. Masada kurutlmuş acı biber, soğan, domates ayrı bir tabakta etle birlikte servis ediliyor.

Davraz Kayak merkezi’ne gitmek için yola çıktık. Yolumuz üzerindeki Çardak yerleşim merkezi, erozyonla çit sistemi kullanılarak mücadelede çok başarılı bir ilçeymiş. Kullanılan çitler zamanla doğada, doğal bir engele dönüşüyormuş. Çardak Havalimanı, Denizli’ye 65 km. uzaklıkta ve il merkezine en uzak havalimanı unvanına sahip.

Bozkurt ilçesinde geçiyoruz, eski bir Roma yerleşimi Bozkurt ve bu isimden yola çıkarak daha çok partililerin parmaklarını birleştirerek yaptıkları bozkurt kafasını simgeleyen sembolün anlamını rehberimiz şöyle açıkladı: Yukarı kaldırılan serçe parmak Türklüğün, işaret parmak İslam’ın, aşağıda birleşen üç parmak mührün ve üç parmağın alta doğru kıvrılmasıyla serçe ve işaret parmak arasında kalan düzlük te düyanın simgesiymiş. Özetle, Türk-İslam mührü dünyaya damga vuracak demekmiş.

Dinar, Dazkırı Dağları, ve Maymun Dağı eteğindeki Acıgöl’ü görüyoruz. Gölün kıyılarında sodyum sülfat ve potasyum karışımı yığınlar, işlemden geçirilerek ayrıştırılıyor. Yerdeki tuz tabakalarınıda yöredeki hayvanlar yalayarak tuz ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Gölün yarısı Afyon, yarısı Denizli il sınırları içinde. Suyun içeriğinden dolayı adı Acıgöl.

Dinar’dan geçiyoruz, 1995 depreminde ölen vatandaşlarımızı andık. Isparta sınırlarındayız. Lavanta tarlalarını görüyoruz. Fransa’dan getirilen lavantalar bu topraklarda üretilmiş. Kuyucak köyü geçimini lavantadan sağlıyor ve Türkiye’nin lavanta üretiminin % 93 bu köyde gerçekleşiyor. Hasat ağustos ayında, haziran- ağustos ayları arasında mis kokuyu duyabilirsiniz. Kuyucak Lavanta Festivali ağustos ayı başında gerçekleşiyor. Badem ağaçları açmış, çayır çimen yeşilin en koyu tonunda ve lavanta tarlaları alabildiğine uzun . Benim yaşımdakiler bilir, çocukluğumuzda Ayşegül serisi kitaplar okurduk ve kitaptaki resimler çok çarpıcıdır. Doğanın görüntüsü bana Ayşegül kitaplarındaki resimleri hatırlattı. Üzüm ilk kez bu volkanik toptaklarda ıslah edilmiş. Volkanın saçtığı lavlar ölümcül olsada üzerinden zaman geçince topraklar çok verimli hale geliyor. Volkan demek kaliteli üzüm yetiştirmek, verimli arazi demek.

Davraz Kayak Merkezi’ne otobüsle gittik. Bir tarafta Kovada Gölü diğer tarfta Eğirdir Gölü ve ortada Davraz. Türkiye’de Bozcaada açıkları denize sıfır ölçüsü alınan yermiş. Davraz, Toros Dağları’na bağlı denizden yüksekliği 2637 metre. Bizim bindiğimiz telesiyejlerin ulaştığı yükseklik 1963 metre. Hava güneşliydi, telesiyejlerin olduğu yere kadar yürüdük. Görevliler devridaim eden araçlara binmemiz için yardımcı oldular. Bembeyaz uzanan kar örtüsü, kayak yapanların kardaki danslarının ve manzaranın tadını çıkararak ilerledik. Telsiyej beton direkleri kayak yapanların çarpmaları düşünülerek kalın plastikten yapılmış malzemelerle sarılmıştı. Yukarı çıkarken güneş karşımızdaydı, üşümedik; dönüşe geçtiğimizde karşıdan gelen rüzgarla çok üşüdük. Karşımızda gün boyunca yedi farklı renge büründüğü söylenen Eğirdir Gölü ve nefis manzara…. Adı yeni duyulmaya başlayan bir merkez Davraz, turizmi aylara yaymak için yetkililerin çaba sarf ettiğinden bahsetti rehberimiz.

Isparta’ya gül merkezine gidiyoruz. Müftüzade İsmail Efendi, rengi kırmızı, demiroksit oranı yüksek 30 dönüm arazi satın alıyor ve bu araziye gül fideleri dikiyor, amacı gül yağı elde etmek. Etrafındakiler yadırgıyorlar, aradan iki yıl geçiyor, Rose Damascena türü gülden tam hasat alınacakken yağmur ve dolu ürünü vuruyor. ilk ürün dördüncü yılda 1890 da alınıyor. Yöre halkı güllerin kokusundan adeta sarhoş oluyor. İmbikleri önceden hazırlatan İsmail Efendi kozmetik ve ilaç sanayinde kullanılan çok kaliteli gül yağı elde ediyor. Alışılmışın dışında farklı bir iş yaptığını görünce, önce deli diyenler iş başarıya ulaşınca aynısını yaparlar, gül üretimine odaklanırlar ve Isparta’nın kaderi bir anda değişir. Sadece gül değil kardelen, nilüfer, serada karanfil de yetiştiriliyor.

Eski cumhurbaşkanlarımızdan Süleyman Demirel’le aynı adı taşıyan üniversite şehrin gurur kaynağı. Kutlubey Ulu Cami’yi gezdikten sonra şehrin merkezini dolaştık. Gül heykelleri denilen şehri güzelleştirdiğine inanılan görüntüler bana göre kitsch yani zevksiz, kaba. Fotoğraflara bakıp kararınızı verebilirsiniz. Meydandaki saat kulesi ahşaptan yapılmış ve korumak için vernikleniyormuş. Gülsuyu, reçeli, kremi, lokumu gibi yöresel alışverişimizi yapıp kentte yeni açılan Ramada oteline yerleştik. Küçük bir kentte bu kadar başarılı bir konaklama hizmeti almak ” Türkiye’de güzel şeyler oluyor” duygusuna ihtiyacımız olduğu için insanı mutlu ediyor.

Gezimizin son günü, Burdur Gölü’nü izleyerek yolumuza devam ediyoruz. Tuzlanma ve kuraklık nedeniyle gittikçe küçülen bir göl, gölün çekildiğini beyaz alanlardan anlıyorsunuz ve gölü kurtarmak için acil eylem planı devredeymiş. Teke yöresinde, Akdeniz’e geçiş noktasında pek çok antik kentin olduğu bölgedeyiz. Burdur; göl kenarında yaşayan insanlar, gölkent demekmiş.

2008 yılında ” Gezilip Görülmeye Değer Müze ” ödülünü alan Burdur Müzesi’ni gezdik. 60 binden fazla eserin sergilendiği müze zenginliğiyle beni çok şaşırttı. Sagalassos Antik Kent buluntularının sergilendiği müzede; 5 metre boyunda heykeller, 1.60 metre uzunluğunda heykelin tek bacağının sergilendiği bölüm, güneş saati, yakılan cenazenin küllerinin muhafaza edildiği ruhun rahatlıkla çıkıp gitmesinin amaçlandığı bir delik bırakılan topraktan kaplar, çok sevdiği eşinin lahit üzerinde kendisi ile birlikte heykelini yaptıran çok zengin vefalı kocalar, ve daha birçokları…. ”Yaşamın tek adaleti yani bir gün herkesin ölecek olması ” denilir ya, toprak altında evet eşitlik var ama toprak üstünde yine eşitlik yok, lahitlere bakınca kimin zengin kimin orta halli olduğunu ayırt edebiliyorsunuz, fakirlere lahit hak getire! Lahit et yiyen demek. Bu adı mezar soyguncuları koymuş. Ölenlerle birlikte gömülen değerli mücevherler var mı diye lahti açıp baktıklarında kemiklerle karşılaştıklarında bu adı vermişler. Sagalassos bir geçiş bölgesi, pek çok pınar yatağı mevcut ve bu yataklarda ki kil seramiğe çok müsait. Kentte barış var, yemek, barınma gibi insanların asli ihtiyaçları karşılanınca çevreyi güzelleştirmek ön plana çıkıyor. Çok zengin bir kent Sagalassos, Efes kadar zengin ve sanata para harcanıyor, seramik ihraç ediliyor. Müzedeki eserlerin bir kısmı Belçika’ya gönderiliyor ülkemizin tanıtımı için ve 80 bin kişi bu sergiyi geziyor. Antik dönemle ilgili ilginç bilgilerden biri: Nüfüs çoğalmayıp bebekler ölünce insanı bakılarıyla taşa çevirdiğine inanılan Medusa’nın mavi gözlerinin rengindeki giysileri bebeklere giydirirsek, bebeklerin ruhunu kaçıramazlar diye düşünüyorlar. Nazar boncuğunun kökeni o dönemden olsa gerek. Müzeden çıkarken bir kutu içine konulmuş tadımlık ceviz ezmesi ile burun buruna geldik. İlk kez yediğim yöresel bir tatlı; ceviz, irmik, pudra şekeri, toz şeker karışımı nefis bir tat. Hemen herkes bir kutu aldı, satıcıyı becerisinden dolayı çok takdir ettim.

Şehir merkezindeki Saat Kulesi 18. yy da depremden yıkılmış, tekrar yapılmış, deprem açısından riskli bir bölge. 1300 yılında Selçuklular Döneminde yapılan ve deprem nedeniyle bir kaç kez yıkılan Ulu Cami’yi gezdik. Osmanlı sivil mimari örneklerinden olan konakları gördük. Mısırlılar Evi’nde ayrı bir bölümde çocukların oyun odası diyebileceğimiz, pencereleri bile küçücük boyuttaki bölüm çok ilgimi çekti. Taş Oda Konağı 17. yy Kınalı Aşiret Konağı çok görkemli bir bina. Yarışlı gölünden geçtik. 44 km uzunluğunda ve Dikkuyruk kuşunun yaşam alanı.

Ve Türkiye’nin Maldivleri denilen Salda Gölü’ne geldik. Rehberimiz Mars Gölü ‘de diyebilirsiniz dedi. Mars Gezegeni yüzeyi ile Salda Gölü’ndeki magnezyum ağırlıklı beyaz kayaçlar aynı özelliğe sahipmiş. Maldivler diye anılmasının sebebi bu beyaz kayaçlar. Göl suyunun da çok faydalı olduğunu söyledi rehberimiz. Ayaklarınızı mutlaka suya sokun deyince hava çok soğuk ve rüzgarlı olmasına rağmen söylediğini yerine getirdik ve göl kıyısında uzun bir yürüyüş yaptık.

Gezimizi güzelleştiren yol arkadaşlarıma, kaptanımıza ve bilgisiyle samimiyetiyle bizi aydınlatan rehberimiz Yasemin Güngör’e sonsuz teşekkürler..

Alıntı : Birlikte yaptığımız Isparta-Burdur gezisinde Nazike Yaşır Hocamın notlarını paylaştım. Teşekkürler….

Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Foça’dan gelen Siren sesleri….

20190308_122421
20190308_122933
20190308_124905
20190308_122841
20190308_123115
20190308_122418

Fok balıklarını andıran adacıkların en büyüğüdür Siren Kayalıkları. Volkanık bir yapıya sahip, yüzyıllar boyunca aşınmış, olağanüstü şekiller ortaya çıkarmış ve rüzgarın sesi, fokların sesi ile birleşip, öyle bir melodi yaymış ki  Foça’nın eşsiz güzellikteki zarif, kıvrımlı kıyılarına, oradan geçen yıllarca kadın yüzü görmemiş denizciler, büyülenip kendilerini çeken bu eşsiz güzelliğe kavuşmanın heyecanıyla kayalara çarparak Ege’nin mavi sularında kaybolup gitmişler.

Homeros Antik Çağ da yaşamış İzmirli bir şairdir. Herkes tarafından bilinen iki eseri vardır. İlyada ve Odysseia Destanları.  İlyada, Yunan ve Truvalı savaşçılar arasında geçen, on yıl süren, sonunda Yunan galibiyeti ile biten savaş destanıdır.

Odysseia ise Truva (Troya) Zaferinden sonra evine dönen Yunan savaşçılarına, denizcilerine aittir. Bu zaferin baş kahramanı Kral Odysseus tur. Savaş biteli on yıla yakın bir zaman olmuş  olmasına rağmen yıllarca da  tanrılar tarafından  bir adada tutsak edilmişlerdir. Sonunda evlerine dönmeleri için tanrılar izin vermiş ve  yolculuk başlamıştır lakin Ege’de ki Phokai (Foça) şehri kıyılarına geldiklerinde Siren in büyüleyici sesine kapılıp, helak olmamak için Odysseus, büyücü Kirke’nin Siren hakkında ki uyarılarını dikkate alarak bütün denizcilerin kulaklarını balmumu ile tıkattırır, kendini bir direğe bağlatır, ağzını da bir süngerle kapattırır ki   bir tek kendisinin duyduğu  büyülü çığlıklara  aldanıp emir vermemek adına . (Mitolojiye göre Siren, eşsiz güzellikte kadın başlı, uzun kanatlı kuştur.)

Sonunda Siren Kayalıklarını rüzgarın uğultusu, dalgaların kıyıya vuran  coşkusu, fokların melodileri ile geçip 20 yıldır göremedikleri ailelerine kavuşurlar.

20190308_122415
20190308_123047
20190308_122640
Şiir kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Kula Gezisi

20190407_102125
20190407_102512
20190407_150937
20190407_174522
IMG-20190407-WA0157
IMG-20190407-WA0069
IMG-20190407-WA0071
20190407_153411
20190407_152300
20190407_123402
20190407_133310
20190407_120944
20190407_130942
20190407_121854
20190407_132355
20190407_132458
20190407_132504
20190407_132836
20190407_131409
20190407_131233
20190407_133809
IMG-20190407-WA0059
20190407_130313
20190407_120220
20190407_115843
20190407_120315
20190407_115855

Kurşunlu Şelalesi

     Kurşunlu Deresinin üzerine yapılmış yapay şelaledir. Şelale parkında, büyüleyici doğa güzelliklerinin arasında, sadece kuş cıvıltıları ve suyun sesi ile dinlenebilir, huzur dolu anlar yaşayabilirsiniz.

 

Ulubey Kanyonu

    Dünyanın ikinci büyük kanyonudur. İlki Amerika da Arizona dadır. Ulubey Kanyonda otopark,  mağaza ve standlar, cafe, restoran, kanyon yazan fotoğraf çekebileceğiniz bir tabela ve meşhur cam teras bulunmaktadır. 150 metre yükseklikte, 135 metrekare büyüklüğündeki kurşun geçirmez camdan yapılmış terasa, camların çizilmemesi için galoş giyerek çıkıyor, eşsiz manzarayı izleyerek, doğa harikasını fotoğraflayabiliyorsunuz. Kanyondan kıvrılarak akan dere Dokuzdere deresidir. Kanyonun uzunluğu 80 km dir.

 

Kuladokya

    300 kilometrekarelik, Kula Volkanik Jeopark alanındadır. Volkanik patlamalar sonucu  yaklaşık bir milyon yıl onceden başlamıştır oluşumu. Bölge Unesco tarafından koruma altına alınmıştır. Türkiye nin ilk ve tek, dünyanın ise 99. Jeopark alanıdır. (Dünyada sayıları 100 ) Kapadokya ya benzerliğinden dolayı bu isim verilmiştir. Volkanik oluşumlar sonucu ortaya çıkan peri bacaları, volkan konileri, kraterler gezilecek, görülecek doğa harikalarıdır.

Kula ya Yanık Ülke denir. Çünkü Divlit sönmüş yanardağından fışkıran lavlar üzerine kurulmuştur.

 

Kula Evleri

     400 yıllık tarihi bu sokaklarda adeta yaşıyorsunuz. Tarihi Kula evleri genellikle iki katlı olup ahşaptandır.Üst katlar sokağa doğru çıkıntılı  olup, çatıları kiremit ve saçaklıdır. Yollar dar olduğundan yolun iki yanındaki evlerin saçakları birbirine geçmiş durumdadır. Her evin yola bakan penceresi muhakkak vardır ve bunlar tahta kepenklidir. Kula evlerinin hepsinde avlu bulunur. Bahçe duvarları oldukça yüksektir, çünkü yazın yaşamlarını genelikle bahçede ve hayatta geçirirler. Zemin katta ahır, kiler, mutfak bulunur. Tuvalet ve fırın da avlunun bir köşesindedir. Kula Evleri nin sokağa bakan penceresi olduğu gibi hayata bakan pencereleri de vardır.

Türk evlerine giriş avludan olup, Rum evlerinin giriş kapısı sokağa açılmaktadır.

 

 

 

 

Beyler Evi

 

Beyler ailesi tarafından yaptırılmıştır. 18 yüzyılda yapıldığı tahmin edilmektedir. Zemin artı iki katlıdır, pencereleri ahşap ve kafeslidir. Ahşap süslemeler saçak kornişlerinde, davlumbazda, nişlerde, tavanlarda, dolap kapaklarında, kapılarda, merdivenlerde görülür.

 

 

 

 

Anemon Konaklama Tesisi

    120 yıl öncesinin konağı restore edilerek butik otel olarak işletilmektedir. Kula evlerine has tarihi dokusu bozulmadan, dekore edilmiş, avlusu ve terası ile orjinalliğini bozmadan misafirlerini ağırlamaktadır.

 

 

 

Nar Çiçeği Hanımeller Pazarı

  Kulalı kadınlar kendi imkanları ile ürettikleri ürünleri, bu tarihi Kula evinde satarak, hem boş zamanlarını değerlendiriyor hem de aile bütçesine katkı sağlıyorlar. Süs eşyaları, takı, kıyafet başlıca ürettikleri el emeği ürünleri.

 

 

 

 

Kurşunlu Camii

    1496 yılıda Saruhanoğullarından Hoca Seyfettin Bey tarafından , Selçuklu mimarı tarzı ile inşa ettirilmiş olup, mimarının kim olduğu konusunda kesin bilgi yoktur. Bir çok yıkım , yangın geçirse de duvarları bugüne kadar yıkılmadan ayakta kalmıştır. Evliya Çelebi camiyi ziyaret edenler arasında olup Seyahatnamesinde camiden söz etmiştir. Caminin aküstiği ibadet edenelerce takdir edilmektedir.  Caminin etrafında ki mezarlar camiye maddi manavi yardım edenlere ait mezarlardır. Hoca Seyfettin Bey in de mezarı buradadır. Caminin minaresi estetik açıdan da çok beğenilmekte ve de 100  basamakla çıkılan minarede iniş ve cıkışlar oldukça rahattır.

 

20190407_102848
20190407_103952
IMG-20190408-WA0100
IMG-20190408-WA0064
20190407_191832
IMG-20190407-WA0070
20190407_151814
IMG-20190407-WA0075
20190407_153117
20190407_123844
IMG-20190407-WA0037
20190407_123234
20190407_132304
20190407_121711
20190407_132743
20190407_132528
20190407_133320
20190407_133310
20190407_131317
20190407_131217
20190407_130830
20190407_130437
20190407_130841
20190407_115923
20190407_120004
20190407_120852
20190407_120917
Fotoğraf, Genel Kültür, Gezi, video kategorisine gönderildi | Yorum yapın

EDİRNE GEZİSİ

Gezi, video kategorisine gönderildi | Yorum yapın

ESKİŞEHİR GEZİSİ

Genel Kültür, Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın

POST-EMPRESYONİZM Sanat Akımı

 

Empresyonizm (İzlenimcilik) modern sanat akımıdır. (Geleneksel resim anlayışının zayıflamasıdır) Doğada gördüklerinin değil, kişide bıraktığı izlenimlerin tuvale aktarılmasıdır.

Post Empresyonizm ( Ard (Geç ) İzlenimcilik ) Sanat Akım’ı 19. yy da Fransa’da doğdu. Post Empresyonist ressamlar, sanat hayatlarına önce empresyonist akım içinde başladılar sonra bu akımın kurallarının dışına çıkarak, resimlerine kendi kişisel düşüncelerini eklediler, Empresyonist Akımın devamı olan Post Empresyonist Akımı başlattılar. Resimlerinde fırça darbeleri kullandılar, ışık ve gölgeye önem verdiler, renkleri birbirine karıştırmadılar, saf renkleri kullandılar (bir örnek vermek gerekirse turuncu rengi oluşturmak için sarı ile kırmızıyı karıştırmadılar, iki rengi yanyana küçük noktacıklar halinde kullandılar uzaktan bakınca bu iki renk turuncu olarak algılandı. Bugün televizyon ve bilgisayar ekranlarında da gördüğümüz küçük renkli noktacıklar uzaktan bakılınca bir bütünlük sağlamaktadır.) Tablolarında mutlaka  gizem oluşturdular ve de  doğada gördüklerine göre değil hissetiklerine  göre resim yaptılar. Vincent van Gogh bu dönemin önemli sanatçılarındandır. Post Empresyonizm, Kübizm (Pablo Picasso) gibi  daha birçok akımların doğmasına öncü oldu.

Bu dönemin önemli birkaç ressamı ve tabloları(Arkas Sanat Merkezi’nde görevli RESİM Öğretmeni Eli Filidis bilgilendirdi.):

Screenshot_20190521-205922_Gallery
Screenshot_20190521-205905_Gallery
Screenshot_20190521-210339_Gallery
Screenshot_20190521-210352_Gallery
Screenshot_20190521-205746_Gallery
Screenshot_20190521-205812_Gallery
Screenshot_20190521-205817_Gallery

Jacques _ Emile blance 1861-1942

Ressam Sickert ve Annesi, Neuville’de Kahvaltı tablosunda; yine bir gizem saklıdır. Yanan bir şömineden kış ayı olduğu anlaşılır, masada semaverin altındaki alev, şöminede olduğu gibi burada da kullanılmıştır. Ressam Sickert sağ elini açmış annesini teselli etmeye çalışmakta, annesi hüzünlü, geçmişe dalmış , oğlunun söylediklerini pek dinlememektedir çünkü kaybettiği eşini düşünmektedir.

 

 

Gaston La Touche 1854-1913

İkizler; bu tabloda ressam ışığı çok güzel kullanmış, kadınların ten rengini tam hissettiği, düşündüğü gibi fırça darbeleri ile resmetmiştir. Burada  vurgulanan iki kadının kucağında ki bebekler değil, resmin gizemi solda ki beşiğin başında duran kız çocuğundadır. Onun bakışları resme duyguyu verendir.

 

 

Jan Sluijters 1881-1957

Şapkalı Kadın Portresi ile modern, özgür, kendine güvenen bir kadın resmedilirken, Duvak Takmış Genç Kadın Portresi ile içine kapalı, itaatkâr bir kadın resmedilmiştir.

 

 

 

Kess van Dongen 1877-1968

Mücevherli Kadın tablosunda gizem kadının kolyesinde gizlidir. Bu kadın çok zengin ve asildir. Kocasının onu genç ve güzel bir kadınla aldattığını öğrenir. Ve kuyumcusuna gider, sadece kendine has olacak, başkasının taklit bile edemiyeceği kolye yapmasını ister. Sonrada ressama bu pozu verir. Ve bu tabloyu şömine üstüne asar. Bir akşam şömine başında üç kişi yemek yerler, sonrasında herkes odalarına gider. İşte burada kolyenin gizemi kendini gösterir. Kocası ile yan odada genç ve güzel sevgilisinin konuşmalarını büyük bir keyifle dinler. Genç sevgili ‘’ Karını benden daha çok seviyorsun. Bu kadar pahalı ve güzel bir kolye...  ‘’der. Adam onu kendisini almadığını söylese de, sevgilisi buna inanmaz ve kapıyı çarparak, gider. İşte burada zengin ve asil kadın kazanmışıtır. Sadece o değil, kuyumcu, ressam da ünlenmiştir ve de tabloya  müthiş bir değer biçilmiştir.

Henri Charies Manguin 1874-1949

Büyük Natürmortun Önünde Jeanne

Bu tabloda ki genç bayan ressamın karısıdır. Ve karısını büyük bir tutku ile sevmektedir.

Ressamın yapmış olduğu bu tablo bir gün kaybolur. Bir sergi hazırlığı esnasında tabloların ambalajları açılırken bir çığlık duyulur, açan kişi bu resimdeki kadın, benim büyükannem der. Herkes şaşırır, sonradan bu resmin fotoğrafını getirir ve bunu ispat eder.

Genel Kültür kategorisine gönderildi | Yorum yapın

19 Mayıs 1919

Screenshot_20190521-192735_Gallery
Screenshot_20190521-185007_Gallery
Screenshot_20190521-185032_Gallery
Screenshot_20190521-185303_Gallery
IMG-20190520-WA0048
Screenshot_20190521-190231_Gallery

19.05 2019 Galatasaray şampiyonluğunu ilan etti. Kutluyoruz Cimbomu

Kutluyoruz bugün büyük bir coşkuyla 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'nı.

Kutluyoruz bugünü bayram olarak kutlamamızda öncülük eden Beşiktaşı, Fenerbahçeyi, Galatasarayı

 

24 Mayıs 1935

Beşiktaş Spor Kulübünün öncülüğünde, Fenerbahçe Stadı'nda

Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe'li sporcuların ve de halkın katılımıyla

''Atatürk Günü'' olarak kutlanmıştı bayramımız ilk kez.

 

Beşiktaş Kurucu Üyesi Ahmet Fetgeri Aşeni, Atatürk Gününün tüm gençliğe mâl edilebilmesi için

''19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı'' adı altında her yıl kutlanılması teklifini kongreye sunmuş,

kongerede onaylanan bu teklif, Atatürk 'ün de onayı ile 20 Haziran 1938 de milli bayramlarımız arasında yerini almıştır.

12 Eylül 1980 den sonra ''Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı'' olarak değiştirilmiş ve bu isimde kutlanmaktadır.

Cumhuriyetimizi kuran Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ''Ey yükselen yeni nesil, gelecek sizindir.

Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve sürdürecek olan sizlersiniz'' diyerek Cumhuriyetimizi ve de bayramımızı gençliğimize emanet etmiştir.

 

Kaynakça: Bütün Dünya Dergisi A. Erdem Akyüz

Genel Kültür kategorisine gönderildi | Yorum yapın

DENİZLİ ATATÜRK ETNOGRAFYA MÜZESİ

Genel Kültür, Gezi, video kategorisine gönderildi | Yorum yapın

ERZURUM KÜLTÜR GEZİSİ

Ulu Camii

1179 yılında Saltuklu döneminde, Saltuklu emirlerinden Fetih Muhammed Nasrettin tarfından  yaptırılmıştır. Mimarı ise, Kızıl Hasan Mehmet Efendi dir. Günümüze ilk halinden sadece mihrabı kalmıştır.

Ulu Camii, Erzurum un en büyük camilerindendir. Yaklaşık 5 bin kişi namaz kılabilir. Dört ayağın (bu ayaklara fil ayağı denir) taşıdığı kubbe, ahşaptan yapılmıştır. Ahşap kırlangıç kubbe, nemi ve kötü kokuyu yok eder, havalandırmayı sağlar. Fil ayağı sütunlar aynı hizzada olmayıp, 15 cm çıkıntılı yapılmıştır. Bu sayede ses, sütunlara çarparak, caminin her tarafına yayılır yani bir nevi ses düzeneği sistemi kurulmuştur

Mihrabın sağında ve solunda bulunan pencereler ki bunlara fil gözü denir, namaz vakitlerini gösterirler. Sağdaki pencereden giren ışık, doğan güneşle önce caminin içine elips şekinde düşer, elips ne zaman ki tam daire ye dönüşür işte o zaman öğle namazı vaktidir. Aynı şekilde soldaki pencereden giren ışık ta ikindi namazı vaktini gösterir..

Diğer sütunlarda aynı hizzada olmayıp, çıkıntılı inşa edilmiştir, bunun nedeni de depremlere karşı kubbelerin yükünü taşıyabilmesidir.

Saltuklu Dönemi: (1071 – 1202 )Büyük Selçuklı Devleti Komutanlarından; Saltuk Bey’in  Anadolu’da kurduğu Türk Beyliği’dir. Mekezi Erzurum’dur.

Çifte Minerali Medrese

Selçuklu Sultanı Aladdin Keykubat’ın kızı Hundi Hatun tarafından yaptırılmış olduğu düşünülmektedir. Diğer bir adı da Hatuniye Medresesidir. İlhanlı hanedanlarından Padişah Hatun tarafından yaptırıldığı da söylenir. Çok geniş bir avlusu  ve etrafında dört evyanı olup , dört yandan revaklarla çevrilidir. İki katlıdır. Avlunun sağında ve solunda öğretmen ve öğrenci odaları vardır. Girişin tam karşısında ise altında mumya olan bir kümbet bulunmaktadır. Türbe olma özelliği taşımaktadır.

Bir rivayete göre; minarelerden birini usta diğerini çırak yapmakta iken, çırak, ustasına ondan  ne kadar çok zanaatkar olduğunu göstermek istemiş ve  kendisine su getirmesini söylemiş. Buna çok alınan usta minareden kendini atmış, yaptığı hatayı anlayan çırak ta kendini minareden atmış, çalışan diğer işçiler de bu olaya çok üzülüp, işi yarı da bırakmışlar.

Bu bir rivayet olmakla beraber iki minare arasında ki fark çıplak gözle de çok rahat görülmektedir.

Revak: Kemerlerle bağlanmış sütun dizisidir

Eyvan: Bir tarafı dışarıya açık, üç tarafı avluya bakan, ortada havuzu, yüksekçe döşemesi olan oturma yeri.

Yakutiye Medresesi

1310 yılında İlhanlı Hükümdarı Olcaytu zamanında, Emir Hoca Cemalettin Yakut tarafından inşa edilmiştir. Selçuklu mimarisinin en güzel örneklerindendir. Medreseye muhteşem taç kapıdan girilerek, dört eyvanlı,  kapalı avluya çıkılır. Kapalı avlulu medreselerin en muhteşem örneğidir. Çifte Minareli medrese gibi çifte minaresi varmış fakat günümüze ulaşmamıştır. Bugün görünen minarenin aralarında İznik çinisinden tuğlalar görülmektedir. Bununda şerefesinden sonrası günümüze ulaşmamıştır. Taç kapısı Çifte Minareli Merdeae kadar gösterişlidir. Medresede öğrenci ve hocaların odaları sınıf ve derecelerine göre belirlenmiştir, zira her bir odaya giriş farklı bir tarzdadır.

Medrese; Arapça derase kökünden gelir. Orta ve yüksek öğretim kurumlarının genel adıdır.

1995 yılında medrese restore edilerek, Türk ve İslam eserlerinin sergilendiği Etnografya Müzesi olarak halkın hizmetine sunulmuştur.Müzeye giriş ücretlidir, yada müze kart kullanabilirsiniz 65 yaş üstünün sadece kimlik göstermesi yeterlidir. Müzede bulunan bölümler:

Kadın Takı ve Giysi Bölümü

Silah Bölümü

Erkek Takı ve Aksesuar Bölümü

Mescit Bölümü

Madeni Eşyalar Bölümü

Dokumacılık Bölümü

Medrese Eğitim Bölümü

Yazı Takımları ve Mühür Bölümü

Tarikat ve Tartı Aletleri bölümü

Erzurum Ev Yaşamı Bölümü

Selçuklı Seramikleri bölümü

Sikke Bölümü

Taç kapının sağında bulunan nişin içinde ortada hayatağacı, 2 tane pars ve kartal figürleri dikkat çeker. Orta Asya Türklerinin önemli simgelerinden olan kartal Selçuklu Devletini, pars ta Anadolu Parsını simgeler. Anadolu Parslarının nesilleri günümüzde tükenmiştir.

Medresenin doğu duvarına da inşa edilmiş bir kümbet vardır. Bu kümbette mezar bulunmamaktadır.

Taç Kapı: Cami medrese  ve saray gibi yerlere girerken, mimari olarak daha uzun ve gösterişli olan kapılara denir. Selçuklu Döneminin taç kapıları Osmanlıya nazaran daha heybetlidir.

Lala Paşa Camii

Yakutiye medresesinin karşısında yer alır.

1562 yılında Lala Mustafa Paşa nın, Erzurum da beylerbeyi olarak görev yaptığı zaman da, Mimar Sinan ın kontrolünde kalfalarından biri tarafından  yaptırılmıştır.

Erzurum bir Selçuklu şehridir. Lala Paşa Camii Osmanlı mimarisi ile inşa edilen ilk camidir.

Caminin sağ duvarı üzerinde 3 parçadan oluşan levha bulunmaktadır:

Vakfiyesi, kitabesi ve Erzurum halkına vergi muafiyeti veren Sultan 6. Mehmed’in fermanı

Üç Kümbetler

Anadolu Selçuklu Devletinin en güzel mezar örneklerindendir. En büyüğü, Emir Saltuk’a ait olup 12. yy sonlarında yapılmıştır. Diğerlerinin kime ait olduğu bilinmemekle beraber 14. yy da yapıldığı tahmin edilmektedir. Bu üç kümbetin yanında kare şeklindeki yapının da mezar olduğu sanılmaktadır.

Emir Saltuk Kümbeti 8 köşelidir. Cennetin 8 kapsını simgeler. 8 penceresi vardır. 4 ü açık (yaşamı), 4 ü kapalı (ölümü). Üst taraftaki nişin içinde 12 hayvan figürü vardır. Eski Türk takvimini simgeler. Kümbetin altında tünel olduğu ve Çifte Minareye oradan kaleye oradan Mecidiye Tabyasına oradan Aziziye Tabyasına ve Abdurrahman Gaziye çıktığı söylenir.

Kümbetlerden birinin kadına ait olduğu sanılmaktadır, etrafını süsleyen kırmızı motiften dolayı.

Diğer bir kümet in kubbesi çimlidir zira depreme dayanıklı olsun diye özel bir karışımla aralıklar doldurulmuştur.

Medreselerin ve Kümbetlerin Kapıları alçaktır  çünkü eğilerek girilsin, saygı gösterilsin diye düşünülmüştür.

Erzurum Kalesi

İlk ne zaman inşa edildiği bilinmemektedir. M.S. 5. yy da Bizanslılar tarafından yapıldığı sanılmaktadır.  11. yy da Türklerin eline geçmiştir. Kale; iç kale ve dış kaleden oluşmaktadır. İç kale şehrin güvenliğini sağlayan askerlerin, avluda hamam ve odaların bulunduğu yerdir. Dış kale ise halkın ikamet ettiği cadde, sokak ve mahallelerin bulunduğu yerdir. Bugün dış kale surları maalesef yok olmıuş durumdadır.

Kale Türkler tarafından son zamana kadar kışla olarak kullanılmıştır. Kale kulesi ortaçağda gözetleme kulesi iken, Osmanlı döneminde saat kulesine çevrilmiştir. Kale içinde yer alan mescit te geleneksel Türk mimarisinin özelliklerini taşır.

Tarihi Erzurum Evleri

Bu evler yaklaşık 300 yıl öncesi inşa edilmiştir. 11 tane evden oluşmaktadır, karataş, boztaş, kamber taşı  ve söğüt, kavak,  çam inşaat malzemesi olarak kullanılmış,  her eve ait tandır başı yani mutfak oluşturulmuş, ve birçok aksesuar ile zenginleştirilmiştir. En dikkat çeken aksesuar kar ayaklığı leken in abajur olarak kullanılmasıdır.

Eskiye ait 25 bini aşkın ev eşyalarını görmek mümkündür. Kalın kesme taş  duvarlar iklime göre dizayn edilmiştir. İç duvarlar ve baca yapımında  tuğla kullanılmıştır. Tandır evinin üstüne kırlangıç çatı yapılmıştır.

Evler arası bitişik duvarlar 1999 yılında restoran ve müze olduktan sonra  kaldırılmıştır.

Erzurum Kongre Binası

(Resim Heykel Müze ve Galerisi)

23 Temmuz – 5 Ağustos Erzurum kongresinin yapıldığı, Cumhuriyetin temellerinin atıldığı mekandır.

Kongre iki katlı binanın, ikinci katında gerçekleşmiştir. 4 sıra halinde ki oturma sıraları ve üzerlerinde isimleri yazılı büyüklerimizi görmek , o sıralara dokunmak, tarifi mümkün olmayan duygular yaşatıyor insana.

Kongre için bu binanın seçilmesi tesadüf değildir.

1914 yılında, Ermeni Taşnak komitesi, Türkiye yi parçalamak adına bu binayı üs olarak kullanmışlardı. Mustafa Kemal de özellikle burada kongrenin yapılmasını istemiştir.

Kongreden önce, İstanbul Hükümeti tarafından, Mustafa kemal Paşa’ya emirlere uymadığı için müfettişlik görevinden alındığına dair bir telgraf gönderilmiştir.

Mustafa Kemal Paşa da, 7-8 Temmuz 1919 gecesi askerlikten istifa ettiğini, İstanbul Hükümetine bildirmiştir.

Bu olaydan sonra Mustafa Kemal Paşa en büyük desteği, Doğu Anadolu da XV. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa dan almıştır.

Ve Mustafa Kemal, Kongreye sivil bir kişi olarak katılmışır.

Erzurum Kongresinde alınan kararlar:

1 – Manda ve himaye kabul edilemez

2 – Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandığı anda Türk vatanı olan topraklarımızın parçalanamayacağı açıklanmıştır

3 – Kongre bölgesel bir alanda yapılmasına rağmen, alınan kararlarla milli bir kongredir.

4 –İstanbul Hükümeti görevini tam olarak yapmadığı sürece geçici bir hükümet kurulacaktır.

5- Erzurum kongresi, Sivas Kongresinin ön hazırlığı niteliğindedir.

6 – Mustafa Kemal’in başkanlığını yaptığı , 9 kişilik bir Temsil Heyeti oluşturuldu. Bu heyet hükümet gibi görev yapacaktır.

7 – Bu kongre Batı Anadoluda Yunan Kuvvetlerine karşı zor durumda olan Kuva-yi Milliye’ye karşı moral olmuştur.

Atatürk Evi Müzesi

Bina 19. yy da Erzurum da yaşayan azınlıklardan birinin olup, daha sonra Türk ailelerinden  birinin eline geçmiştir. Erzurum Kongresi sırasında Atatürk ve milli mücadele arkadaşları tarafından 52 gün süreyle kullanılmıştır

1984 yılında restore edilerek ziyarete açılmıştır. Müzede o döneme ait bir çok tarihi eser bulunmaktadır. Kongreye katılan delegelerin resimleri, hayat hikayeleri, Atatürk’ün kaldığı oda , milli mücadele döneminde kullanılan Albayrak gazetesi baskı makinesi ve o dönem yayınları yer almaktadır

Cimcime Sultan Kümbeti

Bulunan kitabede, asıl isminin Henkal olduğu belirlendi. Kitabeye göre 1304 yılında yapılmıştır. İlhanlı dönemine aittir.

Taş Han (Rüstem Paşa Bedesteni)

1561 yılında Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı Rüstem Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılmıştır. Erzurum’un oltu taşından yapılmış tesbihleri, yüzükleri, kolyeleri burada satılmaktadır. Ayrıca bedestende gümüşçüler, hediyelik eşya satan dükkanlar vardır.

Genel Kültür, Gezi kategorisine gönderildi | Yorum yapın

ÇEŞME KALESİ – ST JOHN ANITI – İSA BEY CAMİİ

Genel Kültür, Gezi, video kategorisine gönderildi | Yorum yapın